Ayetullah Kemal Haydari’den Sekaleyn Hadisi Dersleri (29)

Medya Şafak 8.1.2014 15:12 EHL-İ BEYT OKULU
Allame İbn Said et-Tufi Şerh-u Muhtasari’-Ravda adlı eserde şöyle diyor: “Sahihayn’da rivayet edildiğine göre Hz. Resûlullah (s.a.a.) Necran Hırıstıyanlarıyla mübahele etmek istediğinde kisa ashabı olayında ismi geçenleri alarak onlarla birlikte mübaheleye girişmek istedi. Onlar hakkında ‘İşte bunlar benim ehlimdir’ buyurdu... Bütün bunlar Ehl-i Beyt’in ismi geçen kişiler olduğunu ve başka hiç kimseyi kapsamadığını göstermektedir.

 

21/01/2011

 

- Rahman Rahim Allah'ın Adıyla, Hamd Allah'a özgüdür. Salat ve Selam Allah'ın güvenilir elçisi Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a), tertemiz Âl'ine, seçkin değerli sahabelerine olsun.

 

Değerli Kevser TV izleyenleri, sizleri selamların en güzeliyle selamlıyoruz. Allah'ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun. “Utruhetü'l-Mehdeviyye” programının yeni bir bölümünde “Sened ve Delalet Açısından Sekaleyn Hadisi” konusunun yirmi dokuzuncu kısmında sizinle birlikteyiz. Sizin adınıza değerli konuğumuz Ayetullah Seyyid Kemal Haydari Bey'i selamlıyoruz. Hoş geldiniz Seyyid Kemal Haydari Bey!

 

- Hoş bulduk.

 

- Sizler geçen programlarda tathir ayetindeki Ehl-i Beyt kavramının Hz. Resûlullah (s.a.a.) ve Âl-ı Beyt'ine özgü olduğunu ispat eden çeşitli kanıtlara işaret ettiniz. Acaba Hz. Peygamber'in (s.a.a)  beyanlarında sunmuş olduğunuz hususu onaylayan ve destekleyen başka kanıtlar da mevcut mu?

 

- Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve Rahman Rahim olan Adıyla ve O'nun yardımıyla programımıza başlarım. Salat ve selam Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve tertemiz Âl'ine olsun.

 

Allah-u Teala'ya hamdü senalar olsun ki önceki programlarda Ehl-i Beyt kavramının söz konusu kişilere özgü olduğunu ispat eden karinelere ve delillere işaret ettik. Bu deliller ve karineler hem ayet-i kerimeyle bağlantılı dahili ve içeriksel delillerden, hem de içeriksel karineler ya da rivayetler veya Müslüman bilginlerin açıklamaları olarak ifade edilen dışsal karinelerden daha geneldir ve onları içermektedir. Değerli izleyicilerin bunların hepsini bildiğini düşünüyorum.

 

Bu konuyu bu derece detaylı bir şekilde ele almamın amacı, Ehl-i Beyt kavramının veya “ehlim” lafzının, başlarında Resûlullah'ın (s.a.a.) olduğu Ashab-ı Kisa olarak anılan dört veya beş kişiye özgü olduğunu ispat etmektir.

 

Mübahele ayetinin tefsiri bağlamında sunulan bilgiler ve veriler de bu hakikatin ortaya konulmasını mümkün kılan kanıtlardandır. Herkes “Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışacak olursa, de ki: Gelin, oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra lanetleşelim de, Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.” (3/Al-i İmran/61) ayetini bilmektedir.

 

Programımızı takip eden aziz dostlar, öncelikle belirtelim ki bu akşam bu ayetle nasıl delillendirmede bulunduğumuz ve ayetin neye delalet ettiği konusunu ele almayacağız. Zira ben şu an bu nükteleri beyan etme sadedinde değilim. Bu nükteler inşallah uygun bir ortam oluşursa kendi özel bölümünde ele alınacaktır.

 

Bu programda üzerinde durmak istediğim şey, Hz. Peygamber'in (s.a.a.) ayette geçen “oğullarımız, hanımlarımız ve nefislerimiz” kavramlarını kimlere tatbik ettiğidir. Özellikle de “hanımlarımız” ve “nefislerimiz” ifadelerini kimlere uyarladığı önemlidir. Hanımları ve nefisleri ifadeleri bilinmektedir. Gerçi ayet-i kerimede geçen “nisaena/hanımlarımız”, “enfüsena/nefislerimiz” ve “ebnaena/oğullarımız” ifadelerinden kimlerin kastedildiğini bilmemiz gerekmektedir.

 

Dikkatinizi istirham ediyorum. Açıklanacağı üzere ayette hiçbir fazilet ve makamın bununla mukayese dahi edilemeyeceği büyük bir üstünlük söz konusu edilmektedir. Değerli izleyiciler Kur'an-ı Kerim'de Ali bin Ebu Talib'in (a.s.) ismi nerede geçiyor şeklindeki sorunun cevabını da inşallah bu programda alacaklar. Eğer soru Kur'an'da Ali'nin (a.s.) adı  nerede geçiyor biçimindeyse cevaben diyoruz ki bizler Kur'an'ın hiçbir yerinde Hz. Ali'nin isminin geçtiğini iddia etmiyoruz. Delillerimiz Kur'an'da hiçbir tahrifin ve eksiltmenin olmadığını ispat etmektedir. Gerçi Ehl-i Beyt Medresesinin muhakkiklerinin çoğunluğu nezdinde hiçbir itibarı olmayan ve şurada burada söylenen bazı sözler ortalıkta dolaşmaktadır. Ehl-i Beyt Medresesinin fakihleri, mütekellimleri, müfessirleri ve büyük bilginlerinin nazarındaki tahkike dayalı resmi görüşe göre Ali'nin (a.s.) ismi Kur'an-ı Kerim'de geçmemektedir. Gerçi ancak Hz. Ali'ye yorumlanabilecek kelimeler mevcuttur. Nitekim sizler de “İz yekulu li-sahibihi/ O, arkadaşına; üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu.” (9/Tevbe/40) ayeti bağlamında ilk halifeye işaret edilmediği ve isim zikredilmediği halde bir rivayete dayanarak onun Kur'an'da zikredildiğini söylüyorsunuz. Onun Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiş olduğunu hangi esasa göre söylüyorsunuz? El-cevap; ismi zikredilmiştir derseniz hayır böyle değil. Ayette geçen “arkadaşı” sözcüğünden kastın Ebubekir olduğuna delalet eden sahih rivayetlerin olduğunu kabul edecek olursak, evet o durumda zikredilmiş olur. İnşallah uygun bir fırsat oluşacak olursa bu konuyu ilerde ele alacağız.

 

Bu gece inşallah “kadınlarımız” ve “kendimiz/nefislerimiz” ifadeleriyle kimin veya kimlerin kastedildiği konusunu ele alacağız. Programa bağlanan aziz dostlardan ayetin delaletine ilişkin soru sormamalarını istirham ediyorum.

 

Geliniz bu ayet bağlamında aktarılan nasslara ve rivayetlere bakalım.

 

İlk kaynak Sahih-ü Müslim'dir. Sizler de biliyorsunuz ki Sahih-ü Müslim Müslümanların genelinin nezdindeki en önemli kaynaklardan ve hadis mecmualarındandır. Bu mecmuada geçen hadislerin sahih oluşundan kimse kuşku duymamaktadır. Rivayet oldukça uzundur.

 

Müslim rivayeti kendi kanalıyla Amir İbn Sa'd İbn Ebu Vakkas'tan, o da babası Sa'd İbn Ebu Vakkas'tan rivayet etmektedir. “Muaviye İbn Ebu Süfyan, Sa'd'a emir verdi ve ‘Ebu't-Turab'a (a.s.) sövmekten seni ne menetti? dedi. O da ‘Benim söyleyeceğim üç şey var ki; bunları onun için Hz. Resûlullah (s.a.a.) söylemiştir. Bundan dolayı ben O'na asla sövemem. Bu üç şeyden birinin benim olması bence kızıl develerden daha makbul­dür. Ben Resûlullah'ı (s.a.a.) gazalarından birinde onu yerine bıraktığı, Ali (a.s.) de O'na ‘Ey Allah'ın Resûlu! Beni kadın ve çocuklarla beraber mi bıraktın' de­diği zaman ‘Bana olan nispetinin Hz. Musa'ya nisbetle Hz. Harun yerinde olmasına razı değil misin? Şu kadar var ki, benden sonra peygamberlik yoktur' buyururken işittim. Hayber Savaşında da ‘Bu sancağı mutlaka Allah ve Resulünü seven, Allah ve Resulünün de ken­disini sevdiği bir zata vereceğim' buyururken işittim. Biz hepimiz sancak için  uzandık. Fakat O (s.a.a.) ‘Bana Ali'yi çağırın' buyurdu. Ali (a.s.) gözlerinden rahatsız olduğu halde getirildi. Hz. Resûlullah (s.a.a.) O'nun gözüne tükürdü ve sancağı kendisine verdi. Allah da ona fethi müyesser kıldı.

 

Sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı…' (3/Al-i İmran/61) ayeti nazil olunca Hz. Re­sûlullah (s.a.a.) Ali'yi, Fatıma'yı ve Hasan ile Hüseyin'i çağırarak ‘Allah'ım! Benim ailem bunlardır' buyurdu.” [1]

 

Görüldüğü gibi Muaviye, Ehl-i Sünnet nazarında aşere-i mübeşşereden olan Sa'd'a Hz. Ali'ye sövüp saymasını emretmektedir.

 

İkinci fazilette geçen “Allah ve Resulünün kendisini sevdiği ve kendisinin de Allah ve Resulünü sevdiği” makam aslında ötesinde herhangi bir konumun olmadığı en üstün derecedir. Zira De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.' (3/Al-i İmran/31) ilahi buyruğu Emirü'l-Müminin'in Hz. Peygamber'e uyan kişi olduğunu sarih bir şekilde ifade etmektedir. O (a.s.) Hz. Resûlullah'tan (s.a.a.) sonraki uyulacak kişidir. Eğer O (a.s.) Allah Resulünü sevmemiş olsaydı Allah-u Teala da O'nu sevmezdi. Allah-u Teala bizi ne zaman sever? Sen Allah-u Teala'yı sevebilirsin. Ancak Allah-u Teala'nın senin sevgine karşılık vermesi ancak ittiba (tabi olma, uyma) eylemini gerçekleştirmenden sonra olur. İşte Sa'd bu bölümde Resûlullah'ın (s.a.a.) Ali'nin (a.s.) Allah tarafından sevildiğini söylediğini belirtiyor. Yani Ali (a.s.) Allah Resulü'ne yüzde yüz uyuyor. İşte bu Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) emrinden çıkmama anlamına gelen ismet kavramının ta kendisidir. Müslümanların ittifakıyla bu makam ancak Ali İbn Ebu Talib'e özgüdür. Müslüman bilginlerin ittifak ettiği rivayetler bağlamında, O'nun bu faziletinde kendisiyle yarışabilecek hiçbir kimsenin mevcut olmadığı görüşündeyiz. Hz. Resûlullah (s.a.a.) bunları alıyor, onlarla birlikte çıkıyor ve başka da hiçbir şey söylemiyor. Söz konusu kişiler hakkındaki sınırlamayı gerektirecek anlamı zihinlere yerleştirme kastıyla  “ehlim” diyor. Yani Arap dil kurallarını bilen bir kimsenin açık bir şekilde bu ifadelerden hasretmeyi (Ehl-i Beyt kavramını bu dört kişiyle sınırlandırma) anlayacağını düşünüyorum. Zira Hz. Resûlullah (s.a.a.) dışsal bir duruma işaret ediyor.

 

İlk kaynak Sahih-ü Müslim'dir. Ravisi de aşere-i mübeşşereden Sa'd İbn Ebu Vakkas'tır.

 

İkinci kaynak Hafız Tirmizî'nin el-Camü'l-Kebir adlı eseridir. Rivayet yine Sa'd İbn Ebu Vakkas'tandır.

 

Sa'd şöyle diyor: Muaviye İbn Ebu Süfyan Sa'd'a emretmiş ve Ebu Turab'ı (İmam Ali) kötülemekte... Bir de Âl-i Imrân suresinin altmış birinci ayeti nazil olduğunda Resûlullah'ın (s.a.a.) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i (a.s.) yanına çağırarak Allah'ım bunlar benim ehli beytimdir, dediğini…

 

İmam Tirmizî şöyle diyor: Bu hadis bu şekliyle hasen sahih garibtir.

 

Ancak Allame Arnavut ise bu hadise “sahih hadis” notunu düşmektedir.[2]

 

Hadisi bize Sahih-i Müslim'den naklettiniz. Niçin tekrar ediyorsunuz?

 

El-cevap; hiçbir muhakkikin bu rivayetin isnadından kuşku duymadığını dile getirmek istiyorum. Hiçbir hadis bilgini  rivayet hakkında olumsuz bir şey diyememiştir. Öyleyse isnad açısından hadis hakkında kuşkuya yer yoktur. Bu da ikinci kaynaktır.

 

Üçüncü kaynak ise tahkikini Allame Albanî'nin yaptığı Sahih-ü Süneni't-Tirmizî adlı eserdir.[3] Yani bütün araştırmacılar bu rivayetin isnad zincirinin sahih olduğunu söylemektedir. Aralarından hiçbiri bu nassların sahihliği konusunda kuşku duymamıştır. İlerde açıklayacağımız bazı nüktelerden dolayı bu hakikatin kesinliğini göreceksiniz. Hadis bir önceki eserde geçenkinin aynısıdır. Allame Albanî de hadisin sahih olduğunu belirtir.

 

Hadis İmam Ahmed İbn Hanbel'in Müsned'inde de geçmektedir: “Hepimiz sancak için istekli durumdayken... Âl-i İmran suresi 61. ayet nazil olduğunda Resûlullah'ın (s.a.a) Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i yanına çağırarak Allah'ım bunlar benim ehlimdir, dediğini...”

 

Ahmed Muhammed Şakir bu hadisin dipnotunda “Hadisin isnadı sahihtir” der.[4]

 

Şuayb el-Arnavut'un tahkikiyle basılan Müsnedü'l-İmam Ahmed İbn Hanbel adlı eserde de aynı rivayet geçmektedir: “Allah'ım bunlar benim ehlimdir.”

 

Allame Arnavut rivayet hakkında ‘Bu hadisin isnadı Müslim'in şartına göre kuvvetlidir. İsnad zincirini oluşturan raviler sikadırlar ve hepsi Buharî ile Müslim'in ricâlidir.”[5]

 

Bir diğer kaynak Allame Alusî'nin (h.1270) Tefsiru Ruhi'l-Meani adlı eseridir.

 

Alusî tefsirinde şöyle der: “Müslim, Tirmizî ve diğer muhaddisler Sa'd İbn Ebu Vakkas'tan bu ayet nazil olduğunda Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) dört kişiyi çağırıp ‘Allah'ım işte bunlar benim ehlimdir' dediğini rivayet etmektedirler. Hz. Resûlullah'ın bu uygun dört kişi hakkındaki zikrettiğimiz duası muhaddisler nazarında dayanak olarak alınan meşhur görüştür.”[6]

 

Yani bu dört kişi arasında bir insicam vardır. Zira onlar tathir ayetinin de ashabıdırlar. Hadisi sahih olarak kabul edenler bir başka âlim de el-Müstedrek Ala's-Sahihayn müellifi Hakim en-Nişaburî'dir. Zehebî de hadisi sahih bilmektedir. Yani en-Nişaburî'nin sahih olarak kabul ettiği bu hadisi de o da sahih sayıyor.

 

Hakim şöyle der: sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı…' (3/Al-i İmran/61)” ayeti nazil olunca Hz. Re­sûlullah (s.a.a.) Ali'yi, Fatıma'yı ve Hasan ile Hüseyin'i (a.s.) çağırarak ‘Allah'ım! Benim ailem bunlardır' buyurdu.

 

Bu hadis Buharî ve Müslim'in şartlarına göre sahih olduğu halde onlar bu rivayeti tahriç etmemişlerdir.

 

Haşiyede de şöyle geçmektedir: Allah'ım benim ailem şunlardır. (H. M.)[7]

 

H. ve M. Buharî ve Müslim için kullanılan remizlerdir.  Yani hadisin sahih oluşu kesindir. Bu konuda herhangi bir kuşku bulunmamaktadır.

 

Allame Hakim en-Nişaburî, Marifetu Ulumi'l-Hadis ve Kemiyeti Ecnasihi adlı eserinde şöyle der: Rivayet İbn Salih kanalıyla İbn Abbas'tandır. O, Allah-u Teala'nın ‘Fekul tealev ned'u ebnaena …el-kazibin' ayeti hakkında şöyle demektedir. Bu ayet Hz. Resûlullah (s.a.a.) ve Âl'i hakkında nazil oldu. Ayet Hz. Resûlullah (s.a.a.) hakkında nazil oldu. Ali (a.s.) Hz. Resûlullah'ın nefsidir, ‘ve nisaena ve nisaekum' ilahi buyruğu Hz. Fatıma hakkında ‘ve ebnaena ve ebnaekum' ifadeleri ile Hz. Hasan ile Hz. Hüseyn (a.s.) hakkındadır.[8]

 

Rivayet Sa'd'dan değil de İbn Abbas'tandır. Hadiste dikkat çeken hususlardan birisi “âl” ile “ehil” sözcüğünün aynı anlamda kullanılmasıdır.  İmam Ali ise Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) nefsidir.

 

Yazar eserin bir başka yerinde ise şöyle diyor: “Tefsirlerde Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) mübahele gününde Ali, Hasan ve Hüseyn'in (a.s.) ellerinden tutup Fatıma'yı da onların arkasına alıp getirerek ‘İşte bunlar bizim oğullarımız, hanımlarımız ve nefislerimizdir' demesine ilişkin Abdullah İbn Abbas'tan ve diğerlerinden aktarılan haberler mütevatirdir.”[9]

 

Öyleyse aziz dostlarım hadisin isnadı, geliş kanalları ve müfessirlerin ve diğer bilginlerin açıklamaları noktasından konu açıktır. Ayet-i kerimenin Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn ile bağlantılı olduğu noktasında herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Konu hakkında nefsinde bir sıkıntısı olan varsa diyecek hiçbir şeyimiz yok. Ancak aklı olan veya hazır bulunup da kulak veren kimse açısından sorun mevcut değildir. Sahih-ü Müslim'de, Müsnedü'l-İmam Ahmed'de, Sünenü't-Tirmizî'de geçen ve Hakim ve Zehebî gibi büyük âlimlerin sahih mührü vurduğu ve ayet-i kerimenin Ehl-i Beyt ile bağlantılı olma noktasında yapılan açıklamaların tümünün birbiriyle aynilik gösterdiği bir durum hakkında kimsenin rivayet hakkında münakaşaya girebileceğini düşünemiyorum.

 

İşaret etmek istediğim diğer bir husus daha bulunmaktadır. Acaba lugatta kadınlar sözcüğünün kız çocukları yerine kullanıldığı örnekler bulunuyor mu? Allah'a kasem olsun ki eğer lugatta böyle bir kullanım bulunmasa dahi Hz. Resûlullah (s.a.a.) ayetin misdakını şu şekilde açıklamıştır: Yani ayette geçen hanımlarımızdan murad edilen Hz. Fatıma'dır. 

 

Diğer bir konu da şudur: acaba insan kendisi dışında birisi için “nefislerimiz” sözcüğünü kullanabilir mi? İster dil müsaade etsin, ister etmesin veya ayetin zahiri ister buna yardımcı olsun veya olmasın Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) sahih sünneti “Ayette geçen enfüsena/nefislerimiz sözcüğünden muradım Hz. Ali'dir (a.s.)” demektedir.

 

Gerçi Hz. Resulullah'ın bu muradı için müfessirler gibi bir tevcih bulabilirsek ne ala! Eğer uygun bir tefsir bulamazsak dahi bu nass-ı Resul'ü reddetmemiz mümkün değildir. Eğer reddedecek olursak bu davranışımız açık, sahih ve ittifak edilen nass karşısında içtihad kapsamına girmiş olur. Zira sizler de biliyorsunuz ki bu ayetler aynı zamanda Ehl-i Beyt İmamları kanalından da varid olmuştur. Öyleyse Ümmet arasında icma gerçekleşmiş demektir. Zira Hz. Resul-u Azam (s.a.a.) “Ümmetim dalalet ve hata üzerine birleşmez”  buyurmaktadır.

 

Programlarımız boyunca rivayetin kabulü için gerekli olan şu şartları defalarca belirttik. Ele aldığımız ilgili rivayetler sahih, açık ve ittifak edilen rivayetler olmalıdır.  Bu üç şart bu rivayetlerde mevcut mudur? Elbette mevcuttur. Sizin ulemanız rivayetin sahihliğini ikrar etmektedir, rivayetin delaleti açıktır ve Müslüman bilginler arasında hakkında ittifak gerçekleşmiştir.

 

- Sunucu: Efendim sizler sahih rivayetlerin bu konuyu açıkça vurguladığını belirttiniz. Artık bu konuda ileri geri konuşmanın anlamı kalmamaktadır. İnsanın aklına şöyle bir soru gelebilir: Bu bir tür icmadır. Seyyid Kemal'ın kastettiği icma hangisi? Acaba Vehhabî bilginler de bu konuda aynı görüşte miler?

 

- Ben bu programda farklı düşüncelere sahip aziz ve değerli izleyicilere düşüncelerimin bir kısmını sunmak istiyorum. Lüften onlar da konu özelinde hakkı ve adaleti gözeterek düşüncelerimizi değerlendirsinler. Şu an bu ayete Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s.) imametine delaleti bağlamında bakmak istemiyorum. Ayet imamete delalet etmediğinden dolayı bunu ele almıyor değilim. Aksine ayette Hz. Ali'nin imametine ilişkin açık bir delalet söz konusudur. İnşallah uygun bir vakitte bu konuya gireceğim. Ancak bu programda ayetin Hz. Ali'nin imametine delalet edip etmediği konusunu ele almayacağım. Ele almak istediğim  konu şudur; ayet-i kerime bize açıkça “nisaena/kadınlarımız” sözcüğünün yegane uyarlanabileceği kişinin Hz. Fatıma (a.s.) olduğunu ispat etmektedir. Bunun anlamını Aişe'ye varıncaya kadar diğerlerine de teşmil etmek mümkün değildir. Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) beraberinde hanımlarını çıkarmak istemesi halinde bunu yapabilme ihtimali bulunduğundan ayet Peygamber eşlerini kapsamıyor. Sizler Aişe'nin Hz. Resûlullah (s.a.a.) nazarında en sevgili eşi olduğunu iddia ediyorsunuz.

 

İnsan mübahele etmek istediğinde en sevdiği kişiyi meydana çıkarır. Nitekim sizler de bunu tefsirlerinizde açıkça dile getirmektesiniz. Peygamber'in (s.a.a.) de hanımlarından birisini, en azından Ümmü'l-Müminin Aişe'yi mübahele meydanına çıkarması gerekirdi, ki sizler onun Hz. Resûlullah (s.a.a.) nezdindeki en sevgili ve en aziz hanım olduğunu iddia ediyorsunuz. Şimdi yukarıda okuduğumuz nassların ardından Vehhabî bilginlerden birisinin ifadelerine kulak verelim de bu durum garip karşılanmasın.

 

Şeyh İbn Useymin'in Tefsirü'l-Kur'ani'l-Azim adlı eserine, Al-i İmran Suresindeki bu ayetin tefsirine bir bakalım. Bu akşam bu Vahhabi sahih ve sarih nasslar açısından açık olan bu konuya hangi perspektiften bakıyor, meseleye nasıl yaklaşıyor sorularının cevabı iyice anlaşılsın diye birçok pasaj aktarmak zorundayım. Yukarıda da belirttiğim gibi ben imamet veya hilafeti ispat etme konusunu ele almıyorum. Ele aldığım tek bir konu var: mübahele ayetinin kimler hakkında nazil olduğu.

 

Yazar şöyle diyor:

 

“Müfessirler bu konuda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazısı şöyle demiştir: ‘Ebnaena ve ebnaekum/oğullarınız ve oğullarımız' ifadeleriyle kastedilen Hasan ve Hüseyin'dir. ‘hanımlarımız' ifadesi Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) kızı Fatıma'ya, ‘enfüsena' ise Hz. Ali İbn Ebu Talib'e işaret eder. Bu durumda sayı dörde ulaşmış olur…

 

Bazı ilim erbabı ise şöyle demiştir: Murad şudu: Müslümanları çağıralım ve hanımlarımızı çağıralım. Yani içimizden bir grup seçelim. Bizler kendi içimizden bir grup -yani Müslümanların çocuklarından ve hanımlarından oluşan bir topluluk- seçelim. Sizler de kendi oğullarınızdan ve hanımlarınızdan oluşan bir grup seçin. Bir araya gelelim ve lanetleşelim. Bu görüş hiç kuşku bulunmamaktadır ki ayetin zahirine tamamen uygundur.”[10]

 

Yazar ilk önce okuyucunun zihninde konunun ihtilaflı olduğu izlenimini doğurmak istiyor. “Bazı müfessirler” ifadesi bir aldatmacadır. Okuyucunun aklına bu görüşte olanların bir veya iki kişi, ya da sayı itibariyle az oldukları gelmektedir. Halbuki Allame Alusî'nin “Muhaddisler nazarında dayanılacak meşhur görüş” sözleriyle işaret ettiği üzere onların çoğu bu görüştedir. Beri taraftan Hakim en-Nişaburî müfessirler nazarında rivayetlerin mütevatir olduğunu söylüyor.

 

Aldatmanın olduğu diğer bir nokta ise “bazı ilim erbabı” ifadesidir. Hem “bazı” sözcüğü  hem de “ilim erbabı” ifadeleri yanıltma amaçlıdır. Bu ifadelerle yazar diğer görüşü kuvvetlendirme arzusunda olduğunu gösteriyor ve Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) buyruklarının hiçbir kıymeti yokmuş gibi davranıyor.

 

Yani buna göre sanki Hz. Resûlullah (s.a.a.) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn'i (a.s.) bir araya getirip mübaheleye çıkmakla ayetin zahirine muhalefet etmiş oluyor. Nasıl bir mantıktır ki bu, buna göre Allah-u Teala ayrı bir şeyi, Hz. Resûlullah (s.a.a.) da ayrı bir şeyi murad ediyor? Onların mantığı aynen bu şekildedir. Tıpkı emperyalist devletlerin insan hakları konusundaki tutumları gibi. İşlerine geldiğinde insan haklarını bayrak edinirler, aksi halde terörist damgası vururlar. Mantık aynı mantık. Ayet Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn'in (a.s.) menkıbe ve faziletleriyle ilgiliyse, “Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) fiili dahi olsa bizi ilgilendirmez, bizler ayetin zahirine göre amel ederiz,” derler. Ey kardeş, sünnet nerede peki? “Allah'ın Kitabı ve Sünnetim” hadisini rivayet edenler sizler değil misiniz? Müslim'in rivayet ettiği sünnettir bu. Bu hadis herhangi bir bakkalın rivayeti değildir. “Bizler sünnete tabi olanlarız” diyenler sizler değil misiniz?

 

Yazar şöyle diyor: “Bu görüş hiç kuşku bulunmamaktadır ki ayetin zahirine tamamen uygundur. Zira ayet cem/çoğul kipini kullanmaktadır. Adeten tebahül bu şekilde uygulanır. Topluluklar arasındaki karşılıklı övünme ve başka şeyler de bu şekilde cereyan eder. Muhammed Reşid Rıza tefsirinde bu görüşü savunur... Ancak müfessirlerin çoğunluğu ilk görüştedir. İlk görüşe göre ayette geçen ‘ebnaena' sözcüğünden murad edilen Hz. Hasan ve Hüseyn, ‘nisaena'dan murad Hz. Fatıma, ‘enfüsena'dan murad ise Hz. Ali İbn Ebu Talib'dir. Ayetin tefsiri hakkında varid olan hadis nedeniyle müfessirlerin ekseriyeti bu görüştedir. Hadis ayetin zahirine de uygun düşmemektedir.”[11]

 

Useymin haşa Hz. Peygamber'e (s.a.a.) Arap dilini öğretmek istiyor! Ayet çoğul kipini kullandığı halde sen nasıl tekil şahsa göre yorumlarsın! Zira çoğul sözcüğü tekil anlamda kullanmak Arap dilinin zahirine aykırıdır. Bunların aklı ancak böyle işliyor! Bizler diyoruz ki işte bu davranış Hz. Resûlullah'tan aktarılan açık ve sahih hadis karşısında içtihatta bulunmaktır. Şimdi biz mi Allah Resulü'nün sünnetine aykırı davranıyoruz, yoksa siz mi? Bizler mi gerçek anlamda Ehl-i Sünnetiz sizler mi?

 

Ayrıca yazara göre Hz. Resûlullah (s.a.a.) örf ve geleneğe de muhalefet etmiştir. Müfessirlerin çoğunluğu acaba hakka ve sahih nasslara uyduklarından dolayı mı bu görüşü seçmişler? Sizler nasıl hüküm veriyorsunuz?

 

Hakikati ters yüz etmenin diğer bir örneği de metinde geçen ‘li-hadisin' ifadesinde mevcuttur. Arap dilindeki tenvin türlerinden biri de tenvin-i tenkirdir. Tenvin-i tenkir vahdete (tek oluşa) ve zayıflığa delalet etmektedir. Yani “ilk görüşte olanlar ayetin tefsirinde varid olan tek veya zayıf bir hadisten dolayı bu görüşe sahiptirler” demek istemektedir. Yani tek bir hadis söz konusudur. Sahih-ü Müslim'de ve el-Müsned'de geçen, ayrıca Hakim ve diğer bilginlerce de sahih hatta mütevatir olduğu söylenilen bir hadis hakkında tek bir rivayettir demek suretiyle konuyu geçiştirmeye çalışıyor.

 

Müfessire göre ayetin zahirine muhalif olmasından dolayı bu hadisin reddedilmesi gerekmektedir. Ayrıca müfessir Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) fiilini ve eylemini tartışmaya açmaktadır.

 

Yazar devamla şöyle diyor: “Hiç kuşku bulunmamaktadır ki ayetin zahiri ilk görüşle uyum göstermemektedir. Muhammed Reşid Rıza ayetin bu dört kişiyle tefsir edilmesinin rafızilerin işi olduğunu iddia etmektedir.”[12]

 

Yani Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) “Allah'ım işte şunlar benim ehlimdir” buyruğu ayetin zahiriyle uyuşmuyor! Ey Reşid Rıza; Müslim, Ahmed İbn Hanbel, Tirmizî, Zehebî, Allame Alusî, VE hadisin mütevatir olduğunu iddia eden Hakim en-Nişaburî gibi bilginlerin hepsi rafızidir öyle mi? Ya da rafızilerden etkilenmişlerdir!

 

Evet Muhammed Reşid Rıza'ya nispet ettiği bu görüşü Tefsirü'l-Menar'dan okuyalım.

 

Reşid Rıza şöyle diyor: “İmam Üstad şöyle diyor; rivayetlerde belirtilen ortak nokta, Peygamberimizin (s.a.a.) lanetleşme için Ali, Fatıma ve iki oğlunu seçtiği hususudur. Bu rivayetlerde "kadınlarımız" kelimesi Fatıma'ya ve "kendimiz" kelimesi de sadece Ali'ye yorumlanır. Bu rivayetlerin tümü Şii kaynaklıdır. Bununla hangi amacı güddükleri ise malumdur. Nitekim bu rivayetlerin yaygınlık kazanıp kabul görmesi için ellerinden geleni yapmışlardır. Öyle ki bu rivayetler, Ehl-i Sünnet arasında da büyük revaç bulmuştur. Fakat bu rivayeti türeten kişi, olayı ayete tam olarak uyduramamıştır.” [13]

 

Allame İbn Useymin'in tek bir rivayet dediği husus için Muhammed Abduh “ittifak edilen rivayetler” ifadesini kullanmaktadır. Abduh'a göre hadisi rivayet eden muhaddisler Şia'nın rivayetlerinden etkilenmişlerdir. Öyleyse açılan bu kapıyı kapatmak gerekmektedir. Müslim, Buharî ve Ahmed İbn Hanbel'in eserlerinin tümüyle kaldırılıp atılması gerekmektedir. Abduh'a göre bu rivayetler uydurmadır. Ancak Abduh'un ifadelerinde, kim ne derse desin Resûlullah'ı küçük görmenin emareleri vardır. Ayette oğullar sözcüğü çoğuldur (iki kişiden fazla), Hz. Resûlullah (s.a.a.) ise sözcüğü iki kişi hakkında kullanmıştır. Bu onların düşüncesine göre problemlidir. Gerçi mantık ilmine göre çoğul ikiden başlar. Kadınlarımız kelimesi de çoğul olduğu halde Peygamber (s.a.a.) bunu tek bir insan hakkında kullanmıştır. Ayrıca kadınlar sözcüğü genelde eşler için kullanılmaktadır. Hz. Resûlullah (s.a.a.) bu kelimeyi nasıl oluyor da kızı hakkında kullanıyor, diyorlar. Resûlullah (s.a.a.) bunu bilmiyor mu haşa! Konu Ehl-i Beyt ile ilgili olunca anlayışınız ve düşünceniz bu kadar işte! İbn Useymin'in ayeti Ehl-i Beyt'in faziletini içermeyecek bir şekilde anlamlandırmaya çalışmasındaki bunca ısrarı nedendir acaba?

 

İbn Useymin devamla şöyle diyor: “Ancak ayet belirtilen dört kişiye uymuyor. Konu hakkında aktarılan hadis görüşün bir aslının olduğuna delalet ediyor. Kuşkusuz Âl-i Beyt'in kapsamına bu dört kişi de girmektedir.”[14]

 

İbn Useymin rivayetin sahih olduğunu söylemiyor. İkinci olarak Ehl-i Beyt kavramını hanımlarını kapsayacak şekilde genişletmeye çalışıyor. Ey Useymin! Bu ayet Hz. Peygamber'in (s.a.a.) hanımları veya hanımlarından birisi ya da Halid, Ebubekir, Ömer ya da bir başkası hakkında nazil olmuş olsaydı ayetin onlara uyarlanmasında da müşkil vardır der miydin? Değerlendirmeyi değerli okuyuculara ve hakikate susayan araştırmacı kimselere bırakıyorum.

 

Bu rivayetler o derece sahihtir ki İbn Teymiyye gibi bir şahıs dahi zayıf olduğunu söyleyememiştir. İbn Teymiyye, bilindiği üzere genellikle Ehl-i Beyt ile ilgili fazilet içeren rivayetlerin uydurma olduğunu söyler. Ancak bu rivayetin uydurma olduğunu söyleyemiyor.

 

İbn Teymiyye el-Cevabü's-Sahih adlı eserinde şöyle der: “Necran heyeti hadisi sahih hadis mecmualarda geçmektedir. Buharî ve Müslim'in Sa'd İbn Ebu Vakkas'tan rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: ‘Fekul tealev ned'u ebnaena ve ebnaekum ve nisaeana…' ayeti nazil olunca Hz. Resûlullah (s.a.a.) Ali, Fatıma, Hasan ile Hüseyn'i çağırarak ‘Allah'ım, işte şunlar benim ehlimdir' buyurdular.”[15]

 

Yani Ümeyyeci din anlayışına sahip oluşuyla bilinen, Ehl-i Beyt'in bütün faziletlerini inkâra çalışan Şeyh İbn Teymiyye dahi bu hadisi reddedemiyor. Ancak gel gör ki İbn Useymin “Hadisin ayete uyarlanmasında bir müşkil söz konusudur” diyor.

 

Soru; bunlar niçin ayetin Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile ilgili olmamasını özellikle istemekteler?

 

Allame Muhakkık İbn Hacer el-Heysemi (h. 974) el-Minehü'l-Mekkiyye adlı eserinde şöyle der:

 

“Mübahale Ayeti

 

Tahkik erbabı müfessirlerin bazıları şöyle demişlerdir: Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn'in sahip olduğu bu faziletten daha kuvvetlisinin mevcudiyetine delil bulunmamaktadır. Ayet-i kerime nazil olunca Hz. Resûlullah (s.a.a.) Hz. Hüseyn'i kucağına aldı, Hz. Hasan'ın elinden tuttu, Hz. Fatıma'yı kendi arkasına, Hz. Ali'yi de O'nun arkasına alarak yürüdü. Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) bu uygulamasıyla ayetin muradının ne olduğu bilindi. Ayrıca Fatıma evladının ve zürriyetinin Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) zürriyeti olarak isimlendirilmesinin doğruluğu da O'nun bu davranışıyla malum olmuştur. Hz. Fatıma'nın zürriyetinin Hz. Resûlullah'a (s.a.a.) nispeti dünyada ve ahirette yararı bulunan tam ve hakiki bir nispettir. Bu hususa Hz. Resûlullah'tan aktarılan şu sahih hadis de delalet etmektedir:  Ne oluyor şu kavme ki Allah Resulüne akraba oluş kıyamet gününde yarar sağlamaz, diyorlar? Hayır, Allah'a kasem olsun ki bana akraba oluşun hem dünyada hem de ahirette yararı vardır.”[16]

 

Yani ayet bu dört kişinin faziletine en açık delildir. Muhammed ümmeti içinde onlarla karşılaştırılabilecek hiçbir kimse yoktur. Nitekim Emirü'l-Müminin Ali (a.s.) Nehcü'l-Belağa'nın 2. hutbesinde buna değinmektedir.

 

Yazar devamla şöyle demektedir: “Hz. Resûlullah'tan (s.a.a.) sahih olarak aktarılan şu hadis de bu hususa delalet etmektedir: Ne oluyor şu kavme ki Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) akrabası oluşun kıyamet gününde hiçbir yararı yoktur diyorlar? Hayır Allah'a kasem olsun ki benim akrabam oluşunuzun hem dünyada hem de ahirette yararı vardır.”[17]

 

Yazar şöyle devam etmektedir: “Taberani ise şu hadisi rivayet etmektedir: Allah-u Teala her peygamberin zürriyetini kendi sulbünden kılmıştır. Benim zürriyetimi ise Ali İbn Ebu Talib'in sulbünden kılmıştır. Bu hadisi Taberani dışındaki diğer muhaddisler de çeşitli kanallardan rivayet etmişlerdir. Bazı rivayetlerde şu fazlalık da bulunmaktadır: ‘Kıyamet günü olduğunda insanlar rüsvaylıkla karşı karşıya kalmasınlar diye annelerinin isimleriyle çağrılırlar. Ancak bu ve zürriyeti hariç. Çünkü bunların doğumları sahih oluşu nedeniyle, onlar isimleriyle çağrılacaklardır.' İbn Cevzî'nin bu hadisi el-İlelü'l-Mütenahiye adlı eserinde mevzu hadis olarak zikretmesi de reddedilmiştir. Zira bu rivayetin geliş kanalının çokluğu onu hasen hatta sahih hadis derecesine yükseltmiştir.”[18]

 

İbn Hacer el-Heytemi'nin aktardığı hadisler Ehl-i Beyt'in tathir ayeti gereğince temiz oluşunun yönlerinden birisini göstermektedir.

 

- Suudi Arabistan'dan Ebu Hacer kardeş hatta, buyrun.

 

Ebu Hacer: Selamun Aleyküm, ben Seyyid Kemal'den Kur'an-ı Kerim'de geçen “Allah! Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi” (38/Sad/75) ilahi buyruğunun anlamını açıklamasını istirham ediyorum. Ayetin orijinalinde geçen el-Âlîn sözcüğüyle kastedilenler kimlerdir? Onların konumlarının meleklerin mertebelerinden daha yüce bir konumla bağlantılı olduğunu düşünüyorum.

 

- Ehl-i Beyt'in makamlarını açıkladığımızda bu ayeti ele alabiliriz. Bu ayetler kimler hakkında nazil oldu? O bölümlere geldiğimizde okumuş olduğunuz ayette geçen ‘el-Âlîn' sözcüğünden muradın ne olduğu açığa çıkar.

 

Aziz dostlarım, değinmek istediğim bir konu var. Uzatmak istemiyorum. Bize sürekli olarak gelen sorulardan birisine açıklık getirmek istiyorum. Bazılarınca zihinlerde “Bizim bir sorumuz var ki Ehl-i Beyt Medresesi bilginleri buna cevap veremiyorlar” şeklinde bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Soru şu: Hz. Ali (a.s.) niçin Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiyor?

 

El-cevap; eğer soru Ali'nin isminin Kur'an'da niçin zikredilmediğiyse bu bizim bilmediğimiz bir hikmete dayanmaktadır. Kur'an'ın Hz. Ali'ye niçin nass ile işaret etmediğine yanıt olarak, ben Ali'nin Kur'an'da telaffuz edilmekten daha açık bir şekilde zikredildiğini düşünüyorum. Kur'an O'nun makamını açıklamaktadır. Allah-u Teala “enfüsena” diyor. Yani Ali (a.s.) Hz.Resûlullah'ın (s.a.a.) nefsidir buyuruyor.

 

Eğer ayette geçen “enfüsena” kelimesinden muradın Ali olduğunu ispat etmek için rivayete dayanıyorsunuz derseniz cevabımız şudur: Sizler Tevbe Suresinin 40. ayetinin -“İz yekulu li-sahibihi la tehzen / O, arkadaşına üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu.” (9/et-Tevbe/40)- birinci halifeye işaret ettiğini her mecliste dile getirmiyor musunuz? Ebubekir'in Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) sahabesi olduğunu söylemiyor musunuz? Halbuki ayette onun ismi geçmiyor. Bunu ispat için rivayetlerden başka bir şeye mi dayandınız? Bu rivayeti delil göstererek Kur'an'da Ebubekir'in Resûlullah'ın dostu olarak zikredildiğini söylüyorsunuz.

 

Değerli izleyicilere bir soru yöneltmek istiyorum. Hakikat gözünüzün önündedir. Bir şahıs hakkında Kur'an-ı Kerim Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) sahabesi ifadesini kullanırken başka birisi hakkında “Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) nefsi” demekte. Hangisi daha azametli ve şerefli, hangisi Allah Resulü'ne daha yakın? Resûlullah'ın nefsi mi, yoksa Resûlullah'ın arkadaşı mı?

 

- Sunucu: Açıktır ki Hz. Resûlullah (s.a.a.) bu fiili, hakikati izhar etmek için yerine getirmiştir.

 

- Evet hakikati izhar etmek istiyor. Değilse neden Hz. Ali'yi beraberinde götürüyor? Yanına başka hiçbir kimseyi almıyor. Eşlerinden ve ashabından birilerini alıp da mübahele meydanına götürmüyor.

 

Bakınız Allame İbn Useymin ayet-i kerimenin doğru tefsirinin şu olduğunu söylüyor: “Yani içimizden bir grup seçelim. Bizler kendi içimizden bir grup -Müslümanların çocuklarından ve hanımlarımızdan oluşan- seçelim.” Bu görüş ayetin zahiriyle uyumludur diyor. Eğer ayetin zahirine uygun olan görüş bu olsaydı Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) yanına sizce sahabelerinin en faziletlisi olan Ebubekir'i alması gerekmez miydi? En azından beraberindeki kimselerin arasında onun da olması gerekirdi. Ya da niçin hanımlarından birisini kendisiyle getirmedi? İnsan bu tür durumlarda en sevdiklerini ortaya koyar ki düşmanı nazarında mübahele meydanına getirilen kimselerin en değerli insanlar olduğu anlaşılsın. Sizler Ebubekir ve Ümmü'l-Müminin Aişe'nin Hz. Resûlullah'ın en çok sevdiği insanlar olduğunu söylemiyor musunuz? Ayetin Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e özgü olmadığını; Ebubekir ve Ömer'in, aşere-i mübeşşerenin diğer fertlerinin, hanımlarının ve sahabe çocuklarının da bunun içinde olduğunu söyleyenler sizler değil misiniz?

 

Ancak Hz. Resûlullah (s.a.a.) sadece bu beş kişiyi bir evde, bir elbise ve aba altında topluyor. Ali ve Fatıma'nın kapısının önünde bekliyor. Ali ve Fatıma'nın kapısı hariç mescide açılan bütün kapıları kapatıyor. Bundan dolayıdır ki Allame İbn Said et-Tufi Şerh-u Muhtasari'-Ravda adlı eserde şöyle diyor: “Sahihayn'da rivayet edildiğine göre Hz. Resûlullah (s.a.a.) Necran Hırıstıyanlarıyla mübahele etmek istediğinde kisa ashabı olayında ismi geçenleri alarak onlarla birlikte mübaheleye girişmek istedi. Onlar hakkında ‘İşte bunlar benim ehlimdir' buyurdu... Bütün bunlar Ehl-i Beyt'in ismi geçen kişiler olduğunu ve başka hiç kimseyi kapsamadığını göstermektedir. Ehl-i Beyt'inden murad edilenler hanımları değildir. Aksi takdirde Hz. Resûlullah (s.a.a.) Ümm-ü Seleme'ye ‘Sen de onlardansın' derdi.  Halbuki Onun için bu ifadeleri kullanmamıştır. Hz. Resûlullah'ın buyruğunun zahiri Ümm-ü Seleme'nin Ehl-i Beyt'ten oluşunun olumsuzlanmasıdır.”[19]

 

- Seyyid Kemal Haydari Bey sizlere teşekkürlerimizi sunuyoruz. Sizlere de teşekkür ediyoruz. Gelecek programda görüşmek üzere hoşçakalın. Es-selamu aleyküm ve rahmetullahive berekâtuh.    

 

 



[1] Müslim İbn Haccac el-Kuşeyri, Sahih-ü Müslim, c. 4, s. 213, Tahkik Müslim İbn Mahmud Osman es-Selefi el-Eseri, Darü'l-Hayr

[2] Muhammed İbn İsa et-Tirmizî, el-Camiü'l-Kebiyr, Tahkik Şuayb el-Arnavut, c. 6, s. 295, er-Risaletü'l-Alemiyye Basımı.

[3] Sahihü's-Süneni't-Tirmizî, Tahkik Allame Muhammed Nasırüddin Albanî, c. 3, s. 523, Hadis No: 3725

[4] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, c. 2, s. 277, Hadis No: 1608, Tahkik, şerh ve fihrist Ahmed Muhammed Şakir, Darü'k-Hadis, Kahire

[5] Müsnedü'l-İmam Ahmed İbn Hanbel, c. 3, s. 1608, Tahkik Allame Şuayb el-Arnavut

[6] Şihabüddin el-Alusî, Ruhu'l-Meani, c. 4, s. 256, Müessesetü'r-Risale

[7] Ebu Hakimen-Nisaburi, El-Müstedrek Ala's-Sahihayn, c. 3, s. 105

[8] Hakim en-Nisaburi, Marifeti Ulumi'l-Hadis ve Kemiyyeti Ecnasihi, s. 229, Talik es-Saci ve et-Takiy İbn Salah, Şerh ve Tahkik Ahmed İbn Faris es-Selum, 2. basım, 1431, Mektebetü'l-Mearif, Riyad. 

[9] Age, s. 230

[10] Allame Muhammed İbn Salih el-Useymin, Tefsirü'l-Kur'ani'l-Azim, Suret-ü Al-i İmran s.356, Dar-ü İbni'l-Cevzi, 1. baskı, 1426

[11] Age, agy.

[12] Age, agy.

[13] Muhammed Reşid Rıza, Tefsirü'l-Menar, c. 3, s. 282, Dar-ü İhyai't-Türasi'l-Arabî.

[14] Age, agy.

[15] Şeyhülsilam Takiyüddin Ahmed İbn Abdülhalim el-Harrani, el-Cevabü's-Sahih limen Bedelde Dine'l-Mesih, c. 1, s. 197, tahkik ve talik Ali İbn Hasan İbn Nasr, Darü'l-Asıme

[16] Şihabüddin Ahmed İbn Muhammed İbn Ali İbn Hacer el-Heysemi eş-Şafii, el-Minehü'l-Mekkiyye fi Şerhi'l-Hemziyye, s. 539, Darü'l-Minhac, 2. baskı,  1426

[17] Age, agy.

[18] Age, agy.

[19] İbn Said et-Tufi, Şerh-ü Muhatasari'r-Ravda, c. 3, s. 110

 

 

Çev: Cevher Caduk

 

 

medyasafak.com

 

Diğer haberler