Son Yazılar

İbrahimi Dinani: İbn Arabi ve Vahdet-i Vücud

Medya Şafak 7.8.2019 16:48 EHL-İ BEYT OKULU
Eğer biz bu anlamı bilmezsek bu sözü küfre sebep olan, hatta açıkça küfür olan bir söz olarak görürüz. Fakat onun bundan kastettiğini dikkate alırsak bunun küfür olmadığı gibi tevhidin ta kendisi olduğunu anlarız. Yani ezeli, ebedi, mutlak, hiçbir kaydı ve şartı olmayan, yokluğu ve faniliği olmayan varlık (vücud) sadece Hak Tebarek ve Teâlâ’dır. Diğer her varlık (mevcud) da Hak Tebarek ve Teâlâ’nın varlığı (vücud) sayesinde anlam kazanıyor.

 

 

İsmail Mansuri Laricani:

 

 

Bismillahirrahmanirrahim,

 

 

Gönle huzur veren sevgiliyle içim hoş olur

 

Ki o gönlümden bir anda huzuru alınca

 

Çimenlikteki serviye bakmaz artık

 

O gümüş tenli serviyi görenler.

 

Selam sevgili izleyiciler, dostlar. Takip ettiğiniz üzere varlığı, dolayısıyla da Allah'ı tanıma üzerine konuşuyoruz. Bizim varlığımıza açık bir gerçeklik olarak tıpkı bir güneş gibi yansıyan, Hak Teâlâ'nın mukaddes varlığıdır. Bizim bu hakikatle bağlantımız da kesintisiz ve sürekli bir bağlantıdır.

 

Nitekim aziz üstadımızla daha önceki programlarımızda bu konu üzerinde durmuştuk. Bu programda da bu konudan biraz daha bahsetmek istiyoruz. Bu alanın büyükleri olan Ebu Ali Sina, Molla Sadrâ vb. gibi hekimlerin sözlerinden anladığımız şudur: İnsan bu hakikate ne kadar vasıtasız bir şekilde bağlanırsa irfani neşesi, haz ve zevki o kadar fazla olur.

 

Bu noktada üstadımızın açıklamalarından yararlanmak istiyoruz. Üstat Hz. Muhyiddin Arabi, ‘Yakub Fassı'nda: “Leyse vücudun illa vücude'l-Hak” yani Allah'ın varlığından başka bir varlık yoktur diyor. Bu sözle kastedilen nedir? Acaba bununla, “Allah'ın diğer fenomenlerle ilişkisi ‘zâhir kılan' (muzhir) ile ‘zâhir edilenler' (mezâhir) arasındaki ilişkidir” anlamı mı kastediliyor? Yoksa “Hayır Allah'tan başka hiçbir hakikat veya gerçeklik yoktur, geri kalan her şey itibarîdir (zâtî, hakikî olmayan)” anlamı mı? Tıpkı arif Şebusteri'nin dediği gibi:

 

Varlık senin kendi kemâlinde cârîdir

 

Taayyünler (Hak Teâlâ'nın varlığının çeşitli mertebelerde zuhur etmesi) itibarîdir.

 

Evet üstat, sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

 

Üstat Dinani: Bismillahirrahmanirrahim, meşhur arif İbn Arabi'den naklettiğiniz ve varlığı sadece Hak Tebarek ve Teâlâ'ya münhasır kılan bu söz -ki doğru bir sözdür- bizi varlığın anlamı üzerinde daha derinlemesine düşünmeye sevk ediyor. İnsanların şu an varlıktan anladığı şey düşünüldüğünde bu söz yanlış, hatta küfre sebep olan bir söz gibi gözükebilir.

 

Varlık (vücud) kelimesi söz konusu edildiğinde insanların genelinin zihninde masanın, duvarın, sandalyenin vs. varlığı anlaşılır. Yani ‘varlık' (vücud), genellikle hissedilen, belirli ve karşılaştığımız varlıklar (mevcudat) için kullanılır. Yani kendimizden tutun da çevremizdeki her türlü mevcudat anlaşılır. O halde eğer varlık (vücud) bu anlamda ‘mevcudat' ise o zaman ‘varlık sadece Hak Tebarek ve Teâlâ'ya münhasırdır' denemez. Zira diğer şeyler de vardırlar ve mevcutturlar.

           

Varlık (vücud) ile ilgili olarak İbn Arabi'nin söz konusu ettiği anlam, ‘ezeli zaruret'le ilgilidir. Bu konuya daha önceki programlarda değinmiştik. Buradaki ‘zaruret', ‘zati zaruret' değildir, ‘ezeli zaruret'tir. Çünkü bazı ‘zaruretler'de bir kayıt vardır. Mesela şu örneği vermiştik. Dört sayısının çift olması bir zarurettir, çift olmak 4 sayısı için bir zarurettir, 4 çift bir sayıdır. Ama 4, 4 olduğu zaman bu böyledir. Yani bir kayıt vardır. Veya üçgenin üç kenarının olması vs. gibi örnekler de bu şekildedir.

 

Ancak biz varlıkta bir zaruret kabul ediyorsa işte bu ‘vücub'dur. Yani zeval bulması ve yok olması imkânsız olan, mutlak olandır. İşte bu ‘vücub'dur, varlıkta ‘teekkud'dur. ‘Tekid' değil ‘teekkud' diyorum; çünkü ‘tekid' bunu ifade etmek için doğru bir kelime olmayabilir. Varlıkta ‘teekkud', varlığın zaruretidir. Hiçbir kayıt ve şart olmaksızın ezeli ve ebedi varlık, sadece Hak Tebarek ve Teâlâ'ya münhasırdır. Malumdur ki Hak, zaruri olarak vardır. Ezeli ve ebedi zarureti olan varlık Hak Tebarek ve Teâlâ'ya aittir.

 

Eğer varlığa bu anlamı verirsek Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi haklıdır. Yani ezeli ve ebedi zaruret anlamında varlık, yani varlıkta teekkud, yani mutlak vacibu'l-vücud olmak sadece Hak Tebarek ve Teâlâ'ya münhasırdır.

 

Gökyüzünden yeryüzüne, mülkten melekûta kadar tüm varlıklar (mevcudat) ise evet mevcutturlar; ama zaruri olarak var değiller. Şartlar içerisinde, imkân içerisinde vardırlar. Yani varlıkları bir illete bağlıdır. Eğer o genel illet yoksa onlar da yokturlar. Bu âlemde hiçbir varlık (mevcut) kendi kendine var olmuş değildir. Yani hiçbir varlığın ezeli zarureti yoktur. Her varlık (mevcut) belirli sebeplerle var olmuştur, ‘hâdis'tir, ‘ortaya çıkmış'tır.

 

Evet bu anlamda varlıkların (mevcudat) ezeli bir varlığının olmadığı açıktır. O halde İbn Arabi, ‘varlık Hak Tebarek ve Teâlâ'ya münhasırdır' derken işte bu çerçevede diyor. Eğer biz bu anlamı bilmezsek bu sözü küfre sebep olan, hatta açıkça küfür olan bir söz olarak görürüz. Fakat onun bundan kastettiğini dikkate alırsak bunun küfür olmadığı gibi tevhidin ta kendisi olduğunu anlarız.

 

Yani ezeli, ebedi, mutlak, hiçbir kaydı ve şartı olmayan, yokluğu ve faniliği olmayan varlık (vücud) sadece Hak Tebarek ve Teâlâ'dır. Diğer her varlık (mevcud) da Hak Tebarek ve Teâlâ'nın varlığı (vücud) sayesinde anlam kazanıyor. Diğer varlıklar (mevcudat) da elbette vardırlar ancak Hak Teâlâ'nın varlığına tabidirler, Hakk'ın tecellisidirler, Hakk'ın mahlûkudurlar. Filozofların, kelamcıların ve ariflerin terminolojisine göre kelimeler değişebilir; ama öz aynıdır. Mesela bir arif, her şeyi Hakk'ın tecellisi olarak görür. Kelamcı açısından tüm mevcudat, Hak Teâlâ'nın mahlûkudur (yarattığıdır). Filozoflara göre de ‘malul'dürler yani bir illetin sonucudurlar.

 

Laricani: Muhyiddin İbn Arabi'nin “Subhane men ezhara'l-eşya ve huve aynuha” sözü sorunlu bir söz değil midir?

 

Üstat Dinani: Hayır biraz önce dediğim çerçevede o sözde de bir sorun yoktur. Bu, Futuhât'ın başında geçer. “Subhane men ezhara'l-eşya ve huve aynuha.” Eğer bu sözü de zâhirine göre değerlendirecek olursak, bu söz sadece sorunlu değil küfürdür de. Ama eğer anlamına dikkat edilirse tevhidin ta kendisidir.  “Subhane men ezhara'l-eşya ve huve aynuha.” Yani “mevcudatı zuhur ettiren Allah'ın şanı yücedir ve onların aynı O'dur.” “Ve huve aynuha”, “ve huve aynuha'z-zuhur” demektir, “aynuha'l mahiye” değil. Yani mahiyette değil zuhurda aynıdır, yani bunların zuhuru Hak Teâlâ'dandır, eğer Hak Teâlâ olmasa zuhur edemezler. Eğer Hak Teâlâ'nın zuhuru olmasa ne deniz zuhur eder ne sahra, ne melek zuhur eder ne felek. İbn Arabi, bunu şerh ederken kendisi de söylüyor.   

 

Laricani: Mevlâ Emirü'l-Müminun, Nehcu'l-Belağa'da bununla ilgili bir cümle söylüyor. Allah'la ilgili olarak diyor ki “Maa külli şey'in la bi-mukarenetih. Gayri külli şey'in la bi-muzayeletih.” Yani “Her şey iledir, beraber değil. Her şeyden gayrıdır, ayrı değil.” Bu durumda ne o mutlak tenzih doğru oluyor ne de o teşbih.

 

Üstat Dinani: Mevlâ Emirü'l-Müminin'in (a.s.) bu sözü “basitü'l-hakika” kaidesiyle ilgilidir. İlahiyatçı hekimler, “basitü'l-hakika kullu'l-eşya” adı altında bir kaideyi söz konusu etmiştir.

 

Laricani: “Basitu'l-hakika” Molla Sadrâ'nın dile getirdiği bir şey.

 

Üstat Dinani: Hayır Molla Sadrâ bunu açıklamıştır, bu Hz. Âdem'den beri var olan bir şeydir. Akli bir kuraldır ve her akıllı adam, her arif adam bunu söylemiştir. Fakat Molla Sadrâ'nın eserlerinde bu daha fazla açıklanmıştır. Fakat daha öncekilerin eserlerinde de bu vardır, tüm arifler buna inanırlar. Tabii Molla Sadrâ bunun üzerinde daha fazla durmuştur. Ancak bu akli bir kaidedir, ezeli ve ebedi bir gerçektir. Sonradan ortaya konan bir kaide değildir.

      

“Basitü'l-hakika kullu'l-eşya” ile kastedilen şudur: “Mutlak hakikat eğer mutlaksa her şeydir, eğer her şey değilse mutlak değildir.” “Mutlak”ın anlamı budur zaten. Hak Teâlâ mutlak varlıktır dediğimizde “mutlak”ın anlamını bilmemiz gerekir. Mutlakta kayıt yoktur, sınırlama yoktur. “Şuraya kadar mutlak” derseniz artık o mutlak değildir. “Şuraya kadar” dediğinizde “…e kadar” dediğinizde artık o mutlak olmaktan çıkar.

 

“Mutlak”ın “kadarı” olmaz, “…e kadar”ı, olmaz, haddi olmaz. Eğer “kadar” ve “sınır” yoksa o zaman mutlak her şeydir. Peki her şeydir derken karmaşa, kalabalık mıdır? Hayır. Her şeydir; ama “la bi'l-mukarene”dir.

 

Dağdır, ama dağın dağ olma hakikatine sahiptir; ama dağ olma mahiyetinin taayyününe sahip değildir, denizdir ama deniz olma mahiyetinin taayyününe sahip değildir. Sahradır, ama sahra olma mahiyetinin taayyününe sahip değildir vs. Yani her şeyin kemâlâtına sahiptir; ancak eşyanın sınırlılığına ve noksanlığına sahip değildir. Kemâlâtta her şeydir, ancak eşyanın hiçbir noksanlığında değildir.

 

Yani ezelden ebede kadar her şeyin kemâline sahiptir. Sahiptir yani onlarladır. Ancak onların hiçbir sınırı olan hiçbir noksanlığına sahip değildir. İşte bu Müminlerin Emiri'nin sözünde de geçen şeydir ve hem de basitü'l-hakika kaidesidir. Ben burada Kur'an'ın bir ayetini de zikretmek istiyorum, o da aynı anlamdadır: “Ve huve meakum, eyne ma kuntum” (Hadid / 4) Yani her nerede olursanız olun Allah sizinledir.

 

Peki bu ayetteki “meakum” (sizinledir) ifadesi itibari midir, laf olsun diye mi söylenmiştir, yoksa gerçek midir? “ve huve meakum” o sizinledir. Keşke biz onunla olsaydık, eğer biz onunla olsaydık çok iyi olurdu. Zaten tüm sorun burada, insanların genelinin tevhid anlayışındaki sorun insanların Allah'ın kendileriyle olduğunu düşünmemeleridir. Bir arif bu kaideye dikkat çekerek diyor ki “Allah'ın bizimle olması bir kemal değildir. Allah her zaman sadece bizimle değil her şeyledir. Bir karıncadan galaksilere kadar Allah her şeyledir. Asıl kemâl bizim Allah'la olmamızdır.” Maalesef çoğu zaman bunun farkında değiliz. Bizim Allah'la olmamız tenebbuh (farkında olmak, uyanmak) etmemizdir. Eğer biz Allah'ın her an bizimle olduğuna dair tenebbuh kazanırsak her zaman O'nunla oluruz. Fakat tenebbuh lazımdır.

  

Allah'ın olmadığı bir şey söylenemez. Bunu dediğiniz anda bir sınır çekmiş olursunuz. Yok dediğiniz anda bir kayıt belirlemiş olursunuz. Eğer kayıt belirlerseniz Allah'ı mukayyet etmiş olursunuz, Allah'ı mukayyet ettiğinizde ise artık ulûhiyet diye bir şey kalmaz. İşte küfür de buradadır.

 

Şunu bir kez daha tekrar edeyim: Allah her şeydedir, eşyanın kemâlâtındadır. Yani tüm kemâlâta sahiptir. Bir karıncanın kemâlâtına da sahiptir ama eşyanın noksanlıklarından münezzehtir. Her mevcudun noksanlıkları vardır. Allah ise zamansal olmak, mekânsal olmak, sınırlı olmak vs. gibi noksanlıklara sahip değildir. Noksanlıklar yukarıya yani, Allah'a ulaşamaz; ama Hak Teâlâ'nın kemâlleri aşağıya ulaşır. Hakk'ın feyzi, Hakk'ın kemâlleri ve Hak Teâlâ'nın kayyûmî ihatası her şeye ulaşır; ancak ‘madun'un (alttakinin) hiçbir noksanlığı Hak Teâlâ'ya ulaşamaz. İşte bu, ‘basitü'l-hakika' kaidesidir. Sizin Hz. Emirü'l-Müminin'den naklettiğiniz sözde de “ve huve meakum eyne ma kuntum” ayetinde de buna işaret ediliyor.

 

Laricani: Aslında iyi bir noktaya geldik üstat. Buradan vahdet-i vücud meselesine girebiliriz. Tüm kemâllerin Allah'a has oluşu noktasından bakarsak kesrette vahdeti de bu açıdan görebiliriz. Peki bu “şahsî vahdet” olmuyor mu üstat?

 

Üstat Dinani: “Şahsi vahdet” olsa da bir sorun yok. Vahdet var, bunu ister “şahsî vahdet” olarak isterse “teşkikî vahdet” olarak yorumlayalım vahdette hiç şüphe yok. “Basitü'l-hakika kullu'l-eşya ve leyse vahidun minha” kaidesine tutunursak sorun kalmıyor. Bu, çürütülemeyecek akli bir kaidedir.

 

Yani hakikati basit olan, zatı itibariyle kâmil olan ve kaydı olmayan bir şey, her şeydedir. Dolayısıyla bu vahdettir. Hak Tebarek ve Teâlâ'nın vahdeti her şeye sârîdir (sirayet etmiştir). Bunun adını ister vahdet-i vücud koyun, vahdet-i kemâl koyun, vahdet-i sârî, vahdet-i cârî koyun hiç sorun değil. Her yer O'dur. Her yer O'nun nurudur, her yer O'nun zuhurudur. Her yer onun kemâlidir. Her yer onun kayyûmiyetidir.

 

Bu vahdet, Molla Sadrâ'nın başlangıçta inandığı “teşkikî vahdet” de olabilir. Bildiğiniz gibi Molla Sadrâ, başlangıçta vahdet-i vücudu vahdet-i teşkikî olarak düşünüyor. Sonunda ise ariflerle bir oluyor. İbn Arabi, Muhakkik Tirmizi, Mevlana vs. “şahsî vahdet”e inanır. Ariflerin çoğu şahsî vahdete inanır.

 

Eğer vahdeti varlığın şahsî vahdeti olarak görürsek yani varlığı şahsıyla bir kabul edersek, onun her şeye “sârî” olduğunu, hiçbir şeyin onun dışında kalmadığını kabul edersek o zaman mezâhirde (zâhir olunan şey) kesretler anlam kazanıyor. Yani Hak Teâlâ mezâhirde zuhur ediyor. Yani ariflere göre sizin gördüğünüz kesretler, varlığın (vücud) kendisinde değildir, varlığın mezâhirindedir. Yani varlık (vücud), tek varlık, kesret aynalarına yansıyor.

 

Çok bilinen şu örneği verelim. Mesela elektrik tek bir hakikattir; ancak farklı renklerdeki lambalara aynı elektriği verdiğinizde binlerce renk zâhir olur. Hakikat aslında sadece elektriğin hakikatidir; ancak mezâhir sarı, yeşil, kırmızı, siyah vs. olunca o elektrik gücü o mezâhirin renklerine göre zâhir oluyor.     

 

Laricani: Üstat, konu güzel bir yere geldi, izin verirseniz kısa bir aradan sonra devam edelim.

 

***

 

Laricani: Üstat, Molla Sadrâ'nın “Mevcudatın mertebelerindeki şiddet veya zayıflık (teşkik), varlıkta değil, varlığın tecellilerindedir” şeklindeki sözü de çok güzel.

 

Üstat Dinani: Eğer “teşkik”i kabul ediyorsanız varlığın kendisindedir. Ama eğer ariflerin çoğu gibi varlığın şahsî vahdetini kabul ediyorsanız o zaman teşkik “mezâhir”dedir.   

 

Laricani: Molla Sadrâ, el-Meşâir'de varlığı (vücud) “münbasit” olarak alıyor.

 

Üstat Dinani: “Vücud-ı münbasit” Hakk'ın zuhurunun kendisidir. Yani “mezâhir”de teşkiktir.

 

Laricani: O zaman “şahsi vahdet” ile farkı nedir?

 

Üstat Dinani: O da mezâhirdedir; ancak mezâhiri de münbasit varlık olarak görüyor. Ancak arifler varlığın kendisini tek bir şahıs (vahid-i şahsî) olarak görüyorlar. Yani ariflerin sözü daha ileri bir sözdür.

 

Ben biraz önce mezâhirin kesretini farklı renklerdeki lambalara benzetmiş ve ışığın hakikatinin tek bir şey olduğunu söylemiştim. Şimdi aklıma merhum Molla Câmî'nin bir şiiri geldi. Câmî, bana göre İbn Arabi'yi en iyi şerh edenlerden biridir. Çünkü hem dikkatli ve hem de üslup bakımından akıcı ve güzeldir. O, rubai tarzında yazdığı bir şiirinde bunu çok güzel bir şekilde beyan ediyor. Eğer burada yeri gelmişken bu rubaiyi okumazsam yazık olur. O rubaide şöyle diyor:

 

A'yân hemé şişeha-yé gonagon bûd

 

K'oftad ber an pertov-i horşid-i vücûd

 

Her şişe ki bud surh ya zerd u kebûd

 

Horşid der an hem be heman reng numûd.

 

 

A'yânın hepsi renk renk camlardı

 

Ki ona varlık güneşinin ışığı düştü

 

Kırmızı, sarı veya mor olan her camda

 

Güneş de onun rengiyle göründü.

 

Yani bu kesretler, mezâhirin hasletidir; ancak hakikat birdir.

 

Laricani: Bununla kastettiği daha çok ayan-ı sabitedir değil mi?

 

Üstat Dinani: Tabii ki a'yân-ı sabitedir. Doğal olarak her şeyin bir ayn-ı sabiti vardır. Yani ezelden ebede kadar âlemde var olan tüm mevcudatın ayn-ı sabiti vardır. Ayn-ı sabiti olmayan bir şey yoktur. A'yân-ı sabit o kadar güçlüdür ki sadece cevherler için değil, nisbetler ve irtibatlar için bile ayan-ı sabit olduğu kabul edilir.

 

Ayn-ı sabiti olmayan bir şey yoktur. Ariflerin a'yân-ı sabite verdiği anlam da zaten budur. Yani âlemin tüm hakikatleri, yani ezelden ebede kadar bu imkân âleminde var olan her şey, cevherler, arazlar, nisbetler, izafetler, mülk, melekût her şey Hak Teâlâ'nın ilminde bir zuhura sahiptir. Yani onların hakikati Hak Teâlâ'nın ilmindedir, Hak Teâlâ'nın ilminden vücuda geldiler. Eşyanın Hak Tebarek ve Teâlâ'nın ilmindeki varlığı a'yân-ı sabitedir. Yani ayn-ı sabit, eşyanın Hak Teâlâ'nın ilmindeki hakikatidir. Her şey Hak Teâlâ'nın ilminde mevcuttur işte onlar da a'yân-ı sabitedir. İşte Câmî'nin tabiriyle “a'yân, renk renk camlardı.”

 

Tüm a'yân-ı sabite, Hak Teâlâ'nın ilminin zuhurudur. Hak Teâlâ'nın ilmi de tek bir hakikattir.

 

Laricani: Peki üstat, şimdi Sühreverdî'nin açıklamalarına geçelim. Şeyh Sühreverdî, baştan sona bir coşku, işrak ve nurla dolu olsa da onun eserlerinde akli incelikler de oldukça fazladır.

 

Üstat Dinani: O halde baştan sona akıl, dirayet ve bilinçle dolu deseniz daha iyi olur. Bu cümleyi de söyleyin.

 

Laricani: Evet peki öyle diyelim, sizin vurguladığınız üzere kudsî ve şuhûdî akıl. Yani aklın istidadını şuhûdî idraklere varacak bir noktaya ulaştırıyor. O, ilkin bu meselelere yani varlığın asıl oluşu veya mahiyet meselelerine girmiyor. Hatta varlık (vücud) kelimesini de kullanmıyor, “nur” kelimesini kullanıyor.

 

O halde Molla Sadrâ'da “varlık” (vücud), Sühreverdî'de “nur” ve Allame Seyyid Haydar Amulî'nin kullandığı “vech” kavramlarının üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Sizin bahsettiğiniz “basitül'l-hakika” tümüyle bir zuhur ve tecellidir. Şeyh Sühreverdî ise en başından beri nur kelimesini kullanıyor. Acaba ona göre “nur”, bu bahsettiğimiz zuhur mudur?

 

Üstat Dinani: Bu, üzerinde çok az durulmuş önemli bir meseledir. Allah makamını yüceltsin Şeyh Şehabeddin Sühreverdî, varlık (vücud) kelimesini kullanmıyor ve açık bir şekilde varlığı itibarî bir şey olarak görüyor. İtibarî ne demek, yani bizim zihnimiz onu yaratıyor. Şimdi burada varlığı açıklamak zorundayız. Varlığın gerçekliği, kendi gerçekliği nurdur. O, nur kelimesini kullanırken sadece duyularla algılanan nuru (ışık) kastetmiyor. Elbette duyularla algılanan ışık da nurdur, güneşinki de nurdur, bu lambanınki de nurdur. Neden nurdur, çünkü zuhurdur.

 

Peki acaba zuhur olduğu için mi nurdur, yoksa nur olduğu için mi zuhurdur? Şimdi size soruyorum: Nur, nurdur; çünkü zâhirdir. Peki nur olduğu için mi zâhirdir, yoksa zâhir olduğu için mi nurdur? 

 

Laricani: Nur olduğu için zâhirdir.

 

Üstat Dinani: Zâhir olduğu için nurdur. Bir şey duyularla algılanamayabilir; ama zâhir olabilir. Mesela sizin idrakleriniz size zâhirdir öyle değil mi? Yani sizin idrak ettiğiniz şey, sizin için zâhir değil midir? Evet zâhirdir, duyularla algılanan bir nur değildir, ama zâhirdir. Şimdi bu durumda zuhur mu önemlidir yoksa nur mu önemlidir? Aslında eşittirler. Biz nur (ışık) dediğimizde duyusal anlamı çağrışım yapar. Bu yanlış değildir ama onun mukayyet kılınması yanlıştır. Yani siz nur kelimesini duyularla algılanan anlamıyla kullanırsanız yanlış yapmış olmazsınız. Fakat sadece duyularla algılanan nurdur diye onu mukayyet kılarsanız hata yapmış olursunuz.

 

Zuhurun olduğu her şeyde nur vardır. Dolayısıyla her zuhur nurdur, duyusal olan nur da zâhir olduğu için nurdur. Sühreverdi, nurdan söz ederken kastettiği şey zuhurdur. Dolayısıyla akıl nurdur. “Akıl nurdur” veya “ilim nurdur” diye rivayetler veya hadisler vardır. Peki ilim nurdur derken ilim gerçekten duyularla algılanan bir nur mudur? Mesela güneşin nuru gibi midir, hayır. Fakat nurdur, çünkü zâhirdir.

 

Sühreverdî'nin kullandığı nur kelimesi zâhir olan şey anlamındadır. O halde zâhir olan şey varlıktır. Burada ise şu bahis tekrar gündeme geliyor: Var olduğu için mi zâhirdir, yoksa zâhir olduğu için mi vardır? Sühreverdi'ye göre varlığın hasleti zuhurdur. O halde biz varlık (vücud) kelimesini değil zuhuru esas almalıyız.

 

Elbette varlık (vücud) da yanlış değil, ama zâhir olduğu için vardır, var olduğu için zâhir değildir. İşte bu yüzden o varlık (vücud) yerine ‘nur'dan bahsetmeyi tercih ediyor ve varlığı itibari kabul ediyor. O, varlığı itibarî görüyor ama bazılarının sandığı gibi mahiyeti asıl kabul etmiyor. Nuru asıl kabul ediyor.  

 

Bunun İranlılıkla ilgili bir temeli var. Antik İran'da nur meselesi söz konusuydu. Nur ve zulmet (ışık ve karanlık) asıl meseleydi. Zerdüştçülükte, Mihr dininde böyleydi. Sühreverdî de bu maarifi alıp İslam'a ulaşıyor. İşin ilginç tarafı Kur'an-ı Kerim'de de varlık (vücud) kelimesi kullanılmamıştır. Kur'an'da tek bir defa dahi varlık (vücud) kelimesini göremezsiniz. “Yuced”, “vecede” vs. gibi türevleri kullanılmıştır ama Kur'an'da “vücud” kelimesi kullanılmamıştır.

 

Pekâlâ, Kur'an-ı Kerim, Allah için ne söylemiştir? Kur'an, Allah için “vacibu'l-vücud” dememiştir. “Vacibu'l-vücud” filozofların ıstılahıdır. Allah “vacibu'l vücud”dur dersek bu yanlış değildir. Bunu kullanırız ve hiç de yanlış değildir. Ancak Kur'an Hak Teâlâ için “vacibu'l vücud” ifadesini kullanmamıştır. “İlletu'l-ilel” (nedenlerin nedeni) ifadesini de kullanmamıştır. Ancak Kur'an bütün açıklığıyla Allah için “Allahu nuru's- semâvâti ve'l-ard meselu nurihi ke-mişkatin fiha mısbah” (Allah göklerin ve yerin nurudur, O'nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer.) demiştir.

 

Allah kendinden bahsederken “Allah nurdur” diyor. Bakın Sühreverdî bunu ne kadar bilinçli bir şekilde kullanıyor. Bunun hem Antik İran'da bir geçmişi vardır hem de tevhidî öğretilerin en ilerisinde olan Kur'an'da bulunmaktadır. Kur'an'da Allah'tan nur olarak söz edilmiştir ve Sühreverdî de felsefesini nur temeli üzerine kurmuştur. Bunu da “zulmet”in (karanlık) ya da Kur'an'daki tabiriyle “gasık veya gasak”ın karşısına koyar. Sühreverdî, Aristo'nun düşüncelerini de Meşşâîliği de bilir, Meşşâîlerin ve Aristo'nun sözlerini nakletmiştir, bunları çok iyi bilir; ancak kendi düşüncesinin özü, diğer kitaplarında değil ama daha çok Hikmetü'l-İşrâk'ta ortaya koyduğu düşüncesi nur temeline dayanmaktadır. Bu yüzden ona “nur” filozofu veya “nurani” filozof denir.    

 

Laricani: Nur meselesi çok önemli ve özel bir bahistir. Biz diğer büyüklerin de Şeyh İşrâk'ın meşrebine geldiklerini görüyoruz, mesela Molla Sadrâ ve Ebu Hamid Gazzâlî bunlardandır. Fakat bütün bunlar arasında Sühreverdi'yi mümtaz kılan şey onun insanın içsel yanına önem vermesidir. Yani kaybettiğiniz şeyi kendinizde bulun. İlahinamenin nüshası sensin. Dışarıda neyi arıyorsun? Bu içselcilikten-içrekçilikten (derun-gerâî) biraz bahseder misiniz bu, bizim hümanizmle suçlanmamıza sebep olur mu?

 

Üstat Dinani: Hayır, Şeyh-i İşrâk'ın ve diğer ariflerle filozofların sözünü ettiği içselcilik, günümüzdeki psikolojiden farklıdır. Tabii yeni psikolojiye dair herhangi bir eleştirimiz falan yok; ancak bu ondan biraz farklıdır. Mevlana'nın Sühreverdî'yi açıklayan bir şiirinde de geçtiği üzere “Nur ve nurun nuru; nurun nurunun nuru”… Bakınız göz bile nur (ışık) ile görür. Eğer nur olmasa göremeyiz. Göz, duyusal olan nuru görür. Eğer o duyusal olan nur olmasa göremeyiz. Ancak gören göz de yine gönülle bağlantılıdır. Yani gördüğü şeyi gönülde anlam kazanıyor, gördüğünüz şey gönülde iz bırakıyor. Gözün nuru, gönlün nurunun nurudur. Nur işte böyle katman katman Hak Tebarek ve Teâlâ'ya kadar ulaşıyor. Ayete geri dönecek olursak “Allah göklerin ve yerin nurudur.”

 

Siz Gazzâlî'nin Mişkâtu'l-Envâr kitabına işaret ettiniz. Bu kitap onun en iyi kitaplarından biridir. Bu kitapta Nur ayetinin tefsirini yapmıştır. Tabii Sühreverdî Gazzâlî'den istifade etmiştir; çünkü Gazzâlî zaman olarak Sühreverdî'den öncedir. Sühreverdî, Mişkatü'l-Envâr kitabını görmüş ve o kitabı da övmüştür.

 

Elbette Sühreverdî'nin meşrebi ile Gazzâlî'nin meşrebi farklıdır. Sühreverdî, İşrâkî bir filozoftur, Gazzâlî ise Eşârî bir renk taşır. Gerçi sonlara doğru irfana yönelmiş ve her şeyi bir tarafa bırakmıştır. Her halükarda Gazzâlî Nur meselesi üzerinde çok durmuştur; ancak işin ilginç yanı Şeyhu'r-Reis Ebu Ali Sina da Gazzâlî'den ve Sühreverdî'den daha önce Kur'an'ın bu ayetine dair tefsir yazmıştır. İbn Sina bazı ayetlere tefsir yazmıştır, bunlardan biri de Nur ayetidir.

 

Evet daha önce de değindiğim gibi nur, duyusal olan nurdan yani güneşin, bu lambanın nuru gibi duyusal olan nurdan başlıyor. Bu iç (bâtın) nurundan, gönül nurundandır, gönül nuru yerin sırrıdır ve bu şekilde Hak Teâlâ'nın nuruna kadar gidiyor. Yani bu nurlar perde içinde perde şeklinde nurdur. Ne kadar içe doğru gidersek o kadar ışıklı, daha geniş ve daha hayret verici oluyor. Ve bu şekilde Hak Tebarek ve Teâlâ'nın nuruna ulaşılınca orası mutlak zuhur ve mutlak aydınlıktır.

 

Bizim son dönem ilahiyatçı hekimlerimizden Hace Sebzevârî, eserinde Hak Teâlâ'nın nuraniyetin kemâlinde ve aydınlığının kemâlinde gizli olduğunu söylüyor. Yani o kadar aydınlık ve o kadar şiddetli bir şekilde parlaktır ki bu parlaklığının ve aydınlığının şiddetinde gizlidir. Bazen aydınlığın şiddeti gizliliğe neden olur. Hak Tebarek ve Teâlâ'da böyle olmuştur.

 

Laricani: Sühreverdî'nin Hikmetü'l-İşrâk'ı çok güzeldir. Ona göre, insanın varlığında bulunan, o nuru algılama ve ondan haz alma kabiliyeti bulunan o his, insanın aklıdır. Ayrıca diyor ki insandaki her kuvve, bir şeyle haz alır örneğin şehvanî kuvveler hatta gazap kuvvesinin hazzı da öfkedir. Diyor ki bu haz yalnızca akılladır. Eğer insan aklı şuhûdî idrake ulaşırsa daimi bir haz içinde olur.

 

Ma der piyale eks-i rukh-é yar dideim

 

Ey bi-haber, z'lezzet-i şurb-i modam-é ma

 

Biz kadehte sevgilinin yüzünün yansımasını görmüşüz

 

Ey bizim içkimizin daimi hazzından habersiz olan.      

 

Ayrıca Hafız diyor ki:

 

Saki bé nur-é bade ber efruz cam-é ma

 

Ey saki içkinin nuruyla kadehimizi alevlendir.

 

Bu nur artık her şeyi nurlandırıyor, aklı, duyuları her şeyi.

 

Üstat Dinani: Evet daha önce de değindiğim gibi aklın kendisi nurdur ve doğal olarak da nur, nurla ilgili şeylerden zevk alır. “Aklî kuvveler” dendiği zaman, bazen yanlış anlaşılıyor ve aklın da örneğin görme kuvvesi, hazmetme kuvvesi gibi diğer kuvveler gibi olduğu sanılıyor. Akıl, bu anlamda kuvve değildir. Akıl “sırr-ı süveydâ-yı âdem est”; akıl insanın gönlündeki duyuların mahalli olan süveydânın sırrıdır. Aklı diğer kuvvelerin karşısında bir kuvve olarak görmememiz gerekiyor. Bu yanlıştır.

 

Yani ben akıldan daha üstün bir şey değilim, ben aklın üstünde bir şey değilim. İnsanın varlığını bir piramide benzetecek olursak akıl o piramidin başıdır. Yani insanın en yüksek yeri aklıdır. İnsanın varlık piramidinin başı aklî idraktir. İnsan aklî idrake ulaştığında nurun kubbesine ulaşmış olur. Eğer aklın nuraniyeti diğer idrakleri aydınlatıyorsa o zaman her şey aklın nuraniyetinin altında kalıyor demektir. Her şey aklın ihatası ve ışığı altında kalıyorsa işte o daimi haz ve zevk odur.

 

Eğer hatırlayabilirsem Aynu'l-Kudat'ın bir cümlesini nakledeyim. Diyor ki eğer bilincin, aklî bilincin duvara resmini yapsalar, -aklın nuraniyeti tasvir edilemez ama diyor ki eğer bu mümkün olsa da insanın mutlak bilincinin resmini duvara çizseler- hiç kimse onu göremez, güzelliğin (cemâlin) şiddetinden dolayı ölür. Yani onu görmeye bile güç yetiremez. Böyle güzel bir cümlesi var.            

 

Laricani: Aynu'l-Kudat, “cemâl ekolünün” kurucularından değil mi?

 

Üstat Dinani: Evet ve Şeyh Ahmed Gazzâlî'nin irfanî düşüncelerinin etkisindedir. Şeyh Ahmed de Muhammed'in küçük kardeşidir.

 

Laricani: Çok teşekkür ederim üstat, süremiz sona erdi. İnşallah sonraki programda farklı konuları ele almaya devam edeceğiz.

 

 

 

 

Çeviren: Hüseyin Mahir

 

 

 

Medya Şafak

 

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=UOxmPFl_chA&list=PLw7G9gswQ97CNB9LFoW_otp3hh9o-Glxc

 

 

Diğer haberler