Son Yazılar

İbrahimi Dinani'den Sühreverdi dersleri (10)

Medya Şafak 17.1.2019 13:06 EHL-İ BEYT OKULU
Soruna sahip olan sadece insandır ve karar almak sadece insana aittir. Başka hiçbir varlık karar almaz. Ve yalnız olan tek varlıktır. Başka hiçbir varlık yalnızlık hissetmez. Her varlık olduğu gibidir, bulunduğu ortamladır. Ama insan bir topluluk içinde bulunsa dahi eğer kendindeyse yalnızdır. Eğer kendine gelirse tabii ki. Peki insan ne zaman yalnızlık hisseder? Ciddi bir karar aldığı zaman.

 

 

İsmail Mansuri Laricani:

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

Sen ki tabiat sarayından dışarı çıkmazsın

Senin semtinin yoluna nereden geçilebilir

Yârin cemalinde bir peçe ve perde yok ama

Engelleri kaldırmadan ona bakamazsın

 

Selam aziz izleyiciler, değerli dostlar ve Marifet programının sevgili izleyicileri. Bildiğiniz gibi Hekim Sühreverdi'nin nurani işraki düşüncelerini konuşuyoruz ve aziz üstadımızın sırları çözen açıklamalarından yararlanıyoruz.

 

Üstat izin verirseniz ben yine Hekim Sühreverdi'nin Fi Haleti Tufuliye risalesinden bölümler okuyayım. O, bu risalede büyüklük ve küçüklüğü yaşta görmüyor. Ona göre kimi insan yaşlı ve saçları ağarmış olmasına rağmen yine de çocuk olabilir. Burada neden böyle olduğunu şöyle anlatıyor:

 

“Hikâye ederler ki varlıklı ve malı çok olan bir adam vardı. O, bir gün olabildiğince görkemli bir saray yaptırma arzusuna kapıldı. Civardaki sanatkârlara haber verip getirtti, onların hiçbir istediğini eksik etmedi. Onlar da bir bina yapmaya başladılar, temelini oluşturdular. Bina, yarı yarıya yapıldığında diğer şehirlerden onu görmek için gelmeye başladılar. Yüksek duvarlar ördüler, onlara güzel resimler çizdiler. Tavanı, Mani'nin eserini kıskandıracak düzeydeydi. Revakları ise Kisra sarayının bir eşiydi. Saray henüz tamamlanmadan sarayın sahibi dermanı olmayan bir derde tutuldu ve sonunda yatağa düştü.

 

Ölüm meleği onun yastığının ucuna geldi. Ne olacağını anladığında meleğe dedi ki ‘Bu sarayı tamamlayıncaya kadar bana mühlet vermen mümkün mü? Çünkü bu benim dünyadaki en büyük arzumdu.' Ölüm meleği şöyle cevap verdi: “İza cae eceluhum la yestehurune saaten vela yestekdimun (Ecel geldiğinde artık ne bir saat ertelenir ne de ileri alınırlar). Bu, mümkün değildir.”

        

Evet üstat şimdilik buraya kadar açıklamasını yapar mısınız?

 

Üstat Dinani: Bismillahirrahmanirrahim, Sühreverdi'nin Farsça olarak yazdığı küçük risalelerinden çok güzel bir bölüm seçmişsiniz. Bunlar daha çok ameli hikmetle ilgilidir. Bildiğiniz gibi Hekim Sühreverdi, hem nazariyesi hem de ameli olan bir filozoftur. Yani hem nazari hikmete hâkimdir hem de ameli hikmete. Sizin şimdi okuduğunuz bu Farsça risaleler, daha çok sembolik hikâyelerden oluşurlar ve daha çok ameli hikmetle ilgilidirler.

 

Kitabın ismi de oldukça ilgi çekicidir. Hekim Sühreverdi'nin Farsça risalelerinin sadece isimleri bile birçok maarifin açıklayıcısıdır. Safir-i Simurg, Avaz-ı Per-i Cebrail, Lugat-ı Muran, Akl-ı Sorh ve Pertovname gibi eserlerinin isimlerini açıklayacak vaktimiz yok şu an. Şu an sizin bir bölümünü okuduğunuz risalenin adı da “Fi Halet-i Tufuliyet”tir. Burada tufuliyetten yani çocukluktan söz ediyor. Tıfılı yani çocuğu anlamlandırmaya çalışıyor.

 

Herkes çocuğun ne olduğunu bilir. Çocuk; yaşı küçük, rüşde ve buluğa ermemiş olan, hayatında çok fazla bir tecrübesi bulunmayan, iyiyi, kötüyü çok iyi ayırt edemeyen demektir. Çocuk, olumsuz bir şey yaptığında, çok da üstünde durmayız çocuktur işte her şeyi yapar deriz. Yani henüz mükellef olmamıştır.

 

Ancak Sühreverdi'de çocuğun daha bâtınî bir anlamı vardır. Ona göre çocuk, aklî açıdan buluğa ermemiş olandır. Sühreverdi'nin görüşüne göre akıl, sadece ekonomik, siyasi, dünyevi akıl değildir; insanı tüm varlık makamlarına aşina kılan akıldır. Aklî açıdan buluğa ermemiş olan kimse de ona göre çocuktur.

 

Şimdi burada şöyle bir hikâye anlatıyor. Dünyaya gönül bağlamış bir adamın hikâyesi. Aslında insanların çoğu böyledir. İnsan bu dünyaya geldiğinde ilk andan itibaren bağlanmaya başlıyor. Mesela çocuk, annesine bağlıdır, annesinin memesine bağlıdır. Büyüdükçe bu bağlılıkları artıyor. Kimileri bağlılıklarının artmasıyla büyüdüğünü düşünüyor.

 

Hâlbuki asıl tartışma şudur: İnsan bu âleme, bu âlemin tezahürlerine, bu âlemin rengârenk, çeşitli ve sonsuz görüntülerine gönül verdikçe mi daha fazla büyür, yoksa kendine daha fazla hâkim olduğu ve bağımlılıklarını terk ettikçe mi aklî buluğa sahip olur?

 

İzin verirseniz okuduğunuz bu hikâyeye geçmeden önce bir konuyu açıklayayım. Bizim Farsçada iki kelimemiz var, izin verirseniz önce bu kelimeleri açıklayayım: “Buden” (var olmak) ve “daşten” (herhangi bir şeye sahip olmak). Bunların İngilizce karşılıkları “to have” (‘daşten'in karşılığı) “to be” (‘buden'in karşılığı) şeklindedir.

 

“Hest” ve “dared” (“buden” ve “daşten”in geniş zaman şekilleri) birbirinden farklıdır. “Men hestem” (ben varım), “men darem” (ben bir şeye sahibim, benim bir şeyim var); bunlar birbirinden farklıdır. “Men hestem”, basittir yalnızca ben varım demektir. Ama “men darem” kendimden başka şeylere sahibim, onlar bende var demektir. Bu iki kelimenin farklı olduğuna dikkat çekmek istedim.

 

“Buden” veya “hesten” olmaksızın “daşten”in bir anlamı yoktur. Çünkü ben varsam bir şeyim vardır, ben varsam bir şeye sahip olabilirim. Şimdi bakalım asıl olan hangisidir? “Buden” mi (var olmak mı) yoksa “daşten” mi (bir şeye sahip olmak)? Eğer “daşten” ise yani bir şeye sahip olmak asıl ise, peki neye sahip olmak? Var olan ben, neye sahibim? Var olan benim neyim var?

  

Çoğunlukla insan “daşten”e, yani bir şeye sahip olmaya o kadar fazla esir oluyor ki “buden”in yani var oluşunun farkına varamıyor, ondan gafil oluyor. Yani sadece bir şeylere sahip olmayı (daşten) düşünüyor. Var oluşunu (buden) düşünmüyor. Hâlbuki asıl olan “buden”dir, yani var oluştur. Var olma (buden) olmazsa, sahip olma (daşten) nasıl olacak? Öncelikle “buden” (var olma) ile “daşten” (sahip olma) arasında farkın mevcudiyetini bilmek gerekir.

 

Laricani: “Buden” (imek) ile “şoden” (olmak) (buradaki olmak İngilizcedeki “to become” anlamındadır, mesela iyiyken hasta olmak; Medya Şafak) arasında da fark olduğunun bilinmesi gerekmez mi?

 

Üstat Dinani: Evet tabii ki onlar da farklıdır. Fakat asıl olan “buden”dir (var olmak). “Buden” hem “şoden”, hem de “daşten”dir (sahip olmak). Ama bazen “daşten”ler yani sahip olmalar, “şoden”lerin önüne geçiyor. Yani ben eğer bağlılıklarımın esiri olursam ve sadece bir şeylere sahip olursam (darem) bu durumda artık oluş halim (şoden) durur. İşte bu da “tufulet” yani çocukluktur.

 

Eğer ben dünyevi, şehevi, hissi ve geçici bağlılıklara kapılırsam bu tehlikelidir. İnsanlar çoğunlukla bu tür şeylere gönül verirler. İnsanların bir şeylere gönül vermesi doğaldır. Para, mal, mülk, makam vs... Özellikle de günümüzün teknik dünyasında... Günümüzün teknik dünyasında bağlılıklarımız 100 yıl öncesine göre daha fazladır. Örneğin şu an elektrik kesilse hayatımız çekilmez olur.

 

Eskiden elektrik yoktu, insanlar kandilini yakıp aydınlanıyordu. Şimdi ayrıntıya girmiyorum, özetle sanayileşme ve teknoloji ne kadar ilerlerse bizim bağlılıklarımız da artıyor. Bu açıdan da bir bakıma tehlikelidir; çünkü Allah korusun bunlar bir an yok olursa hayatımız alt üst olur. Hâlbuki böylesine bağlılıkları bulunmayan birinin hayatı etkilenmiyor.

 

Sonuç olarak insan sahip olmaya (daşten) ne kadar gönül verirse var oluşundan (buden) gafil oluyor; var oluşundan (buden) gafil olunca da olma halinden (şoden) gafil oluyor. Olma hali, oluş (şoden) olmayınca da çocuklukta kalıyor. 80 yaşında da 100 yaşında da olabilir; ancak akli buluğ açısından hala çocuktur. Neden, çünkü nefsani istekler aşamasını geçmemiştir.

 

Tabii ben bunların bütünüyle makul olmadığını söylemiyorum. Kendi ölçüsünde tabii ki makuldür, hayat ölçüsünde makuldür. Ama eğer taleplerde aşırılığa gidiyorsa ve tüm varlığını sahip olmaya (daşten) adıyorsa ve var oluştan (buden) gafil oluyorsa artık oluş hali (şoden) devam etmiyor. Yani çocuk olarak kalıyor. Aklî buluğa ulaşamıyor, ilahî akla, gayeyi düşünen akla ulaşamıyor. Gayeyi düşünen aklı anlamak için insanın gayesinin ne olduğunu, işin sonunun neresi olduğunu bilmeliyiz.

 

İsmi “Fi Halet-i Tufuliye” olan bu risalede, Sühreverdi, bazı insanların çocuk olarak kaldığını anlatmak istiyor. Çocukluk, gençlik, ihtiyarlık yaşla ilgili olan bir şey değildir, aklî buluğla ilgilidir diyor.   

 

Laricani: Ben burada bir soru sormak istiyorum. Hz. Mevlana çok güzel buyuruyor, diyor ki:

 

Halk etfalend coz mest-i Hoda

Nist baliğ coz rehide ez hevâ

Ez laib birun ne refti kudeki

Bi zekât-ı ruh key başed zeki

 

Tanrı sarhoşları dışındaki insanlar çocuktur

Hevasından kurtulanlar dışında baliğ yoktur.

Oyundan uzaklaşmazsan çocuksun

Arınmayan ruh ne zaman temiz olabilir ki

 

Çok güzel bir ölçüt ortaya koyuyor. Aynı şekilde Kur'an'da da şöyle buyuruluyor: “İ'lemû ennemâl hayâtud dunyâ leibun ve lehvun ve zînetun ve tefâhurun beynekum ve tekâsurun fîl emvâli vel evlâd” Hadid:20)  (Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir.)

 

Şimdi benim sorum şu: “Buden”in yani var oluşun ölçütü nedir? Yani ben kendime neleri var oluş (buden) ölçütleri olarak almalıyım ki sahip olmaların (daşten) esiri olmayayım?

 

Üstat Dinani: Çok güzel bir soru sordunuz. Var oluş (buden) ölçütleri için insanın kendini tanıması gerekir. Kendini tanımayan insan hiçbir şeyi tanımaz, çocuk olarak kalır. Hatta tüm âlemi tanıdığı farz edilse bile aslında hiçbir şeyi tanımamıştır; çünkü kendini tanımamıştır. Ama eğer insan kendisini tanırsa her şeyi tanır.

 

Peki kendini tanıma nasıl olur? Bu çok önemlidir. Kendi huzur ve nefsaniyet âlemine vakıf olması ve insanın azametinin neyle olduğunu ve insanın azametini görmesi gerekir. İnsan iştahlara, zahiri ve aldatıcı işlere gönül bağladığında kendi sonsuzluğundan gafil olur. İnsanın seyri sonsuzdur. İnsan mülk ve melekûtu ihata edebilir. Ama paranın esiri olmuşsa, iş yerinin esiriyse, mevki ve makamın esiriyse, gafildir. Yani özgürlüğün anlamını bilmiyordur.

 

Bakınız günümüz dünyasında özgürlükten çokça söz ediliyor. Bugün tarihin her döneminden çok daha fazla özgürlükten söz edilir. Peki özgürlük nedir? Bunun bir zahiri anlamı vardır; buna göre insanın her istediğini yapmasıdır; tabii kurallara uyarak. Yani kimsenin onun işine karışmamasıdır. Bu, toplumsal anlamda özgürlüktür.

 

Fakat insanın kendisi özgür değilse nasıl özgürlük iddiasında bulunacaktır? Kendi, kendisinin esiridir. İnsanın bazen esareti dışsaldır, yani esaret dışarıdan gelir. Yani dışarıdan bir engel, bir baskı gelir ve bir şeyi yapmanıza engel olur; bu bir esarettir. Ama bazen de insan kendisinin esiridir. İnsanlar, kendi kendilerinin esiri olduklarının farkında değildirler.

 

Ariflerden birinin ilginç bir özgürlük tarifi vardır. Ben bu tarifi hiçbir kitapta görmedim. O arif diyor ki: “Özgürlük insanın hem kendisinin efendisi hem de kendisinin kölesi olması demektir.” Yani diyor ki tam anlamıyla kendisinin efendisi olan kişi özgürdür. Ama kendisinin efendisi olduğu kadar kendisinin kölesi de olmalıdır. Peki insanın hem kendisinin efendisi hem de kölesi olması bir çelişki midir? Hayır değildir.

 

İnsan kendisinin efendisi olmalıdır, yani kendine öylesine hâkim olmalıdır ki hükmü her an yürürlükte olsun. Yani irade sahibi olmalı ve nefsine tam olarak hâkim olmalıdır. O, dışarıdan birinin esiri değildir. Peki kendine bu kadar hâkim ve efendi olan bu insan kendisinin nasıl kölesi olabilir? Yani onun her verdiği hükmü yerine getirmelidir. Yap dediğini yapmalı, yapma dediğini yapmamalıdır. Yani kendi kendine itaat etmelidir. Eğer kendi kendine itaat etmezse o hâkimiyet iptal olmuş olur.

 

Özgür insan hem kendine hükmeden hem de kendinden emir alandır. Yani kendini ıslah eder, kendisinin kölesi olması onu aklın emrine götürür. Daha basit ve yalın söyleyecek olursak yani insana aklın hâkim olmasıdır. Akıl kayıtsız şartsız bana hâkimse o akıl bana aittir. Öte yandan ben o aklın tam olarak kölesi olmalıyım. Yani aklın altındakilerle aklın kölesi olmalısın. Elbette aklın altındakiler de benim; yani his, şehvet, gazap ve daha sahip olduğum binlerce arzu, mutlak şekilde akla köle olmalıdır.

 

Peki mutlak hâkim kim olmalıdır? Akıl mutlak hâkim olmalıdır. Dolayısıyla ben hem kendimin mutlak hâkimiyim hem de mutlak kölesiyim. Yani hâkimiyetin akla; ama tezkiye edilmiş akla ait olması, tüm nefsani iştahların ise aklın emrinde köle olması işte bu özgürlüktür. Bu, buluğdur; işte böylesi bir insan baliğdir. Ama eğer insanın varlık alanında aklın hâkimiyeti olmazsa ve nefsani istekler oraya hâkim olursa bu durum çocuk kalmaktır. Bu şekilde yüz yaşına da girsem çocuk olarak kalmışım ve buluğ çağına ermemişim demektir. Sühreverdi, sizin okuduğunuz hikâyede işte bunu söylemek istiyor.

 

Laricani: Pekala, üstat izin verirseniz kısa bir aradan sonra devam edelim.

 

***

 

Laricani: Üstat önceki bölümde çok güzel bir cümle söylemiştiniz: İnsan hem kendisinin efendisi hem de kölesi olmalıdır. Bu, güzel bir ölçüt, bunu biraz açmak istiyorum. İnsanlar genellikle papağan gibi perde gerisinden kendilerine ne denirse onu söylüyorlar. Veya her şeyi dünyanın kendi istediği gibi idare ettiği bir süreç gibi görüyorlar. Kiminin eşeği varsa palanı yoktur, kiminin palanı vardır ama eşeği yoktur. Sonuçta da zamanı, devranı, feleği lanetliyorlar. Hâlbuki sizin belirttiğiniz kriterde olduğu gibi, kendindeki sorunu görmesi gereken insanın kendisidir. Yani insan ne şekilde kendinin efendisi, ne ölçüde kendinin kölesidir? Veya insanın köleleri kimlerdir?

 

Üstat Dinani: Evet, çok önemli bir konuya değindiniz. Siz insanın sorunundan bahsettiniz. Kiminin palanı var eşeği yok, kiminin de eşeği var palanı yoktur. İnsan için her zaman sorun vardır, insan için sorunsuz hiçbir dönem yoktur. Dünyaya gelmiş her insanın mutlaka bir sorunu vardır. Sorunsuz bir insan hiçbir dönemde asla mevcut olmamıştır. Bu âlemde yaşayıp da hiçbir sorunla karşılaşmayan hiç kimseyi bulamazsınız. Böylesi bir durum ne tarihte vardı, ne şimdi vardır, ne de gelecekte olacaktır. Sorunsuzluk diye bir şey olmaz ki.

 

Ancak izin verirseniz şimdi şunu inceleyelim. Peki sorun ne demektir? Neden sorun vardır? Aslında sorun dediğiniz şey insana ait bir şeydir. Bu duvarın, bu masanın, bu lambanın, dağın, denizin, çölün, yıldızların ne sorunu var? Bunlar yaratıldığı şekilde vardırlar. Ben varlıkta bilinç yoktur demiyorum, en azından tekvini bir bilinç vardır; ama tekvini olarak bilinçleri olsa da kendi varlıkları konusunda bilinçleri olmadığı için sorunları da yoktur.

 

Peki sorun nerede ortaya çıkıyor? Sorun şudur: İnsanın bilinci vardır ve kendi bilinci konusunda da bilince sahiptir. Ayrıca nefsani iştahları vardır. Ben bir şey istiyorum; ama ona ulaşamıyorum işte sorun burada. Bakın bu masa bir boşlukta yer kaplıyor ve belirli gereklilikleri (iktizaatı) var. Bunlar da hâlihazırda mevcut olan şeylerdir. Bu masa bir boşluğu işgal ediyor; başka bir şey de istemiyor. Ancak bu sandalyeyi işgal eden ben, sadece burayı işgal etmekle yetinmiyorum. Benim isteklerim ne kadardır? İnsanların nefsani isteklerinin listesini çıkarsanız ne kadar listelerseniz listeleyin yine de ekleyecek şey çıkar. Yani bitecek bir şey değildir.

 

Bir bitkinin isteği büyümektir, büyür meyve verir ve işi biter. Ama insanın istekleri sonsuzdur. İnsan onlara ulaşsa da âlem, bir zıtlar âlemidir. Bu âlemdeki unsurlar tezat halindedir. Örneğin bu âlemde hem su vardır hem ateş var. Su ve ateş aynı özelliklere mi sahiptir? Tabii ki hayır.

 

Âlem zıtlarla doludur ve isteklerin tamamı karşılanamaz; çünkü istekler de birbiriyle aynı değildir. Birbiriyle çelişik ve zıt istekler vardır. O halde insan için işte bu açıdan sorun çıkmaktadır. İnsan işte bu yüzden sorun yaşamaktadır; çünkü istekleri sonsuz ve sınırsızdır. Öte yandan istekleri de zıtlıklar ve çelişkiler taşımaktadır. Dolayısıyla sorun insana özgüdür.

 

Edipler “insan konuşan hayvandır” derler. Tüm idrakler ve akıl insana aittir. İnsan öyle özelliklere sahiptir ki âlemde başka hiçbir varlık ona sahip değildir. Mesela sorun sahibi olmak insana özgüdür. Bence âlemde insan dışındaki hiçbir varlığın sorunu yoktur. Meleğin sorunu yoktur, hayvanın sorunu yoktur. Evet, hayvan acı çekebilir, sakatlanabilir, düşebilir ölebilir. Ama sorunlarını düşünmesi, üzülmesi, acı çekmesi gibi bir şey yoktur. Sorun ya vardır veya yoktur; ama insan öyle değildir bedensel olarak sağlıklı da olsa düşünsel sorunlara sahiptir. Daha önce de söylediğimiz gibi sorunlar da çeşit çeşittir.

 

Soruna sahip olan sadece insandır ve karar almak sadece insana aittir. Başka hiçbir varlık karar almaz. Ve yalnız olan tek varlıktır. Başka hiçbir varlık yalnızlık hissetmez. Her varlık olduğu gibidir, bulunduğu ortamladır. Ama insan bir topluluk içinde bulunsa dahi eğer kendindeyse yalnızdır. Eğer kendine gelirse tabii ki. Peki insan ne zaman yalnızlık hisseder? Karar aldığı zaman.

 

İnsan yalnızdır dediğimizde birileri hayır ben yalnız değilim, ailem var, çocuklarım var vs. diyebilir; ancak durum böyle değildir. Sayın Laricani, insanın kendi yalnızlığını hissetmesi konusunda size bir örnek vereyim. Ne zaman yalnız olduğunuzu bilmek istiyorsanız hayatınızla ilgili aldığınız önemli bir kararı bana söyleyin. Ama ciddi bir karardan söz ediyorum, kebap yiyip yememe kararından değil.

 

Karar söz konusu olduğu zaman, bu kararı alacak olan kimdir? Elbette kendinizsiniz. Evet birileriyle istişare edebilirsiniz, danışabilirsiniz; ancak en sonunda karar alma aşamasında o kararı alan kimdir? Sadece sizsiniz. İşte o zaman yalnız olduğunuzu hissedersiniz.

 

Laricani: Allah da şöyle buyuruyor: “ve şâvirhum fîl emr.” (İş konusunda onlarla istişare et / Âl-i İmrân: 159)

 

Üstat Dinani: Evet ve ayet şöyle devam ediyor: “Fe izâ azamte fe tevekkel alâllâh.” (Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et.) Bu ayeti hayatın şiarı yapmak lazım. Bakın ayet ne kadar zarif anlamlarla yüklü. İşlerinde başkalarıyla istişare et; ama kararını verdiğin anda... İşte o anda yapayalnızsın.  O son karar anında sen karar almalısın. Peki yalnızlık zor, ayet burada da “Allah'a tevekkül et” diyor.

 

İnsan yalnız olduğu için sorunu vardır. Başka hiçbir varlık bu yalnızlığı hissetmiyor. Ne melek, ne felek, ne cansız, ne bitki, ne hayvan kendinde bu yalnızlığı görmüyor, bu yüzden de sorun yaşamıyor. Sorun sadece insana aittir. Peki insanın sorunu varsa o sorunu kim halledecek? Benim azmim ve Allah'ın yardımı.

 

Genellikle Allah'ı yalnızlıkta buluruz. Kendi yalnızlığına ulaştığın ve kendini yalnız gördüğün zaman Allah'a sığınıyorsun. İşte bu aklî buluğdur. Bu noktaya ulaşan biri baliğdir, artık çocuk değildir. Eğer bu aşamaya ulaşamamışsa hala çocuktur. Çocuğun anne ve babasına ihtiyaç duyması gibi o insan da çocuktur. Aklî buluğ, kendi yalnızlığına ulaşman ve yalnız başına Allah'ı bulmandır.

 

Laricani: Peki, üstat çok güzel bir açıklama oldu. Sorun dışarıda, varlık âleminde değil; dağ, deniz, evren bunların hepsi güzeldir. Sizin de dediğiniz gibi sorun insanın içindedir. Birinci sorun, insanın isteklerinin türüdür. İnsan bazen istek olarak yalancı şeyleri seçebiliyor. Kimi insanların ise seçim gücü bile yoktur, genel akış içinde hareket edip gidiyor. Üstat şimdi benim sorum şu, bizim isteklerimizde ölçütümüz ne olmalıdır?

 

Üstat Dinani: Birinci aşamada akıldır. Neye tevekkül edeceği belirleyen de akıldır. Burada akıl derken tezkiye edilmiş, mantıklı, şuhûdî, burhanî akıldan söz ediyoruz. Daha önce de söylemiştik, insan için muhtelif akıllar söz konusudur. Kiminin aklı sadece ekonomiye çalışır, başka bir şeyle ilgilenmez. Ancak insanın aklının yüzlerce aşaması vardır. Burada bahsettiğimiz temiz, yücelmiş, aşkın bir akıldır. Her şeyi gören, öteleri fark eden ve Allah'a ulaşan akıl.

 

Bu akıl yalnızlığını fark ediyor, sadece yalnızlığını değil sınırlılığını da fark ediyor. Sınırlılığını fark edebilen tek varlık akıldır. Başka hiçbir varlık kendi sınırlılığının bilincine varamıyor. İşte “Fe izâ azamte fe tevekkel alâllâh” bu noktadadır. İşte burada kendi hakikatinin farkına varır. İşte burada sırrın peşinden gider. Bakın hiçbir varlık sır peşinde değildir. Sühreverdi'nin bu hikâyesi esrarlı bir hikâyedir. Hayvan, bitki, cansız sırrı bilmez, sır sadece insana ait bir kavramdır.

 

İnsan, aklının sonuna ulaştığı zaman, yani aklı yüceldiği zaman kendi sınırlılığının farkına varır ve bunun bilincine ulaşır. Çünkü bazen insan bilmediğini de bilmiyor. Tabi insan en başta hemen bilmiyorum deyip kenara çekilmemelidir. Bu tembelliktir. İnsan aklıyla gidebildiği yere kadar gider ve sınırlı olduğunun farkına vardığı zaman işte o anda sır başlıyor. Yani burası “ben artık bunu bilmiyorum, bu sırdır” dediği yerdir. “Fe izâ azamte fe tevekkel alâllâh” da işte tam burasıdır. Burada Allah'ı buluyor ve Allah'ı tanıyor. Bu da insanın buluğudur. Eğer bu aşamaya ulaşamamışsa çocuktur.

 

Laricani: Burada okuduğumuz hikâyedeki adamın da çok parası var ve çok görkemli bir ev yaptırmak istiyor. Yani kimi insanlar gösterişi seviyorlar, sermayelerini, güçlerini, zenginliklerini sergiliyorlar. Fakat bir anda ölüm meleği geliyor. Burada seçiminin baştan yanlış olduğunu söylemek istiyor. Fakat oradaki adam bunu anlamıyor ve ölüm meleğinden evi bitirinceye kadar kendisine süre vermesini istiyor.

 

Üstat Dinani: O isteği için süre verilse bir başka arzusu için yine aynısını söyleyecek. Yani o kişi arzularının kölesidir. Elbette arzu sahibi olmak kötü bir şey değildir. Ev yapmak kötü bir şey değildir, hatta iyi bir şeydir; ama buradaki adamın ev yapmaktan başka bir şeyi yoktur. Hâlbuki insan bir ev yapması için yaratılmamıştı. Kaderinde daha birçok şey vardı. Daha birçok şey yapabilirdi. Yani yanlış anlaşılmasın, ev yapmak, iş yapmak bunlar kötü şeyler değil tabii ki yapılmalıdır; ama insanın yapacağı tek şey bu olmamalı.

 

Tek arzusu ev yapmak olan insanın görüş ufku dardır. Evet ev yap, bir değil yüzlerce ev yap, dünyayı bayındır kıl, bunun ne sakıncası var? Tabii ki hiçbir sakıncası yok. Ama acaba sen yalnızca bu iş için mi yaratıldın? Yani yapabileceğin sadece bu mudur? Kapasiten bu mudur? Bu, kendi kapasitesini tanımıyor. Hâlbuki kapasitesini tanısaydı sınırlarının ne kadar geniş ve yüksek olduğunu görürdü.

 

Resed âdemi be cayi ki be coz Hoda ne bined

Benger ki ta çi heddest mekân-ı âdemiyet

 

İnsan Allah'tan başka bir şeyi görmeyeceği bir yere ulaşır

İnsanlığın konumunun ne düzeyde olduğunu gel de gör.  (Sadi)

 

Bakınız, Allah tüm varlıkları yaratmıştır. Ama başka varlıklar için “fe tebarekallahu ahsenu'l-halikîn” (Yaratanların en iyisi olan Allah ne yücedir) dememiştir. Allah feleği yarattı, meleği yarattı, denizi yarattı, çölü yarattı, hücreyi yarattı, gezegenleri, galaksileri vs. yarattı ama bunlarla ilgili olarak böyle demedi. Ama ayette insanı yarattığına dair açıklamasından sonra Allah “fe tebarekallahu ahsenu'l-halikîn” (Yaratanların en iyisi olan Allah ne yücedir)  diyor.

 

“Ahsenu'l halikın” en iyi yaratan demektir. Evet Allah tabii ki en iyi yaratandır; ama bunu başka bir yerde söylemiyor. Çünkü “ahsenu'l-halikîn” “ahsenu'l-mahlukîn” (yaratılmışların en iyisi) ister. Allah “ahsenu'l-halikîn”i nerde diyor? “Ahsenu'l-mahlukîn”i yarattığını söylediği yerde diyor.

 

“Ahsenu'l-mahlukîn” kimdir? İnsandır. Denizi, çölü, dağı, meleği, feleği yarattığını söylediği yerde “ahsenu'l-halikîn” (yaratanların en iyisi) demedi; çünkü bunlar “ahsenu'l-mahlukîn” değildi. İnsanı yarattığını söyledikten sonra “ahsenu'l-halikîn” diyor. Yani “yaratılanların en iyisini yarattığım için yaratanların en iyisiyim” demiş oldu. “Ahsenu'l-halikîn” ile “ahsenu'l-mahlukîn” arasında kavramsal bir irtibat vardır.

 

Allah insanı yarattığını söyledikten sonra “fe tebarakallahu ahsenu'l-halikîn” diyorsa o halde insan “ahsenu'l-mahlukîn”dir. Peki sonsuz varlık âlemi içindeki bu “ahsenu'l-mahlukîn”in (yaratılmışların en iyisinin) yapabileceği sadece bina yapmak mıdır? Bu çok az, çok küçük bir şeydir. İnsan tüm varlığı ihata edebilmelidir. Evet bina da yapsın bir sakıncası yok ama o nere, bu nere?

 

Ölüm meleğinden binayı tamamlayıncaya kadar süre isteyen biri çocuktur. Eğer kendisinin “ahsenu'l-mahlukîn” olduğunu kavramış olsaydı ne o sözü söylerdi ne de ömrünü sadece o iş için tüketirdi. O binayı da kurardı ama ondan daha yüce işler de yapardı. Hedefler, idealler yüksek olmalıdır. Onca yüce hedeflerin ideallerin yanında basit bir şey için ömür harcayan, oyuncakları ile oynayan çocuk gibidir. Çocuğun tüm dünyası oyuncağıdır, oyuncağını alırsanız ağlamaya başlar. Çünkü çocuk için oyuncağı onun tüm dünyasıdır.

 

Demin söylediğimiz “dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence”dir ayetinde olduğu gibi. Böyle yapan insanlar kendi makamını tanımamıştır ve neler yapabileceklerinin de farkında değildir. Sonuç itibariyle şunu söyleyebiliriz bunların tümünün döndüğü yer insanın aklî yücelmesidir. İnsan akılca yücelmemişse yüce hedeflere de ulaşamaz.

 

Laricani: Evet, üstat. Hekim Sühreverdi buradan şu neticeyi çıkarıyor: Şeyhin yani hekimin rolü insanı böylesine arzularına köle olmaktan kurtarmasıdır. Enbiya ve evliyanın rolünü de böyle izah ediyor. İmam Ali (a.s.) de “Hz. Peygamber, zühdü ile bizim dünyaya olan bağlılıklarımızı kesti” buyuruyor.

 

Evet üstat konu güzel bir yere geldi ama süremiz de bitti. Bir diğer programda görüşmek dileğiyle aziz üstatla birlikte hoşça kalın diyoruz.

 

 

Çeviren: Hüseyin Mahir

 

 

www.medyasafak.net

 

 

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=sIOXEZg4MdM

 

Diğer haberler