İslam ve İngiliz Aydınlanması (Aydınlanmacı Üniteryenizm)

Medya Şafak 16.11.2019 11:49 EHL-İ BEYT OKULU
18. yüzyıl ve 19. yüzyılın başları boyunca yankı bulan bu İslami Cumhuriyetçi yeraltı hareketi, Fransız Devrimi ile sonuçlanan diğer pek çok Aydınlanmacı akımla da işbirliği içinde olmuştur. İki öncü İngiliz Romantik Percy ve Mary Shelley de radikal ütopik fikirlerini İslami Cumhuriyetçilikle eşit tuttukları bir evreden geçmişlerdir – onların düşünsel durumunu Garcia “Gnostik Şii İslam” olarak...

 

 

 

Kevin Barrett

 

 

İslam'ın modern dünyayı meydana getiriş öyküsü, Mark Graham'ın 2006 yılında yayımlanan kitabının başlığının belirttiği gibi, oldukça iyi bilinmektedir. Avrupa merkezci akademisyenler dahi Batı uygarlığına atfedilen pek çok “ilerlemenin” İslami köklere sahip olduğunu kabul etmektedir. Graham'ın çalışması, Avrupa Ortaçağ karanlığını yaşarken İslam'ın kültür, bilim ve felsefede antik dünyanın mirasçısı olduğunu vurgulayan standart Batı anlatısının, İslam dünyasının kendi antik mirasını nasıl yeniden üreterek geliştirdiğini gözden kaçırdığını göstermektedir. Bu sebepten, denilebilir ki Avrupa Rönesansı Antik Greko-Romen uygarlığının yeniden keşfinden çok, çağdaş İslam uygarlığının bir uyarlamasıydı.

 

Fakat Avrupalılar bu durumu kabul etme fikrinden nefret ediyorlardı ve hâlâ nefret ediyorlar. Avrupa'nın kimliği büyük ölçüde İslam'ın reddi üzerine kurulmuştur. Bu durum, Şarlman, Roland ve El Cid epik öykülerinde; papaların, kardinallerin ve hatta şairlerin teolojik söylemlerinde dahi görülür. (Tüm zamanların en parlak Hristiyan şairi Dante Alighieri, malzemesinin büyük bir çoğunluğunu İbn-i Arabi'den ve İslami İsra ve Miraç literatüründen almasına karşın İslam'a kökten bir düşmanlık içinde olmuştur.)

 

Bu düşmanlığa rağmen, Avrupa uygarlığı İslam uygarlığının benimsenmesi ile doğmuştur. O zamandan bu yana Batı, İslam dünyasının antik kaynaklardan gelen kendi mirasını geliştirmesi gibi, ödünç aldıklarını kendine uyarlayarak geliştirmiştir. Ancak, Batı kültüründeki İslami etkilerin Ortaçağ ve Rönesans dönemlerinin ötesinde de devam ettiğini fark edebilen çok az kişi vardır. İslam'ın az bilinen etki alanlarından biri de İngiliz Aydınlanmasına katkısıdır. Bu katkı, 2012 yılında Vanderbilt Üniversitesi'nden Humberto Garcia'nın mükemmel çalışmasına (İslam ve İngiliz Aydınlanması)[1] konu olmuştur. Garcia'nın kitabı sayesinde Üniteryen atalarımdan bazılarının pratikte kripto-Müslüman olduklarını ve İslam'dan mülhem radikal kaygılarının Aydınlanma'yı yönlendiren önemli bir güç olduğunu şaşırarak fark ettim.

 

Orta Batı'da büyük ölçüde kimliğini kaybetmiş bir Üniteryen ailede büyüdüm. (Wisconsin'in Madison bölgesindeki ünlü Frank Llyod Wright Kilisesi'ni ara sıra ziyaret ederdik.) Üniteryenizmin ne olduğu veya nereden geldiği ile ilgili bana hiçbir şey öğretilmedi. O zamanlar anlayabildiğim kadarıyla Üniteryenizm, yılda bir ya da iki pazar gününü eşsiz güzellikte bir kilisede geçirmek, Kumbaya söylemek ve hoşgörü ile çeşitliliğe vurgu yapan; ancak nadiren Tanrı'dan bahseden vaazlardı.

 

Zamanın ruhunun “seküler hümanizm”iyle tamamen uyum içinde bulunan Üniteryenler bugün zararsız ve oldukça etkisiz bir topluluk olmalarına rağmen Üniteryenizm'in kurucuları, kendi dönemlerinin iktidar yapısı ve bu yapının zeminini oluşturan inanç sistemine meydan okuyan, oldukça tehlikeli radikallerdi. Üniteryenizm'in üç temel ilkesi, Hristiyanlığın irrasyonel unsurlarının sert biçimde saf dışı edilmesine dayanıyordu. Birinci ilke şuydu ki Üniteryenler Tanrı'nın birliğinde (Müslümanların “Tevhid” olarak adlandırdığı) ısrar ediyor ve bu nedenle Teslis inancını reddediyorlardı. İkinci ilke ise doğuştan gelen günah doktrininin reddiydi. Bu sapkın fikre göre mükemmel Tanrı, tamamen kusurlu ve günahkâr bir dünya yaratmıştı ve insan türü, yaratılmışlar arasında en korkunç düzeyde kusurlu olandı. Üçüncü ilke, kutsal metinleri anlamada insan aklının önemine yapılan vurgu üzerineydi. Üniteryenizmin kurucularının bu üç ilkesinin tümü, 1000 yıldan daha önce Kur'an'da açıkça ifade edilmiş gerçeklerin yeniden keşfiydi.

 

Garcia, bu radikal (ve radikal biçimde rasyonel) fikirlerin, Avrupa'daki kilise-devlet iktidarının temelini oluşturan batıl inançlara nasıl meydan okuduğunu gösteriyor. Kralın ilahi haklarından teslise, çarmıhın insanların doğuştan gelen günahlarının kefareti olduğu fikrinden gericiliğe ve mistifikasyona, insanları içinde yaşadıkları baskıcı hiyerarşileri sorgulamadan kabullenmeye iten güçlerin kalbini oluşturan bu batıl inançlardı. Üniteryen fikirler öylesine tehlikeliydi ki bu fikirleri ifade edenlerin hapse girmemeleri veya daha kötü şeyler yaşamamaları için fikirler yayımlanmaz, yumuşatılarak sunulur veya halka açık olarak paylaşılmazdı. Örneğin Henry Stubbe'ın “Muhammedizm'in Yükselişi ve İlerlemesi” eseri, 1671 dolaylarında yazılmış ve gizli olarak dağıtılmıştı. Eserin basılması neredeyse üç yüzyıl sonrasında, 1911 yılında gerçekleşecekti. (Bu eseri basanın canı tehlikeye girebilirdi.) Stubbe, eserinde İslam'ın dini çeşitliliği hoş gören ve koruyan politikasını, Hristiyanlığın hem tüm Hristiyan dünyası hem de İngiltere'de pratize edilen baskıcı tutumu ile karşılaştırarak över.

 

Stubbe'ın tehlikeli fikirleri, birkaç kuşak İngiliz Üniteryen'i etkilediği gibi, müttefik özgür düşünceli kişileri, radikalleri ve çeşitli çizgilerden sosyal reformistleri de etkiledi. Bu İngiliz Aydınlanma geleneği dâhilinde Garcia şöyle yazar:

 

“İslam, radikal Aydınlanma'nın müttefikidir; politik ve teolojik heterodoksisini, Yakın Doğu tektanrıcılığı özellikleri ile bağ içinde efsaneler, öyküler ve motiflerle tanımlayan uluslararası bir yeraltı hareketidir.”

 

Statükonun muhafazakâr savunucuları, İngiliz Aydınlanma figürlerine “Muhammedi Protestanlar” ifadesini kullanarak saldırmışlardır. Günümüzün holigan sağcılarının İslamofobisini hatırlatan bir dil kullanan dönemin muhafazakârları, büyük bir uluslararası komplo teorisi hayal etmişler ve Aydınlanma yanlısı Üniteryen Protestanların, Osmanlı topraklarında ve Fas'ta Müslümanlarla işbirliği yaparak hem Hristiyan uygarlığını hem de İngiliz monarşisiyle kilise devletini yok etmeyi planladıkları iddiasında bulunmuşlardır.

 

Garcia'nın araştırmalarına göre, bu korkular çokça abartılı olsa da tamamen temelsiz değildi. Garcia'nın çalışmaları, Habsburg Hanedanına karşı Cumhuriyetçi-Protestan bir isyan düzenleyen ve 1683'teki Viyana Kuşatması'nda Osmanlı ile işbirliği yaparak onlarla birlikte savaşan Macar kontu Teckely'nin İngiliz bir takipçi kitlesi olduğunu ortaya çıkardı. Bu konuda Garcia şöyle yazmıştır:

 

“İngiliz Teckely yanlıları, başka bir deyişle İslam geleneğinin anayasal prensipler üzerinde heretik bir yeniden okumasını gerektiren reformist bir gündemi temel alan radikal muhalifler. Stubbe'ın bu gündemden bahsetmesi, Macar muhaliflerin Osmanlı ile bir ittifak oluşturmasıyla aynı döneme rastlar. ‘Muhammedizm'in Yükselişi ve İlerlemesi' üç oldukça tartışmalı iddia ortaya koyar: Birinci iddiaya göre İslam, Aryen Hristiyanlık'ın yeniden canlanmış biçimidir; İsa'yı peygamber olarak kabul eden anti-klerik ve Mesihi bir Yahudilik formudur. Bunun sonucu olarak Teslis prensibini benimseyen yozlaşmış kiliselerin zulmü ile marjinalize edilmiştir. İkinci iddiaya göre, Hristiyanlığın düşüşü ve İslam'ın yükselişi; Teslis inancı ve ruhban sınıfının despotik monarşileri teşvik eden teolojik politikaları beslemesine verilmiş meşru bir karşılıktır. Üçüncü iddia ise Muhammedizm'in hayranlığa değer, doğal bir inanç olduğu fikrini vurgular. İslam Peygamberi'nin sivil kanunları, Teslis inancına sahip Hristiyanların bin yıldan fazla sürede başaramadıklarını, yüz yıldan daha az bir sürede başarmıştır. Onun kanunları, Nuh'un sözleşmesini temel alan ve İbrahim, Musa ve İsa tarafından yenilenen sağlam bir anayasal kurumsal yapı zemininde, tüm dini azınlıklar için, eklesiyastik olmayan, devlet destekli bir hoşgörü politikasıyla bağlantılıdır. Teckely için olduğu gibi Stubbe için de İslami hoşgörü, Protestan Reformasyon sürecinden ötürü Avrupa ve İngiltere'yi saran dini ve politik çekişmelerin panzehiridir.”

 

Dönemin muhafazakârlarının, Stubbe ve öğrencilerinin İngiliz Kraliyetine karşı Müslümanlarla işbirliği içinde olduklarından korkmak için yeterli nedenleri vardı.

 

“Stubbe, İslam'ın jeopolitik bir hâkimiyete doğru yükselişini meşru gördüğünü belirtmekten çekinmez, çünkü Hristiyan inanışının gerçek düşmanları, Teslis inancına sahip kişilerdir, onlar ‘bütün bir insanlık öğretisinin düşmanları'dırlar. Hatalı ‘Tanrı'nın oğlu' öğretisinden ötürü İskenderiyeli Atanasius ve İznik Konsili'nde Teslisçilerin lehine hileli bir seçim gerçekleştiren İmparator Konstantin, onlardan bazılarıdır. Stubbe, İslam'ın kılıçla değil, sözcüklerle yayıldığını savunur.”

 

Garcia'ya göre 17. ve 18. Yüzyıllardaki İslamofobi'nin gerçek kaynağı, bilinçdışında yer etmiş bir çeşit ideolojik aşağılık kompleksiydi. Stubbe'ın Konstantin Hristiyanlığına, İznik Konsiline ve Teslisçilere yönelttiği eleştirileri çürütmek zor olduğundandır ki Stubbe, karşıtları tarafından “ad hominem” saldırılara maruz kalmıştır.

 

Stubbe'ın etkisi, Garcia'nın “İslami Cumhuriyetçilik” olarak adlandırdığı, İngiliz saltanatı ile onun dayandığı güç hiyerarşisine ve kendi çıkarlarına hizmet için oluşturduğu kilise devletine karşı gelişen radikal eşitlikçi muhalefete yol açmıştır. Bu bahsedilen kurumların temelinde, kesin emri inanmak ve itaat etmek olan mistifikasyon vardı; sorgulamak ve eleştirmek ve tamamen yasaktı. Bu tiranlığa hizmet eden en büyük mistifikasyon örneği ise Teslis'ti.

 

18. yüzyıl ve 19. yüzyılın başları boyunca yankı bulan bu İslami Cumhuriyetçi yeraltı hareketi, Fransız Devrimi ile sonuçlanan diğer pek çok Aydınlanmacı akımla da işbirliği içinde olmuştur. Doğal olarak İslami Cumhuriyetçilerin Fransız Devrimi yanlıları ve daha sonra, kendini Mehdi ilan eden Napoleon “Ali” Bonaparte ile kurdukları yakınlık, bu hareketin görünümünü İngiliz saltanatı savunucuları için daha da korkunç biçimde yıkıcı yapıyordu.

 

“İslam ve İngiliz Aydınlanması”nı okumadan önce, Samuel Taylor Coleridge'in bir İngiliz edebiyatı seminerinde rastladığım ünlü şiiri Kubilay Han'ın, bu büyük Romantik şairin, Napolyon yanlısı İslami Cumhuriyetçilerle eskiden kurduğu yakınlığın gizli bir reddiyesi niteliği taşıdığına dair hiçbir fikrim yoktu. Garcia, şiirin “Görkemli zevk kubbesi”nin, Coleridge ve Robert Southey'nin gençliklerinde inandıkları; fakat sonraki yıllarda onları hayal kırıklığına uğratan, ütopik, Napolyonik İslami Cumhuriyet rüyasını simgelediğini belirtir.

 

Coleridge ve Southey gibi, iki öncü İngiliz Romantik Percy ve Mary Shelley de radikal ütopik fikirlerini İslami Cumhuriyetçilikle eşit tuttukları bir evreden geçmişlerdir – onların düşünsel durumunu Garcia “Gnostik Şii İslam” olarak adlandırır. Tıpkı Coleridge gibi Percy Shelley de entelektüel yolculuğunun bu evresini, kanonik bir klasiğe dönüşecek bir şiiriyle reddetmiştir. Garcia'ya göre Shelley'nin “İslam'ın İsyanı” kitabı, kendi gençliğinin İslami Cumhuriyetçiliğine karşı bir isyanı bildirir. Ancak Mary Shelley farklı bir yol izlemiştir. Garcia, onun “Son İnsan” kitabını, eşinin İslami Cumhuriyetçilik ve İslam aleyhtarı fikirlere dönmesine bir eleştiri olarak değerlendirir.

 

Garcia'nın kitabı yalnızca saklı tarihin büyüleyici bir parçası olarak değil, günümüz için fikir verici çıkarımlarla birlikte geçmiş üzerine yoğun bir düşünme deneyimi niteliğiyle de okunmaya değer. Bugün, İran İslam Cumhuriyeti, Siyonizm liderliğindeki çökmekte ve çaresiz Batı'nın hedefi haline gelirken, İslami Cumhuriyetçilik hayaletinin bir uygarlık alternatifi olarak Batı tiranlarını üç yüzyıldan fazla zamandır dehşete düşürdüğünü öğrenmek oldukça önemli.

 

 

https://crescent.icit-digital.org/articles/enlightenment-unitarianism

 

 

 

Çeviri: Ragibe Yılmaz

 

 

Medya Şafak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Islam and the English Enlightenment 1670–1840 by Humberto Garcia; Pub: Johns Hopkins University Press, Baltimore, Maryland, 2012, 368 pages. Price: $49.49 Hbk; $50.81 Amazon Kindle.

 

Diğer haberler