Suriye fitnesi hakkında söylenmeyenler / T-4 İran üssüne saldırının intikamı için Golan’a fırlatılan 50 füze

Medya Şafak 22.2.2019 12:55 ANALİZ
Televizyondaki “Cihan Ara” programında Suriye savaşı, Rusya’nın Suriye krizine operasyonel düzeyde katılmasının sebepleri vs. konuşuldu. Önde gelen Batı Asya uzmanlarından Dr. Mesud Esedullahi programa konuk olarak katıldı. Dr. Esedullahi uzun yıllar Lübnan’da ve Suriye’de bulunmuş bir isim ve en tecrübeli ve en açık sözlü bölge uzmanlarından biri.

 

 

 

Raja News: Ahmedinejad ve Ruhani'nin Suriye'deki direniş konusunda düşünsel yanlışları sebebiyle bu ülkede kaybedilen fırsatlar ve İran'la Rusya'nın Suriye konusunda yaşadığı görüş ayrılıkları belki de ilk kez açık bir şekilde ele alınıp konuşuldu. Bu kez bir televizyon programında İran'ın bölgedeki gücünün çeşitli boyutları ve bölgesel ve bölge dışı güçlerle yaşanan çıkar çatışmaları ele alındı.

 

Televizyondaki “Cihan Ara” programında Rusya'nın bölgesel tutumu ele alındı ve bu ülkenin Suriye krizine operasyonel düzeyde katılmasının sebepleri konuşuldu. Önde gelen Batı Asya uzmanlarından Dr. Mesud Esedullahi programa konuk olarak katıldı. Dr. Esedullahi uzun yıllar Lübnan'da ve Suriye'de bulunmuş bir isim ve en tecrübeli ve en açık sözlü bölge uzmanlarından biri.

 

Programın başında Dr. Esedullahi, İran İslam Devrimi'nin 40. yıldönümü kutlamalarına değindi ve “Bir avuç serseri” diye nitelediği mevcut Amerikan yönetim kadrosunun İran'a yönelik düşmanca tutumuyla ilgili olarak “Amerika'nın İran'a karşı bir uluslararası koalisyon kurmaya çalışması ve bunun için Varşova konferansını düzenlemesi, bizim ülkemizin büyüklüğünü ve gücünü gösteriyor” dedi.

 

Dr. Esedullahi, İran'ın bölgedeki kazanımlarıyla ilgili olarak şunları söyledi:

 

“İran'ın görüşü alınmadan ve onun saygınlığı kabul edilmeden bölgedeki hiçbir sorunun çözülmesi mümkün değildir. Bir başka deyişle sadece İran'ın onay verdiği bir çözüm yolunun uygulanması mümkündür. İran, ne Şah döneminde ne de daha önce böylesi bir konum elde edememişti. Hatta bazı dönemlerde Ruslar istemedikleri halde İran'ın görüşünü kabul etmek zorunda kaldılar ki bu da büyük bir kazanımdır.”

 

Dr. Esedullahi, dış politikadaki işlevsellikleri bakımından bölgenin en büyük Arap ülkesi olan Mısır'la İran'ı karşılaştırarak şunları söyledi:

 

“İran İslam Devrimi, yaklaşık olarak Camp David anlaşmasının imzalanmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Camp David anlaşmasının imzalanması, Mısır'ın Arap-İsrail anlaşmazlığının dışında kalmasına neden oldu. Mısır üzerindeki bütün yaptırımlar, ambargolar kaldırıldı. Tam tersine Amerika, her yıl Mısır hükümetine milyarlarca dolar askeri ve mali destek verdi. Hatta Amerika, Mısır'ın Camp David anlaşmasında kalmasından dolayı Mısır'ın ürettiği en temel ürün olan pamuktan gümrük vergisi almadı. Yani Mısır bu kırk yıllık süre boyunca ne bir yaptırıma veya ambargoya maruz kaldı ne de savaş yaptı.

 

İran ise bunun tam aksine yaptırımlara, ambargolara maruz kaldı. İran'a sekiz yıllık savaş dayatıldı, devrimden sonra birçok yerde iç karışıklıklar yaşandı ve her türlü komplo tezgâhlandı. Şimdi aradan geçen kırk yılın sonunda İran'la Mısır'ı kıyaslayın. Gerçekten aradaki fark müthiştir.

  

Mesela Mısır'da resmi verilere göre şu an halkın yüzde 45'i mutlak anlamda okuryazarlıktan yoksundur. Muhalifler, ise bu rakamı yüzde 55 olarak ifade ediyorlar. Bu ülkede hiçbir üretim yok, sadece ithalat yapıyorlar. Bu ülke mali yardım alabilmek için hatta iki adasını da Suudi Arabistan'a satmak zorunda kaldı.

 

Mısır'ın şu an bölgede hiçbir özel konumu yok, mesela Gazze meselesinde Mısır'ın sadece adını duyabiliyorsunuz. Ancak mesela Irak, Suriye vs. gibi konularda Mısır yok hükmünde. Hâlbuki Cemal Abdunnasır döneminde bölgede çok belirleyiciydi, şu an bu rolü mahvolmuş durumda, maalesef bu hale geldi. Yaşanan tecrübe, Mısır ile Suudi Arabistan arasındaki dengenin şu şekilde olduğunu ispat ediyor: Mısır ne zaman güçlense Suudi Arabistan'ın rolü zayıflıyor, Suudiler ne zaman güçlense Mısır'ın rolü zayıflıyor. Şu an Mısır hiçbir role sahip değil. Bu durum ise şunu gösteriyor: Demek ki Amerika'ya tabi olmak güç kazandırmıyor, eğer güç kazandırsaydı, şu an Mısır'ın bölgeye hâkim olması gerekirdi.”

 

Suudi Arabistan'ın bölgede İran karşıtı tutumuna değinen Dr. Esedullahi, sözlerine şöyle devam etti:

 

“Suudi Arabistan'ın geleneksel bir politikası var. Bu İran için de başka ülkeler için de geçerlidir. Suudiler şu birkaç tür yönetimle temelden sorunludur. Birincisi, bir halk devrimi sonucu kurulmuş olan yönetimler. Suudiler bu tür bir yönetime hiçbir şekilde tahammül edemiyor. Çünkü bu modelin kendilerini de etkilemesinden endişe ediyorlar. Onlar için devrimin ideolojisi önemli değil, ister komünist devrim olsun, ister Arap devrimi ister İslam devrimi olsun ne tür devrim olursa olsun fark etmiyor. Sadece halkın rejimi devirmiş olması yeterlidir. Bu, Suudiler için bir kırmızıçizgidir. Onlara göre böylesi bir devrimle kurulmuş hiçbir yapının istikrar kazanmasına ve güçlenmesine izin verilmemeli ve mümkün olan her yolla onun eski şekline dönmesi sağlanmalıdır.

 

İkincisi: Suudi Arabistan, seçimle yani halkın oyuyla iş başına gelen yönetimlerle sorunludur. Buna da hiçbir şekilde tahammül edemiyor. Bunun onlar açısından dini bir temeli de var. Çünkü Vehhabiler, tekfirciler demokrasiyi küfür olarak görüyorlar. Onlara göre demokrasi küfür, seçim ise haramdır.

 

Suudi yöneticiler bu meseleye bir başka açıdan da bakıyor. Suudi ailesi halkı vatandaş olarak görmüyor. Halkı kendilerinin memuru olarak görüyor. Arabistan'daki devletin adı neden Suudi Arabistan oldu? Bu ülkenin adı daha önce ‘Suudi' değildi. Onların aşiret ve kabile kültüründe bir kabile bir bölgeye hâkim olduğunda orası onun mülkü sayılıyor. Aynı şekilde Suudi ailesine göre Arabistan, Suudi prenslerinin şahsi mülküdür. Vatandaşlar, vatandaş değil, memurdur.

 

İster özel isterse devlet şirketi olsun nasıl ki memurlar, yöneticileri seçemiyorsa onlara göre Arabistan halkının da seçim yapıp parlamento oluşturması için bir sebep yok. İşte bu yüzden Suudiler, seçimlerle iş başına gelen her türlü yönetime ciddi şekilde tavır alıyorlar.

 

Suudi Arabistan'ın üçüncü çelişkisi, Vehhabilikle uyumlu olmayan İslam anlayışıdır. Yani Suudiler, ister Şii olsun ister Sünni olsun Vehhabilikle uyumlu olmayan her türlü İslam anlayışıyla temelden sorunludur.

 

Şimdi İran İslam Devrimi'nde bunların her üçü de bir aradadır. Çünkü İslam Devrimi hem halk devrimidir, hem seçimlerle yönetilen bir nizam bulunmaktadır hem de tekfirciliğe karşı bir İslam anlayışı söz konusudur. İşte bunların tamamı bir araya gelince Suudi Arabistan'ın da tüm gücüyle buna darbe vurmaya çalıştığını görüyoruz.”

 

Dr. Esedullahi, “Suudiler ve müttefikleri Suriye'de neden korktular da Suriye konusunda böylesine düşmanca bir tavır aldılar ve İran'ın Suriye'deki varlığına karşı büyük bir mücadele başlattılar? Onların Suriye'ye yönelik planları neydi?” şeklindeki bir soruyu da şöyle cevapladı:

 

“Bu, Suriye'nin Direniş Ekseni içinde oynadığı rol ile ilgili bir meseledir. İran Suriye ile ittifak yapmıştır ve bu ittifak 40 yıldır devam ediyor. Mesela bizim halkımız İran'a dayatılan Irak savaşı sırasında Suriye'nin bize ne kadar yardım ettiğini bilmez. Bu, çok uzun ve ayrıntılı bir konudur. Ondan sonra da Suriye devleti Lübnan ve Filistin direnişlerine büyük yardımlarda bulundu. Özellikle de 2006 yılındaki 33 gün süren Lübnan savaşı sırasında… Bu 33 günlük savaş, Suudi Arabistan'ın siparişiyle yapılan bir savaştı. Bugün artık şu, ispat edilmiş bir konudur: Suudiler 33 günlük savaş sırasında İsrail'den Hizbullah'ın artık tamamen ve sonsuza kadar ortadan kaldırılmasını istediler. Dönemin Suudi Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal o zaman açıkça ‘Hizbullah tehlikeli bir iş yaptı ve bunun sonuçlarına da katlanmalıdır' demişti.

 

Suudiler savaş sırasında da sürekli olarak İsrail'den savaşa devam etmeleri istediler. 33 günlük savaş bilinen sonucuyla tamamlandıktan sonra Suriye hem savaşta Hizbullah'ı desteklediği hem de İsrail'in saldırıları sebebiyle mülteci durumuna düşen Güney Lübnan halkına kucak açtığı için onlar Direniş Eksenini parçalama ve ona darbe vurma konusundaki ana halkanın Suriye olduğu sonucuna vardılar. İşte o zamandan beri Suriye'ye karşı fırsat kolluyorlardı ve 2011'de işte o aradıkları fırsatı elde etmiş oldular.

 

Suriye'de olaylar başlayınca güya halk devrimi adı altında fırsatı değerlendirip Suriye yönetimini devirmek istediler. Suriye'deki sözde devrimin sloganları olan demokrasi, özgürlük, seçimler, kendi kaderini tayin, bireysel özgürlükler vs. gibi şeylerin hiçbiri Suudi Arabistan'da, Katar'da ve diğerlerinde yoktu. Peki onlar nasıl oluyor da bunları destekliyordu? Onların derdi demokrasi, özgürlük vs. değildi. Onların tek derdi Suriye yönetimini devirmek, Direniş Eksenini içeriden çökertmek, İran'ı yalnızlaştırmak ve dize getirmekti. Dolayısıyla onların Suriye'ye yönelik düşmanlığı bu şekilde şekillenmişti.”

 

Dr. Esedullahi, program sunucusunun “Ruslar, şimdiye kadar Suriye'yi hiç satmaya kalkıştı mı?” şeklindeki sorusuna da şöyle cevap verdi:

 

“Rusya, İran'dan on yıldan fazla bir süredir Suriye'de bulunuyordu. Suriye, Rusya'nın Arap dünyasındaki tek müttefikiydi. Rusya'nın bölgede deniz üssüne sahip olduğu tek ülke Suriye'dir. Suriye'deki mevcut hükümetin dışındaki hiçbir yönetim Rusya ile müttefik olmayacaktır, bu yüzden Rusya hiçbir zaman Suriye üzerine pazarlık yapmaz.”

 

Rusya'nın sahaya inmesinde General Süleymani'nin rolü

 

Dr. Esedullahi Rusya'nın Suriye'de terörle mücadeleye katılması konusunda İran'ın rolüne değinerek şunları söyledi:

 

“General Kasım Süleymani, Suriye'deki gerçekleri Rus liderlere aktardı. Bunun üzerine Ruslar Suriye'deki durumun tehlikeli olduğunu ve sahaya girmek gerektiğini fark etti.”

 

Rusya ile Türkiye'nin gizli anlaşması nasıl bozuldu?

 

General Süleymani'nin 2016 yılının sonlarında Rusya ile Türkiye arasındaki gizli anlaşmanın işlevsiz kılınması konusunda oynadığı role de değinen Dr. Esedullahi, şunları kaydetti:

 

“Halep'in kurtarıldığı dönemlerde medya ve haber ajansları Rusya ile Türkiye'nin Doğu Halep konusunda ateşkes yapılması için anlaşmaya vardığını duyurdu. Bu durum İran ve Suriye açısından şoke ediciydi. Anlaşma çerçevesinde Suriye'ye karşı savaşan 35 bin silahlı militanın çatışma bölgesinden çıkarılması öngörülüyordu. Silahlı militanların çıkarıldığı ikinci gün General Süleymani, onların çıkışına engel olunması emrini verdi ve bu yerine getirildi ve bu kez de Rusya ve Türkiye şoke oldu. Bununla hedeflenen İran İslam Cumhuriyeti'nin onayı olmadan bu anlaşmanın uygulanmaması gerektiğiydi. Bundan üç gün sonra tüm taraflar, İran'ın onayı olmadan Suriye'de hiçbir iş yapamayacaklarını anladılar. Bir başka deyişle şunu anladılar: İran belki tek başına bir çözüm uygulayamaz; ancak kendisinin yer almadığı herhangi bir çözümü imkânsız hale getirebilir. Bu olay, İran'ın görmezden gelinemeyecek bir gerçeklik olduğunun görülmesine neden oldu ve İran Astana görüşmelerine davet edildi.”

 

Askeri alandaki başarı diplomaside yok

 

Dr. Mesud Esedullahi, İran'ın Suriye'de askeri alandaki başarılarını diplomasi alanında gösteremediğini belirterek şunları söyledi:

 

“Suriye'de askeri alanda başarılı olduk; ama diplomasi alanında o kadar başarılı olamadık. Sahada karşı tarafa kendimizi dayattığımız gibi siyasi alanda da dayatamazsak sahadaki kazanımları da kaybedebiliriz. Biz Astana'ya daha güçlü bir şekilde girebilirdik. Siyaset savaşın devamıdır. Şu ülke an topraklarının yüzde 65'i Suriye devletinin kontrolü altındadır. Yüzde 20'si ayrılık eğilimi taşıyan Kürtlerin, yüzde 15'i ise müzakerelerde yer alan muhaliflerin elindedir, yani bir ağırlıkları yok. Bu gerçekliğin müzakerelerde de işletilmesi gerekir. Fakat Türkiye müzakerelerde öylesine davranıyor ve öylesine tavizler istiyor ki sanırsınız toprakların yüzde 65'i muhaliflerin elinde. Dolayısıyla müzakerelerde olması gerektiği gibi davranmamız gerekir.”

 

Vurup kaçma dönemi sona erdi

 

Dr. Esedullahi, “İran, Siyonist rejimin Suriye'deki saldırılarına yerinde cevap verdi mi?” şeklindeki bir soruya şu cevabı verdi:

 

“İsrailliler, şimdiye kadar Suriye mevzilerine 200'den fazla saldırı yaptıklarını söylüyor. 7 şehit verdiğimiz T-4 havaalanındaki saldırı dışındaki hiçbir saldırıda İranlılardan şehit olan olmadı. Tek saldırı T-4 havaalanı saldırısıydı ki ona da cevap verdik. İsrail, bu hareketleriyle bizim dikkatimizi tekfircilerden uzaklaştırmaya çalıştı.

 

Bizim T-4 havaalanı saldırısına cevabımız şu oldu: Öncelikle onların Hizbullah'ın bulunmaması konusunda ısrarcı oldukları bölgelerden Golan bölgesine çok sayıda füze atıldı. Yaklaşık 40 veya 50 füze. Golan'da hem yerleşimler var hem de askeri üsler. Onlar bizim askeri üssümüzü vurduğu için biz de askeri üslerini vurduk. İsrailliler, eğer saldırılarda İranlı ölürse İran'ın buna kesinlikle karşılık vereceğini ve bunun tekrarlanması halinde verilecek cevabın da daha güçlü olacağını anladı.

  

Golan yüksekçe bir yerdir ve orada İsrail'in Lübnan'ı ve Suriye'yi kapsayan gelişmiş dinleme ve radar sistemleri bulunuyor. Lübnan'ın interneti işte buradan Siyonistler tarafından izleniyor. Yani burası onlar açısından son derece önemlidir ve buranın Şam'la mesafesi 50 kilometredir.

 

İsrailliler bizim saldırımızdan sonra o askeri üsteki yıkımın görülmemesi için yoğun bir sansür uyguladı. Ancak bunun da ötesinde İran'ın orayı bunca füzeyle nasıl vurduğunu ve bu füzeleri nerden yediklerini onlar anlamadı. Halbuki onlar her şeyi bildiklerini iddia ediyorlar. Ayrıca hem bizim irademizi hem de istihbaratımızı gördüler. Bu onlar üzerinde caydırıcı oldu ve Suriye'deki saldırılarını İranlılara zarar vermeyecekleri yerlere yapmak zorunda kaldılar.

 

Suriye, yiğitçe İran'ın yanında durdu

 

İsrail, İran Suriye'de olmamalıdır diyor. Ruslar, 80 kilometre uzakta durun diyor; ama İsrailliler 80 kilometrenin onların derdine derman olmayacağını biliyor. Siyonistler, Suriye ordusu mevzilerine saldırarak Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'a şu mesajı veriyor: Eğer İran ve Hizbullah kalırsa bunun bedelini siz ödeyeceksiniz. Ancak Suriye bu tehditlere karşı yiğitçe İran'ın yanında durdu ve hatta Cumhurbaşkanı Beşşar Esad, ‘Eğer Şam havaalanını vurursanız Tel Aviv havaalanını vururuz' diye tehdit etti.”

 

Ahmedinejad ve Ruhani'nin Suriye özensizliği

 

Dr. Esedullahi, “Putin'in Suriye'yi ziyaret etmesine rağmen ne Ahmedinejad ne de Ruhani niçin Suriye'yi ziyaret edip Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'la görüşmedi?” şeklindeki soruya cevaben de şunları söyledi:

 

“Bu iki cumhurbaşkanı da kendine özgü görüşlere sahipti. Bir şekilde uzak duran bir tavır içindeydiler. Hatta Ruhani hükümeti de bir süre öncesine kadar böyleydi ve bazı gelişmelerle bu görüşünü değiştirdi; ancak bu da bizim birçok fırsatı kaçırmamıza sebep oldu.

 

Ruslar Suriye'ye geldiklerinde stratejileri sadece askeri değildi. Askeri, siyasi ekonomik stratejileri medya stratejileri vardı ve bunların hepsini birlikte götürdüler. Ruslar gelmeden öncesine kadar İran'da Suriye söz konusu edildiğinde kimileri diyordu ki “Suriye çöldür, ne petrolü ne de başka bir şeyi var. Suriye'de hangi fırsat var?” Ama Ruslar gelince durum değişti,  aynı kişiler bu kez de “Ruslar geldi her şeyi götürüyor” demeye başladı.

 

Hâlbuki biz Ruslardan 3 yıl önce Suriye'ye gittik. Fırsatları biz kendimiz kaçırdık. Ruslar kendileri için, ülkeleri için bu projeleri yaptılar. Eğer biz geri kaldıysak bu bizim kendi suçumuz. Bizim Suriye'deki ekonomik fırsatlarla ilgili doğru dürüst bir bilgimiz yoktu. Hâlbuki ekonomik açıdan Suriye'de bizim için ihracat fırsatları var.

 

Ruhani gaflet uykusundan uyandı ama…

 

Trump, nükleer anlaşmadan çekildiğinde bir anda bizim önümüzdeki fırsatlar kapandı. Biz de yeni çözüm arayışlarına girdik. Onlardan biri de Suriye'ydi. Ben oradayım ve şunu görüyorum ki yeni yaptırımlar uygulanmaya başlandıktan sonra Ruhani hükümeti Suriye'ye ciddi bir şekilde ilgi gösterdi. Suriye'ye çeşitli heyetler gönderdi. Bunların sonuncusu da Cumhurbaşkanı Yardımcısı İshak Cihangiri'nin ziyaretidir. Bu ziyarette güzel anlaşmalar imzalandı. Eğer bu anlaşmalar uygulanırsa güzel gelişmeler olabilir. Bu anlaşmalardan biri savaş yıkıntılarının onarımıdır. Onarım derken siz oraya para götürmeyeceksiniz. Sizin müteahhitlik şirketleriniz gidecek Suriye hükümetinin size vereceği parayla oradaki rafinerileri evleri vs. onaracaksınız. İran'dan gelen şirketler hala Şam'da güvenliğin olmadığını sanıyor. Eğer bu anlaşmalar uygulanırsa hiç değilse biraz olsun kayıplarımızı telafi edebiliriz. Tabi ben tümüyle telafi edebileceğimizi düşünmüyorum; çünkü çok fırsatlar kaçırdık.”

 

 

Çeviren: Hüseyin Mahir

 

www.medyasafak.net             

 

http://www.rajanews.com/news/306212/از-پیروزی-در-جنگ-نظامی-تا-ضعف-دیپلماسی-در-مذاکرات-آستانه-ماجرای-۵%DB%B0موشکی-که-در-بلندی%E2%80%8Cهای

 

 

Diğer haberler