İbrahimi Dinani'den Sühreverdi dersleri (1)

İbrahimi Dinani'den Sühreverdi dersleri (1)
Sühreverdi Yunanistan’da da hekimlerin olduğunu belirtiyor ve mesela Eflatun’a büyük saygı duyuyor. Mesela Hermes’ten söz ediyor. Burada onun bir ifadesi var: Hermes diyor ki: “Nurani bir zat, bu maarifi bana bildiriyor. Ben ona sen kimsin dedim, o da ‘Ben senin ‘tiba-ı tamm’ınım’ dedi.”

 

İsmail Mansuri Laricani: Bismillahirrahmanirrahim. Selam aziz izleyiciler, değerli dostlar ve Marifet programının sevgili izleyicileri. Bu programda İşrak felsefesinin kurucusu Şeyh Şehabeddin Sühreverdi'nin hayatını, düşüncelerini ve eserlerini ele alacağız.

 

Üstat Dinani, “Sühreverdi Felsefesinde Düşünce ve Şuhud Işığı” adlı bir kitap yazmış ve bu gizli kalmış şahsiyetin düşüncesinin örtük yönlerini ele almıştır. Üstat izin verirseniz şunu söylemek isterim ki onun şahsiyeti hala da gizliliğini korumaktadır.

 

Pekala saygıdeğer üstat, izin verirseniz öncelikle hikmete ilişkin bir tarifle başlayalım. Hikmetin ilimden farkı nedir? Tarihsel açıdan onun temeli nedir? Ayrıca o büyük insan neden acaba kendi düşüncelerini adlandırmak için Hikmet-i İşrak'ı (İşrak felsefesi) seçti?

 

Üstat Dinani: Bismillahirrahmanirrahim ve bihi nestain. Uzun bir süre boyunca Hafız'ın incelikli düşüncelerinden bahsettikten sonra siz şimdi yön değiştirdiniz ve bizi Hafız'ın atmosferinden, Hafız'ın irfanından çıkarıp başka bir atmosfere götürüyorsunuz. Bu atmosfer de çok incelikli, geniş ve oldukça da derindir.

 

Laricani: Elbette birçok izleyicimiz Hafız atmosferinden çıkmayı istemiyordu. Ancak bunların her biri tanıtılması gereken birer gül bahçesidir.

 

Üstat Dinani: Gerçekten de öyledir. Sühreverdi, sizin de söylediğiniz gibi son derece incelikli düşüncelere sahip olmasına rağmen çok fazla tanınan biri değildir. Şu an içinde bulunduğumuz dönemde ona az çok ilgi gösterildi; ama ona hala derinlemesine bir alaka gösterilmiş değil.  Şehadetinin üzerinden yaklaşık 800 yıl geçiyor olmasına rağmen hala çok az okunmuştur.

 

Sühreverdi'nin eserleri çok az okunmuştur. Bunun çeşitli sebepleri var, şu an belki sırası değil; ama onun neden az okunduğunun sebeplerini daha uygun bir zamanda anlatırım.

 

Şeyhu'r-Reis Ebu Ali Sina'nın eserleri çok okundu, kitapları bin yıldır ders kitabıdır. Sadru'l-Muteellihin'in eserleri de nispeten çok okunmuştur. Felsefeyle ilgili olanlar tarafından ders olarak okundu. Ama Sühreverdi, 6. hicrî asırdan bugüne kadar az okunagelmiştir. Onun Hikmetu'l-İşrak kitabı ders kitabı olmadı. Ona çok az ilgi gösterildi. Sühreverdi'den sonra gelenler onun kitaplarından yalnızca alıntılar yaptılar. Mesela Molla Sadra ondan görüşler nakletti ama doğrudan doğruya ona gönül veren ve o büyük filozofun, o büyük hekimin hem Farsça hem de Arapça yazılmış olan eserlerini inceleyenler çok azdır.

 

Ben bir ara merak edip araştırdım, aradan geçen bu 800-900 yıl içinde Sühreverdi hakkında üç taneden fazla kitap yazılmadığını gördüm. Bunların ikisi eserlerinin şerhidir. Mesela Kudbeddin Şirazi veya Şehrzuri ki bunlar Hikmet-i İşrak'ın şarihleridir (şerh edicileridir). Ayrıca bana göre bunlar o kadar iyi şarih de değildirler. Bunlar çok yardımcı olsa da, birçok sorunu çözmüş olsa da bu iki şarih, Sühreverdi'nin incelikli İşraki düşüncesinin özünü kavrayamamıştır.

 

Envariye adlı bir kitap daha var, Hirevi adlı Hindistan'da yaşayan biri tarafından yazılmıştır. Bu kitap da bir çeşit tercümedir ve çok da önemli bir kitap değildir. Şunu iddia ile söyleyebilirim ki geçen bu 800, 900 yıl boyunca Sühreverdi'nin eserlerini en iyi okuyan kişi yine Molla Sadra'dır. Molla Sadra, Sühreverdi'nin eserlerini derinlemesine okumuştu.

 

Molla Sadra Hikmetu'l-İşrak'a bir talik yazmıştır. Katıldığı ya da katılmadığı görüşlerini kaydettiği o küçük talik, aradan geçen onca zamana rağmen Hikmet-i İşrak'a dair şimdiye kadar yazılmış en iyi metindir.

 

Yani demek istiyorum ki hayattayken de mazlumdu, çünkü genç yaşta şehit edildi. Şeyh-i İşrak 30'lu yaşlarda şehit edildi. Bazıları onun 36 yaşındayken şehit edildiğini söyler. O, Suriye'nin Halep kentinde şehit edildi. O yüzden hala ona Şeyh-i Maktul derler, Şeyh-i Şehit demiyorlar. Neden şehit değil maktul dediklerini bilmiyorum; galiba ona günah yakıştırmak için maktul diyorlar, hâlbuki o, Allah yolunda şehit oldu, hikmet yolunda şehit oldu. İlahi hikmet yolunda… Onun şehit ediliş şekli de başlı başına bir hikâyedir ama şimdi o konuya girmeyeceğim daha sonra fırsat olursa buna değiniriz.

 

Şimdi gelelim sizin sorunuza: Hikmet nedir diye buyurmuştunuz. Sorunuz buydu. Evet Şeyh-i İşrak, hikmetten söz ediyor. Kitabının ismini de “Hikmetu'l-İşrak” koymuştur. Bu onun en önemli kitabıdır ve tüm işraki düşüncelerini de bu kitapta toplamıştır. O, felsefe kelimesini çok az kullanmıştır. Hiç kullanmadı değil, az kullandı. O, daha çok hikmetten söz etti.

 

Siz hikmet nedir diye sormuştunuz. Biz hikmet derken felsefe, hekim derken de filozoftan söz ediyoruz. Hikmet ve felsefe birbirine çok yakın kavramlardır. Filozof, genel olarak hekim; hekim de filozoftur. Fakat hikmette olan bir şey felsefede yoktur.

 

Şimdi önce bu kelimelerin anlamını söyleyeyim daha sonra da içeriğine değineyim. Hikmet, İslami bir kelimedir. Kur'an'da da geçmektedir. Allah'ın sıfatlarından biri de hekimdir; ama hiç kimse Allah'a filozof demez.  Evet, bu Kur'anî bir kavramdır. Felsefe ise Yunanca bir kelimedir. Ama İslami literatüre de girmiştir.

 

Yunanca aslı “filosofia”dır. “Sofia” kelimesi “hikmet” anlamına geliyor. Yani akli meseleler, derin akli meseleler demektir. “Filo” ise “sevgi” demektir. Sokrates, bir hekimdi; felsefenin babasıdır. Gerçi Sokrates'ten önce de felsefe vardı; ama bizim açımızdan en önemlileri Sokrates'tir. Sokrates, kendini filozof olarak adlandırdı. Yani ben hekim değilim, hikmeti seviyorum demiş oldu. Neden kendisini hekim değil de hikmet seven diye nitelediği de ayrı bir anlam taşıyor elbette. O, belki de hikmetin sonu yoktur, bu nedenle de hikmeti seven olmak gerekir demek istemiştir. Yani bir anlamda sadece hikmeti sevenler hekim olabilir dedi. Buna göre hikmeti veya felsefeyi sevmeyenler filozof ya da hekim olamazlar.

 

Özetle bizim “felsefe”, Batılıların ise “filosofia” dedikleri kelime Yunancadır ve bizim kültürümüze girmiştir. Hikmet ise İslami ve Kur'ani bir kelimedir. Yani bu ikisi kelime açısından farklı olduğu gibi anlam açısından da farklıdır.

 

Felsefe, akletmektir (taakkul), tabii aklı olan her canlı akleder. Ancak felsefede akletme varlığın en temel meselesidir. Siz günlük hayatınızda doğal olarak akledersiniz, akletmeniz de gerekir. Her insanın akılcı yaşaması gerekir. Yani aklıyla hareket etmesi gerekir. Evet günlük hayattaki de akıldır. Matematik aklı, hesap haklı, ekonomi aklı, siyaset aklı vs. evet bunların hepsi akıldır.

 

Ama felsefe, en temel varlık meselelerine ulaşan bir akıldır. Varlık bilgisi ortaya koyar, başlangıcı ve sonu bilmek ister. Veya hayatın anlamını bilmek ister. Bu meseleler çok temel meselelerdir. Felsefe, genel olarak bu tür meselelerle ilgilenir ve bu konularda akıl yürütür.

 

Hikmet de böyledir; ama hikmette fazladan bir şey daha vardır. Hikmet de en temel varlık meselelerinde akletmek ve incelikli düşünmektir. Başlangıç, son, hayatın anlamı, insanın mahiyeti vs. gibi meseleleri çözmek ister; ancak bu bir “itkan” ile olmalıdır. Yani çok sağlam bir şekilde olmalıdır. İçinde vehim olmamalıdır, hayaller olmamalıdır. Akletme sağlam bir şekilde olmalıdır.

 

En temel varlık meseleleri üzerine düşünen bir kişi, bu akledişini hayatında ve pratiğinde de ortaya koymalıdır. Yani hekim, akledişi hayatına da yansıyan kişidir. Filozof düşünür; ama düşüncesi hayatına yansımayabilir. Ancak hekimin temel düşünceleri, onun yaşam tarzına yansır. Yani o, düşünceleriyle amel eder. Bu sebeple hikmet için “itkan-ı sun” (muhkem iş) derler. İtkan-ı sun, yapılan işin muhkem,makul ve delilli olmasıdır. Yapılan işte eksiklik, noksanlık yoktur. Yani onun arkasında en önemli burhan ve en önemli akletme vardır.

 

Bu sebeple Allah için hekim denmesinin sebebi onun yaptığının muhkem olmasından dolayıdır. Allah niçin hekimdir; çünkü O'nun fiili, yaratışı, ameli, muhkemdir; mutkandır. Mutkan itkan olan şeydir. Yani eksiklik ve kusuru olmayandır. Peki neden muhkemdir; çünkü ilme dayalıdır. Hak Teâlâ'nın hikmeti, Hak Teâlâ'nın ilmi üzeredir. Hikmeti ilme dayalı olduğu için de Allah'ın ameli muhkemdir.

    

O halde insanlar için söz konusu olduğunda da hekim olan insan, en temel meselelerde akleden biri olmasının yanı sıra ilahi muhkemlerden de yararlanan kimsedir. Yani Hak Teâlâ ile bir irtibata sahip olan kimsedir. Yani hekim, akleden ve  Hak Teâlâ ile irtibatı olan kimsedir. Yaşantısı da hekimce ve akla dayalı bir yaşantıdır. İşte bu, hikmet ve felsefe kelimeleri arasındaki farklılıktır. Ama bu kelimeler çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır. Bazen filozofa hekim derler, bazen hekime filozof derler. Sühreverdi ise hem hekimdir hem de filozoftur. Sorunuzun cevabı işte budur.

 

Laricani: Çok teşekkürler, güzel bir açıklama oldu. Elbette hikmete dair birçok tarif yapılmıştır. Ama Sühreverdi'nin düşüncelerine yakın olan ve Kur'an'ın da teyit ettiği, sizin söylediklerinizdir. Onun kendisinin de şöyle bir ifadesi var: Ben Meşşai hikmetinden niçin ayrıldım, çünkü Meşşai filozof bir şeyi idrak ediyor ama hikmet “ihatetun bi-hakikati şey''dir (eşyanın hakikatini kuşatmak). Yani hekim, bir şeyin hakikatini ihata ediyor. Sanırım Sühreverdi bu sözüyle meseleyi çok derinlemesine gördüğünü gösteriyor.

 

Üstat Dinani: Söylediğiniz doğrudur. Filozoflar, eşyanın hakikatini idrak ettikleri iddiasındadırlar. Bir filozof olarak Sokrates, bir filozof olarak Aristo ve hatta Heraklides, Parmenides vs. gibi Sokrates öncesi filozoflar da hakikatleri idrak ettikleri iddiasındadırlar. Felsefe zaten hakikati idrak etmektir.

 

Ama arz ettiğim gibi hikmet, içinde ilahi bir maneviyatın da bulunduğu bir hakikat idrakidir. Yani onda, Hak Teâlâ'ya ait bir ilahi nuraniyet vardır. Burada bir diğer nokta daha var ki inşallah buna daha fazla değiniriz. Bazıları felsefenin doğduğu yerin Yunanistan olduğunu iddia eder. Ben bu görüşe karşıyım.

 

Tüm Avrupa'da felsefe tarihi yazanlar, felsefenin doğum yerini Yunanistan olarak görürler. Maalesef İran'da da bu görüşe taraftar olanlar var. Onlara göre felsefenin doğum yeri eski Yunan'dır ve başka yerde de felsefe yoktur. Tüm Batılılar bunu yazıyor ve iddia ediyorlar. Bazı Araplar ve bazı İranlılar da bunu tercüme ediyor ve buna inanıyorlar.

 

Yunanlılar da bu inanca sahiptiler. Onlara göre de felsefenin doğduğu yer Atina'ydı ve Atina'nın çevresindeki şehirlerdi. Onlar diğer insanları barbar olarak görüyorlardı. Bir kitap yazılmıştı, ismi “Yunanlılar ve Barbarlar” idi. Yunanlılar kendilerini hekim ve filozof olarak, başkalarını ise barbar olarak görüyorlardı.

 

“Barbar” konuşmayı bilmeyen, anlamayan demekti. Konuşmayı bilmeyen derken bundan dil bilmeyen, kelimeleri-lafızları olmayan anlamı kastedilmiyordu. Bununla laftan, sözden anlamamak yani bir çeşit vahşilik kastediliyordu. Bu, onların fikriydi.

 

Buna karşı biz de iddia ediyoruz ki evet eski Yunan felsefe yurduydu, bundan hiç şüphe yok, biz de bunu kabul ediyoruz. Ama Yunan karşısında İran da hikmetin beşiğiydi. İran'da da hekimler vardı ve bunların Yunan filozoflarıyla irtibatları da vardı. Bunlardan bazılarının eserleri savaşlar sebebiyle yok oldu. Bildiğiniz gibi İskender, Aristo'nun öğrencisiydi. İskender, İran'a saldırdı ve büyük faciayı yarattı. İran'da bazıları yanlış bir şekilde İskender'i “Zülkarneyn” olarak nitelemiştir. Hâlbuki İran eserlerinde ondan “gucestek”, yani “melun” olarak söz edilmiştir. Yani melun İskender.

 

İskender İran'a saldırıp da o faciayı yarattığında İran eserlerini yok etti. Biz, İran'daki hikmetin Yunanistan'dakinden daha üstün bir hikmet olduğunu iddia ediyoruz. Sokrates öncesindeki Yunan filozoflarının büyük çoğunluğu müşrikti. Onlar dünyayı tabiattan ibaret biliyorlardı. Çok tanrılı bir dine ve tanrılar arasında savaşların olduğuna inanıyorlardı.

 

Homeros'un İlyada ve Odysseia'sını veya Sofokles'in eserlerini okursanız onların ya resmi olarak müşrik veya şirke yakın olduklarını görürsünüz. İran'daki hekimlerin ise çoğu muvahhiddi.

 

İran'la Yunanlılar arasında üç tane savaş oldu. Her savaş facialar yarattı; ama bu üç savaşa rağmen İran'la Yunan arasında dostça bir ilişki de kuruldu. Hem Yunanlılar İran'a geldiler, hem İranlılar Yunanistan'a gittiler. Yani kültürel bir ilişki kurdular. Bu iki ülke o dönemin dünyasında kültürel açıdan diğer yerlere göre çok üstün konumdaydı.

 

Özetle oralarda felsefe, İran'da ise hikmet vardı. Ama maalesef eserlerin büyük kısmı savaşlar sebebiyle yok oldu. Bu savaşların en kötüsü de İskender'inkiydi ama daha sonra da Moğolların ve diğerlerinin saldırılarıyla bu eserler yok oldu.

 

Sühreverdi, kendisinin İran hikmetinin ihya edicisi olduğunu iddia etmektedir. Yani kendi düşüncesini Yunanlı olarak görmüyor. Hatta tam tersine Yunan düşüncesine karşı tavır alıyor. Bu sebeple de o, Meşşai hikmeti, Yunan hikmeti olarak görüyor. Ona göre Yunan düşünce mirası tercüme yoluyla İran'a ve İslam dünyasına intikal etti.

 

Bununla birlikte Sühreverdi, İbn Sina'ya büyük saygı duyar. O, İbn Sina'yı İşraki olarak görür. İbn Sina da bunu söyler. Der ki, ben, hikmeti yazarken genel geçer olan tarzda yazdım, genel kaideyi bozmak istemedim. Mantıku'l-Maşrıkiyyin'in başında buyuruyor ki “Ben Şifa'yı İşarat'ı yazarken genel geçer ortamdan ayrılmak istemedim; ama ben bunlardan başka bir hikmet elde ettim.” Bunu İbn Sina'nın kendisi söylüyor. İşte bu, İran hikmetidir. Sühreverdi de bu sözlerin farkındadır.

 

Sühreverdi ise kendi hikmetinin farklı olduğunu söyler. O, İşraki hikmettir. İran hikmetidir ve bunu İslam'la daha uyumlu görür. O, eski Yunan'a karşı antik İran hikmetini savunduğu gibi, İslam tarihinin de en inançlı ve en Müslüman filozofudur.

 

Elbette İslam filozoflarının hepsi dindardır. Mesela İbn Sina, 7 kez yaya olarak hacca gitmiştir, çok dindardır; ama bana sorarsanız ben Sühreverdi'den daha Müslüman ve daha ibadet ehli bir filozof görmüyorum. Onun Kur'an-ı Kerim'e olan hâkimiyeti eşsizdi.

 

Laricani: Üstat izin verirseniz kısa bir ara verelim.

 

***

 

Laricani: Evet, konumuz, hikmetin tarifi üzerineydi. Üstat, konuyu çok güzel bir şekilde açıkladı. Şimdi hikmetin kökeniyle ilgili devam edelim. Sühreverdi, hikmeti, varlık âleminden hiçbir zaman kesilmemiş olan ezeli bir hamur olarak görüyor. Yani hiçbir ekol, hiçbir mezhep ya da hiçbir kesim hikmetin yalnızca kendisine ait olduğunu iddia edemez. O, hikmetin hamurunu ezeli olarak görüyor, yani hikmetin hem Yunanlılara, hem Meşşailere hem ariflere ait olduğunu, her insanın ilahi hikmetin hazinesi olabileceğini söylüyor. Meselenin bu tarihsel yönüyle ilgili olarak biraz daha açıklama yapmanızı istiyorum.

 

Üstat Dinani:  Evet sizin de buyurduğunuz gibi Sühreverdi, hikmetin hamurunu ezeli görüyor. Daha anlaşılabilir ve daha Farsça tabirle o, “hıred-i cavid”in (ebedi akıl) mevcudiyetini kabul eder. Bu, bugünkü modern dünyanın söylediğinin tam tersidir. Bugünkü modern dünya her şeyi değişimde görmektedir. Tabi elbette her şeyde değişim vardır. Ama modern dünyanın tüm dikkati geçmişe değil geleceğe yöneliktir. Modernitenin dili “Yarın, daima bugünden iyidir'' anlayışı üzerine kuruludur.

 

Moderniteyle ilgili yıllarca sürebilecek uzun bahisler açmak mümkündür. Ama eğer moderniteyi tek bir kelimeyle özetlemek istersek söylediği şey şudur: ‘'Yarın daima bugünden daha iyidir.'' Modernitenin sloganı budur.

 

Ebedi aklı kabul eden Sühreverdi ise böylesi bir şeye inanmaz. Yarın bugünden daha iyi olabilir; ama yarın, daima mutlaka bugünden daha iyi olacak diye bir şey yoktur. Bugün, yarından daha iyi olabilir. Sühreverdi bu sebeple ebedi akla inanır.

 

Ebedi akıl ne demektir? Bu âlemin temelde akıl üzerine kurulmuş olması demektir. Bu varlık âlemi akıl üzere var olmuştur. Âlem, ezelden beri, yani varlığın meydana gelmesinden itibaren akıl üzeredir. Bu âlemin ne zaman meydana geldiği meselesi ayrı bir konudur. Ama varlık akıl esasına göre var olmuştur.

 

Şimdi siz bunun ilahi akıl olduğunu söyleyebilirsiniz. Evet elbette varlık ilahi akılla meydana gelmiştir. İlahi hikmetle var olmuştur, bundan şüphe yoktur. Ama acaba varlığı meydana getiren ilahi akıl, insanda zuhur etmiyor mu? Yani bu yaratılmış âlem hikmet üzere yaratılmışsa ve bu varlık âleminin arkasında var olan ilahi hikmet, zuhur etmek isterse nerede zuhur eder? İnsanda zuhur eder. Âlemin hikmetini anlayabilen yalnızca insandır. Yaratılış sırlarını anlayabilen sadece insandır. Âlemin akli sembollerini anlayabilen sadece insandır. Hak Teâlâ'nın muhkem yaratışını (itkan-ı sun) anlayabilen sadece insandır.

 

Sühreverdi'nin ebedi akıl (hıred-i cavidan) ve ezeli hamur ile kastettiği işte budur. Yani âlem hiçbir zaman hekimsiz kalmamıştır. Dini öğretiler de bunu doğruluyor. Yaratılan ilk insan Hz. Âdem'dir. Adem bir peygamberdir. Tüm ilahi kitaplarda, sadece Kur'an'da değil, Âdem bir peygamber olarak geçiyor. Nebi, hekimdir; hekimin de üstündedir. Nebi, her şeyi bilmektedir, Allah'ın ilminin mazharıdır.

 

Evet Sühreverdi, hikmetin diliyle konuşuyor ve âlemde her zaman bir hekim vardı diyor. Yani âlem hiçbir zaman hekimden yoksun kalmamıştır. Modernite bunu söylemiyor. Âlemi vahşilikten, ilkellikten başlatıyor vs. Şimdi bu konuya girmeyelim. Sühreverdi ise diyor ki âlemde her zaman hekim vardı. Eğer hekim varsa o hekim akla sahiptir. Bu akıl ebedidir (cavidan), yani hekim âlemde her zaman vardı ve âlem var oldukça da var olacaktır. İşte bu Sühreverdi'nin ebedi akıl (hıred-i cavidan) diye adlandırdığı şeydir.

 

Burada ilginç ve dikkat çekici olan şudur. Sühreverdi, Farsça risalelerinde bundan “hıred-i cavidan” diye bahsetti. Ama Hikmetu'l-İşrak'ta çok daha ilginç bir kelimeyi, “ezeli hamur” ifadesini kullandı. İzin verirseniz ben “ezeli hamur”u biraz açıklayayım. Çünkü bazıları bundan ne kastedildiğini anlamayabilir.

 

Sühreverdi, “ebedi hikmet” ile aynı anlama gelen bu “ezeli hamur”u, Kur'an ayetlerinden ve hadislerden çıkarmıştır. Muteber bir hadiste Hz. Hak Tebarek ve Teâlâ, “hamertu tinete Âdem bi-yedeyye erbaine sabah” diye buyuruyor.  Tıynet, kil demektir. Yani Allah diyor ki ben Âdem'in çamurunu kendi ellerimle kırk gün yoğurdum. Burada tek elimle demiyor, iki elimle diyor neden tek el değil de iki el ifadesinin kullanıldığı da başlı başına bir anlam taşıyor. Burada iki el ne demektir, kırk gün ne demektir? Bunların tefsirleri vardır ki bunlara daha sonra değinirim.

    

Ayrıca, yoğurmak ne demektir? Acaba o çamur nedir ve o yoğurmak ne demektir? Hz. Âdem, o çamur ve Allah'ın eliyle yoğurmasının ürünüdür. Yoğurmak nedir, kırk gün ne anlama gelmektedir; işte bunların hepsinin içinde hikmet vardır. Ezeli hamur, Allah'ın eliyle “tahmir edilmiş”, yani hamur şeklinde yoğrulmuş demektir.

 

Sühreverdi, hekimin hem “hikmet-i zevkî” ile yani işrak ve müşahedelerle hem de “hikmet-i bahsî' yani istidlale dayalı hikmet ile süslenmiş olması gerektiğini söyler. O bu ikisine sahip olanları doğru bir hekim olarak kabul ediyor.  Kendisi de hem bahis ve istidlal hem de zevk ve şuhud ehli bir hekimdir. Fakat o genç yaşta elde ettiği o zevk ve şuhudu, asla istidlal olmaksızın beyan etmiyor. Elde ettiği şuhudu istidlalle ortaya koyduğu zaman da çok sağlam bir şekilde delillendiriyor.

 

Dolayısıyla o, hem tam anlamıyla bir işraki hekimdir hem de istidlale dayalı hikmette diğer hekimlerin üstündedir. Burada ilginç olan bir şeyi daha söyleyeyim: Sühreverdi'nin felsefesinde irfan ve felsefe birbirine girmiştir. Bundan dolayı bazıları onu irfan bazıları da felsefe saymıştır.

 

Eğer birileri Sühreverdi'nin hikmetini, İbn Arabi'nin irfanının bir çeşit ıstılahlaşmış şekli olarak farz ederlerse yanılırlar. Mesela Beyazid Bestami ariftir, bundan hiç kimsenin kuşkusu yok. Şeyh Ruzbehan ariftir. Cüneyd-i Bağdadi ariftir, İbn Arabi ariftir. Sühreverdi de ariftir; ama Sühreverdi'nin irfanı Beyazid-i Bestami'nin irfanından farklıdır. Diğer filozoflardan da farklıdır. Mesela hatta İbn Sina'dan da farklıdır.

 

Sühreverdi, hem zevkî hikmet ehli hem de bahsî hikmet ehli olduğu için irfan ve hikmet onda birbirine girmiş haldedir. Onun irfanı Bayezid'in irfanı türünden bir irfan değildir. Hikmeti de Meşşailerin hikmetinden değildir. Ama Hikmet-i İşrak hem Bayezid'in irfanına hem de Meşşailerin hikmetine sahiptir. Yeni bir dildir.

 

Bazıları yanılıyor ve Hikmet-i İşrak'ı sadece irfan sanıyor. Hayır ıstılahtaki irfanla farkları vardır.  Aynı şekilde Meşşai hikmet de değildir. Adı üstünde, İşrakî hikmettir; yani içinde hem irfanın hem de burhanın dili vardır; ama bu iki dil birbirinden ayrı değildir. Şuhud ve istidlal dili birbiri içine geçmiş haldedir. Bu da Sühreverdi'nin hüneridir.

 

Laricani: Çok güzel bir noktaydı üstat. Sizin de buyurduğunuz gibi Sühreverdi, hikmetin Allah katından geldiğini söylüyor. Ve diyor ki Yunan felsefesinde de eğer hekim varsa onlar da bu hikmeti gaybtan almıştır. Nitekim kendisi Yunanistan'da da hekimlerin olduğunu belirtiyor ve mesela Eflatun'a büyük saygı duyuyor.  Mesela Hermes'ten söz ediyor. Burada onun bir ifadesi var: Hermes diyor ki: “Nurani bir zat, bu maarifi bana bildiriyor. Ben ona sen kimsin dedim, o da ‘Ben senin ‘tiba-ı tamm'ınım' dedi.”

 

Üstat Dinani: Bahsini ettiğiniz bu konuyla ilgili olarak izin verirseniz ben bir açıklama yapayım. Sühreverdi'nin asli terimlerindeki anahtar kelimelerden biri de şimdi sizin okuduğunuz bu “tiba-ı tamm” kelimesidir. Burada onu Hermes'ten naklediyor.

 

Hermes, manevi bir hekimdi, onun hikmetine “gnostizm” deniyor.

 

Laricani: Molla Sadra, onun Şit peygamber olduğunu söylüyor.

 

Üstat Dinani: Evet bazıları da onun İdris peygamber olduğunu söylüyor. Evet bu konuda çeşitli ihtilaflar var. Birtakım sözler var ama her halükarda manevi bir hekimdi. Yaşadığı şehir çok açık değildir. Bugünlerde hermenötik denilen yöntem adını Hermes'ten almıştır. Hermenötik, Hermes düşüncesine yakın olan demektir, yani Hermes gibi tevil yapan demektir.

 

Sühreverdi'nin kendisi de İşraki ve manevi bir hekim olduğu için Hermes'e çok büyük bir ilgi gösteriyor ve şimdi sizin okuduğunuz kısmı ondan naklediyor. Burada “tiba-ı tamm” kelimesini kullanıyor. Hermes ona sen kimsin diye soruyor o da “Ben senin tiba-ı tammınım'' diyor. Tiba-ı tamm ifadesindeki “tiba” kelimesi bildiğimiz tabiattır. Ama burada tabiat kelimesini değil tiba kelimesini kullanmıştır. Tabiat zahiri olan şeydir; ama tiba kelimesinde manevi bir anlam da vardır. Üstelik “tiba-ı tamm” diyor. Tiba-ı tamm, insanın bütün hüviyetidir. Yani hem cisim hem de ruh olarak. Yani cisim ve ruh tek bir şeydir. Hem âlemin zirvelerine çıkabiliyor hem de en aşağı noktalara inebiliyor.

 

Yani “esfel-i safilin”den “ala-yı illiyin”e kadar seyrediyor, yani insan-ı kâmil. Yani aşağıların en aşağısından, yücelerin en yücesine kadar tüm süluk merhalelerini geçmiş olan… İşte “tiba-ı tamm”ın anlamı budur. O şahıs, Hermes'e ben senin tiba-ı tammınım derken ben senin hakikatinim demiş oluyor.

 

Sühreverdi, bu “tiba-ı tamm” kelimesi üzerinde çok durur. İsmini vermeyi gerekli görmediğim çağdaş yazarlardan biri var. Şikayetçi olduğum için ismini vermeyi de gereksiz görüyorum. Hikmete aşina olmayan kimi insanlar bugünlerde Sühreverdi tefsiri yapmaya kalkıyorlar. Bu gerçekten çok üzüntü vericidir.

 

Mükemmel bir üstattan hikmet dersi almayan biri, Sühreverdi'nin düşüncelerini anlayamaz. Bu şahıs, “tiba-ı tamm” kavramını Freud'un bilinçaltı kavramına tatbik etmeye kalktı. Yani ona göre Freud'un bilinçaltı kavramıyla söz ettiği şey, Sühreverdi'nin “tiba-ı tamm” dediği şeydir. Allah aşkına şu mesafeye bakın. Tiba-ı tamm, insan hüviyetinin ala-yı illiyinden esfel-i safiline kadar olan kemâl makamıdır, yani bir insan-ı kâmil makamıdır. Bilinçaltı kavramı ise bilim dünyasında büyük değişimler yarattı doğru ama bilinçaltı henüz en azından burhanî açıdan çok açık ve net olan bir şey değildir.

 

Şunu cesaretle söyleyebilirim ki Freud'un bilinçaltı kavramını kabul etsek bile bunla Sühreverdi'nin tiba-ı tamm ile kastettiği şey arasında fersahlarca fark vardır. Yani ben burada demek istiyorum ki evet Sühreverdi okuyalım ama şunu da bilelim ki Sühreverdi'yi en azından doğru bir hocadan İslam felsefesi dersi almış biri tefsir edebilir.     

 

Laricani: Çok teşekkürler üstat, konu güzel bir yere geldi; ama maalesef bizim programın da süresi bitti.

 

 

 

Çeviren: Hüseyin Mahir

 

 

www.medyasafak.net

      

           

 

           

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=iIlk6rB8EPE