Ayetullah Kemal Haydari’den Sekaleyn Hadisi Dersleri (27)

Medya Şafak 21.12.2013 19:25 EHL-İ BEYT OKULU
Allame Albani: Bu konu hakkında en fazla Aişe’nin orasının Hav’eb suyu olduğunu öğrenince dönmeye yeltendiği söylenebilir. Ancak hadis Aişe’nin dönmediğine delalet etmektedir. Bu ise Ümmü’l-Müminin’e yaraşmayan bir davranıştır. Ümmü’l-Müminin’in Hz. Ali’ye karşı hareket etmesinin kökten yanlış olduğunda kuşku bulunmamaktadır.

07/01/2011

 

- Rahman Rahim Allah'ın Adıyla, Hamd Allah'a özgüdür. Salat ve Selam Allah'ın güvenilir elçisi Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a), tertemiz Âl'ine, seçkin ve değerli sahabelerine olsun.

 

Değerli Kevser TV izleyenleri Allah-u Teala günlerinizi bahtiyar bir şekilde geçirmeyi nasip eylesin. Allah'ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun. “Utruhetü'l-Mehdeviyye” programının yeni bir bölümünde, “Sened ve Delalet Açısından Sekaleyn Hadisi” konusunun yirmi yedinci kısmında tekrar sizinle birlikteyiz. Sizin adınıza değerli konuğumuz Ayetullah Seyyid Kemal Haydari Bey'i selamlıyoruz. Hoş geldiniz Seyyid Kemal Haydari Bey!

 

- Hoş bulduk.

 

- Efendim, tathir ayetinin Hz. Peygamber'in (s.a.a.) eşlerine yönelik olma ihtimalini ortadan kaldıran başka karineler de var mı acaba?

 

- Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve Rahman Rahim olan Adıyla ve O'nun yardımıyla programımıza başlarım. Salat ve selam Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve tertemiz Âl'ine olsun.

 

Aslında aceleyle hemen bu konuya geçmek istemiyorum. Ayetin Hz. Peygamber'in (s.a.a.) (s.a.a) hanımlarını kapsayıp kapsamadığına odaklanmanın semeresi nedir? Bir kişi şöyle diyebilir: Ahzab Suresi'ndeki ayetin, “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” (33/el-Ahzab/33), bu buyruğun beş kişilik gruba özgü olduğunu kabul ettik diyelim. Peki bunun yarar/lar/ı ve meyveleri nelerdir?

 

El-cevap; bu, hayati öneme sahip temel bir konudur. İnşallah bir sonraki programda Allah'ın izniyle bu mübarek ayette kastedilen Ehl-i Beyt'i (a.s.) tanımanın yararlarının neler olduğu konusunu ele alacağız. Aziz dinleyicilerden ve değerli izleyicilerden biraz anlayış ve sabır göstermelerini istiyorum. Bu programlarda birbiriyle bağlantılı konuları ele almaktayız. Bundan dolayı önceki programları takip etmeyenler, akidevi ve imani Kur'anî boyutu bulunan bu önemli neticelere vakıf olamayabilirler.

 

Değerli izleyiciler önceki programlarda ele alınan tathir ve mübahele ayetlerinde ve Sekaleyn hadisinde Hz. Peygamber'in (s.a.a.) kullanmış olduğu “Ehl-i Beyt” ifadesini açıklayan ve ortaya koyan bazı karineleri ele aldığımızı hatırlayacaklardır.  Bu elfazla sadece şu beş kişi kastedilmektedir: Hz. Peygamber (s.a.a.), Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn (a.s.). Bizler sözcüğün lugavi, örfi ve fıkhi anlama sahip olduğunu, ancak bu anlamları ele alma arzusunda olmadığımızı belirttik. Ele aldığımız mana sözcüğe Hz. Peygamber (s.a.a.) tarafından verilen terimsel olanıdır.

 

Bizler programlarımızda bazı karinelere ve şahidlere işaret ettik. Lugavi/dilsel karinelerin bunlardan olduğunu izleyiciler hatırlayacaklardır. Biz “Ve karne fi buyutikünne/evlerinizde oturun” ifadelerindeki beyt/ev sözcüğünün çoğul olarak kullanıldığını, ‘ehle'l-beyt' tamlamasında ise kavramın tekil kullanıldığını açıkladık. Ev sözcüğünün değişmesi önemli bir karineydi.

 

Hz. Peygamber'in (s.a.a.) bunları bir elbise altında toplamasını ve “Allah'ım işte şunlar benim Ehl-i Beyt'imdir” diyerek ayetin evinde nazil olduğu Ümm-ü Seleme'yi dahi örtünün altına almamasını içeren mütevatir rivayetler de bu karinelerden bir diğeridir.

 

Ayrıca; Hz. Peygamber'in (s.a.a.) hanımlarından hiçbirisinin “bizler de bu kavramın kapsamına giriyoruz” iddiasında bulunmaması, Resulullah'ın (s.a.a.) birkaç ay Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın evinin kapısına gidip beklemesi ve tathir ayetini okuması, büyük tefsir bilginlerinden bir grubun ayetin şe'n'i nüzulüne ilişkin açıklamaları ve bir grup Müslüman bilginin bu ayette geçen Ehl-i Beyt kavramından sadece beş kişiyi anlamaları da bu karineler arasında yer alır.  Bunların hepsini önceki programlarda inceledik ve arz ettik.

 

Bu programda ise karine-i mazmuniyye (içeriksel karine) olarak isimlendirdiğim konuyu ele alacağız. İçeriksel karineden murad nedir? Diğer karinelerin bir bölümü ayetin şen-i nüzulüyle bağlantılı, bir bölümü dil ile bağlantılı, bir bölümü literal (lafzi), diğerleri de rivayetseldir. Bu şahid ayetin bu bölümünün içeriğiyle bağlantılı olan, muhtevaya dönük bir karinedir. Durumun kavranılması için bir örnek vereceğim.

 

Tevbe Suresi'nde Allah-u Teala “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadıklarla/doğrularla beraber olun.”(9/et-Tevbe/119) buyurmaktadır. Soru; yalancılıkla şöhret bulan bir kişinin “Benim de bu ayetin kapsamına girdiğimi niçin söylemiyorsunuz?” demesi mümkün müdür? Böyle bir iddiada bulunacak olursa kendisine şöyle cevap verilir:  “Ayet sadık kişiyle birlikte olmayı dile getirmektedir. Sen ise sadık/doğru sözlü bir kişi değilsin. Öyleyse bu ayet sana tatbik edilemez. Zira bu ayette mevcut olan içerik seninle uyumlu değildir.”

 

Buna huruc-u mevzuî ve huruc-u tahassusî ismi verilir.[1]

 

Aziz dostların şu noktaya oldukça dikkat etmelerini istiyorum. Ayet-i kerime açık ve sarih bir şekilde İlahi iradenin, ayette geçen Ehl-i Beyt'ten ricsin giderilmesine ilişkin olduğunu dile getirmektedir. Zira ayet açıktır ve hiçbir beyana ihtiyaç duymamaktadır. Arapçayı bilen herkes bu anlamı anlayabilir. Allah-u Teala “İnnema yuridullahu li-yüzhibe ankümü'r-ricse/‘Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” buyurmaktadır. Ayetin detayına şimdi girmek istemiyorum. Zira konum tathir ayetini tüm yönlerden ele alıp incelemek değildir. Ben şunu dile getirmek istiyorum: Allah-u Teala diyor ki, benim iradem diye başlayan bölüm hasr (sınırlandırma) edatı olan “innema” sözcüğü ile başlıyor. Yani, “iradem sadece bunlara taalluk etmektedir, başka hiçbir kimseye değil”. Peygamberlerin hiçbirisinin ehli ve çocukları için Kur'an-ı Kerim'de bu türde bir kullanımın söz konusu olmadığını açıklamıştık. Yani Kur'an'da Hz. İmran'ın, Hz. Musa'nın ve Hz. İbrahim'in (a.s.) aileleri hakkında böyle bir ifade mevcut değildir. Bu ayet-i kerimede Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) Âl-ı Beyti hakkında şöyle deniyor: “İnnema yuridullahu li-yüzhibe ankümü'r-ricse/Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” Yani O'nun süreklilik arz eden iradesi buna taalluk etmektedir. Ayette geçen “yuridu/istiyor” muzari (geniş zaman) fiildir ve muzari fiil sürekliliğe delalet etmektedir. Ayrıca “ve yutahhireküm tathira” ifadesi de bu konuya taalluk etmektedir.

 

Bir kişi bana şöyle diyebilir:  “Bu irade Ehl-i Beyt'ten ihtiyarın (iradenin, seçme özgürlüğünün) alınmasını gerektirir. Zira Allah-u Teala'nın iradesi Ehl-i Beyt'ten ihtiyarın olumsuzlanmasını gerektirmektedir.” “Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı ‘Ol' demekten ibarettir. Hemen oluverir.” (36/Yasin/82)

 

Biz bu kuşkuya el-İsmet, Bahsün Havle'l-İmamet, İlmü'l-İmam ve er-Rasihune fi'l-İlm adlı eserlerimizde cevap verdik. Bu ayet-i kerime bağlamında da bu kuşkuya cevap verdik. Ancak bu nokta şu anki konumuzun dışında olduğundan bu itiraza cevap vermiyoruz.

 

Öncelikle ayet-i kerimede geçen “rics” sözcüğünün anlamını açıklamamız ve bu kavramın üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu açıklamalar sayesinde “rics” olarak tanımlanabilecek eylemleri Hz. Peygamber'in (s.a.a.) hanımları veya hanımlarından bazılarının işlemiş olup olmadıklarını anlayabileceğiz. Kur'an-ı Kerim'in ve Müslüman bilginler arasında ittifak edilen sahih rivayetlerin nassına göre Hz. Peygamber'in (s.a.a.) bazı hanımları -şerî bir içtihad dahi olsa- ricsi işlemişlerdir. Ancak sonuç itibariyle bunlar içtihad olsa dahi bu eylemler hakkında rics sözcüğünün kullanımı doğrudur. Buna göre tathir ayetinin Hz. Peygamber'in (s.a.a.) hanımlarını kapsaması mümkün olabilir mi? El-cevap; hayır, mümkün değildir, dolayısıyla Ehl-i Beyt kavramı onlar hakkında kullanılamaz. “Doğrularla birlikte olunuz” ayeti örneğinde olduğu gibi sadık kavramının yalan söyleyen birisi hakkında kullanımının mümkün olmaması gibi.

 

Öyleyse konumuz rics kelimesi ve bu kelimeden neyin murad edildiği çerçevesindedir.

 

Sözcüğü ele alıp inceleyenlerden biri Ruhu'l-Meani'nin müellifi Allame Alusî'dir.

 

O şöyle der: “Rics aslında pis şey anlamına gelmektedir. Burada ise sözcük pek çoklarına göre günah işlenmesi anlamındadır.

 

Süddi sözcüğün günah, Zeccac fasıklık, İbn Zeyd Şeytan, Hasan şirk anlamına geldiğini söylemiştir. Sözcüğün tama' ve cimrilik anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir görüşe göre ise bidat ve heva anlamındadır. Denilmiştir ki; rics sözcüğünün günah, azap, necaset ve eksiklikleri tanımlamakta kullanıldığı da olur. Burada ise murad edilen bunların hepsidir.”[2]

 

Buna göre günah işleyen bir kimse rics işlemiş demektir ve dolayısıyla da ayetin kapsamına girmesi mümkün değildir. Kur'anî olarak Hz. Peygamber'in (s.a.a.) hanımlarının Allah-u Teala'ya tevbe etmeyi gerektiren bir şeyi işlemiş olmaları kesinleşirse bu ayetin de kapsamına girmemiş olurlar.  Pasaja göre kemâlin karşıtı olan eksiklikler ricstendir. Öyle ki münker olmadığı halde eksikliği ifade eden şey dahi rics sözcüğünün kapsamına girmektedir. Yani sözcük günahları, masiyetleri, zenbleri, eksikliği, bidatleri kapsamaktadır. Bunlardan birisini işleyen kimse ricsi işlemiş olur; ricsi işleyen kimse de ayetin ve Ehl-i Beyt kavramının kapsamına girmemiş ve kendisinden rics giderilmemiş olur. Bu durumda da İlahi İrade kendisine taalluk etmemiş demektir. Eğer ilahi irade kendisine taalluk etmiş olsaydı kuşkusuz rics ondan giderilmiş olurdu ve bunu işlemezdi. Rics türü bir davranış kendisinden sadır olduğundan dolayı ilahi irade kendisine taalluk etmemiş demektir.

 

Soru; ‘İnnema yuridullahu li-yüzhibe ankümü'r-ricse/Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece ricsi/günahı gidermek istiyor' buyrulmaktadır.  Rics sözcüğü ayette nekra/belirsiz olarak kullanılmamıştır. Zira ayet sözcüğü ‘ricsen' şeklinde nekra olarak ifade etseydi bu durumda tenvin, tenvin-i tenkir olmuş olurdu. Bu da nahv kitaplarında okuduğumuz gibi tekilliği ifade etmektedir. Ancak Allah-u Teala ‘er-ricse' buyurmaktadır. Bu durumda şu konu ortaya çıkmaktadır: Acaba Ehl-i Beyt'ten giderilen herhangi bir rics midir, yoksa bütün ricsler midir?

 

Bakınız Allame Alusî ne diyor: ‘er-Rics' sözcüğündeki elif-lam takısı ya cinsi veya istiğrakı ifade eder.[3]

 

Allame Alusî ilk olarak ricsin bütün günahları ve eksiklikleri kapsayan genel bir sözcük olduğunu belirtiyor. İkinci olarak da elif-lam takısının bütün rics türlerini ifade ettiğini söylüyor.

 

Aynı paralelde açıklamalar bir Hanbeli bilgin tarafından da yapılmıştır. Bu noktayı biraz açalım.

 

Bu meseleye değinen Şerh-ü Muhtasari'r-Ravda adlı eserin yazarı Necmüddin et-Tufî'dir. Önceki programlarda işaret ettiğimiz bazı noktalara değinmek istiyorum. Et-Tufî Hanbeli bir fıkıh bilginidir. Bütün eserleri bu mezhebe göre telif edilmiştir. Bu hususu muhakkik Abdullah et-Türki önsözde dile getirmektedir.

 

Abdulal Atve onun hakkında şöyle der: “Tufî, Hanbeli mezhebine bağlı bir fıkıhçıdır. Bütün eserlerini İmam Ahmed İbn Hanbel'in mezhebine göre telif etmiştir. Merdavi, Hanbeli mezhebinde re'y ve içtihad sahibi kimseler bölümünde onu bu mezhebin önde gelen fıkıh bilginlerinden sayar.”[4]

 

Pasajda da görüldüğü gibi et-Tufî müçtehiddir ve re'y sahibidir.

 

Atve devamla şöyle der: “İbn Receb el-Hanbeli onu Şiilikle itham etmiştir. Bu ithamı, Kahire Üniversitesi'nde derecesi alan çağdaş araştırmacılardan birisi tarafından hazırlanan ilmi bir çalışma bertaraf etmiştir. İster bu itham doğru olsun ister olmasın Tufî'nin Şerh-u Muhtasari'r-Ravda adlı eseri bütünüyle Hanbeli mezhebine göre telif edilmiştir. Eserin hiçbir yerinde Şiilikten bir nebze dahi olsun iz yoktur. Buna kitabın dosdoğru oluşu yeterli delildir.”[5]

 

Tufî şiilikle itham edilmiş bir yazardır. Onu savunmak için bazı eserler telif edilmiştir. Atve'nin de dediği gibi bu eserde geçen bütün hususlar Hanbeli mezhebinin asıllarına uygundur. Kitabın hiçbir bölümünde Şiilikten iz bulunmamaktadır ki onun Şii olduğu söylenebilsin. Bu ifadeler bazılarının oluşturmaya çalıştığı “Şiiliğe veya Ehl-i Beyt Medresesine inananlar avam halktır” şeklindeki düşüncenin doğru olmadığını bize göstermektedir.

 

Öyleyse et-Tufî'nin eserinden okuduğumuz bu pasaj Hanbeli mezhebinin usulüne uygundur diyebiliriz.

 

Yazar üç tane karineye işaret eder. İlk olarak ricsin, eksiklikleri olduğu gibi günahları da içerdiğini açıklar. O, eksiklikler sözcüğünden bedeni yoksunlukları kastetmemektedir. Ona göre eksiklik (nakısa) sözcüğünün en açık misdakı hatadır. Bir kişi hata yapmışsa bu bir eksikliktir ve bu rics olmuş olur. Ayrıca hayati önemdeki işlerdeki hatayı en çirkin eksikliklerden kabul eder. Şerî içtihadlardaki asgari düzeydeki hatayı da eksiklik sayar. Yani daha açık bir ifadeyle söyleyecek olursak, bir insan şerî bir içtihadda bulunur da hataya düşerse yine de rics olarak kabul edilen bir eylemi yapmış olur. Bu kişi tam olarak bu düşünceyi ifade ediyor.

 

Geliniz eserin şu ifadelerine bakalım: “Rics sözcüğünün eksiklikler hakkında kullanımı sabit olduğuna göre hata da nakısaların en çirkinlerindendir demektir. Eksikliğin en çirkini de şerî içtihadda hataya düşmektir. Bu durumda şeri içtihadda hataya düşen kişinin Ehl-i Beyt'ten oluşu olumsuzlanarak kavramın kapsamına girmemiş olur. Bundan içtihad ettiklerinde isabet etmeleri gerekir sonucu çıkmaktadır.”[6]

 

Değerli izleyiciler bu görüşün sadece Alusî'ye ait olduğunu sanmasınlar. Müfessirlerin önemli bir bölümü bu görüştedir. İbn Atiyye el-Muharrarü'l-Veciz adlı eserinde bu görüşü savunur. O şöyle der: “Rics günah, azap, necasetler ve eksiklikler hakkında kullanılır. Cumhur-u ulema, Ehl-i Beyt'in Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn olduğunu kabul etmektedir.”[7]

 

İbn Said et-Tufî'nin ifadelerine göre şerî içtihadda bulunup da bu içtihadında yanılgıya düşen kimseden rics sadır olmuş demektir. Böyle bir kişi tathir ayetinin kapsamına girmemektedir. Ona göre Ehl-i Beyt'in içtihadı sürekli doğru olmalıdır.

 

- Bu ifadeler ismet (masumluk) anlamına gelmiyor mu?

 

- İsmet nerede geçiyor demesinler diye bu terimi kullanmak istemiyorum. Ben Hanbeli bilginlerinden birisinin kullandığı ifadeleri kullanmak istiyorum. “Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn (a.s.) içtihad ettiklerinde” ifadesini kullanmak istiyorum. Gerçi bizim inancımıza göre onların (a.s.) nezdinde bulunan bütün şeyler Hz. Resûlullah'tan (s.a.a.) miras olarak aldıkları ilimdir. Meseleyi diğer tarafın argümanlarıyla anlatmak istiyorum. Bizler bu dört sahabenin de içtihad ettiklerini, ancak diğer sahabilerden farklı olarak bunların içtihadlarında yanılmadıklarını, diğerlerinin ise bazen yanılıp bazen doğruya ulaştıklarını kabul ediyoruz. Bunların Fedek'i talep etme içtihadları isabet eden kimsenin içtihadıdır, bunlara muhalefet eden kimsenin içtihadı ise hatalı bir içtihaddır. İkisinin doğru içtihad olma ihtimali yoktur.

 

İşte tam bu noktada Ümmü'l-Müminin Aişe'den hatalı içtihad sadır olup olmadığına bakmamız gerekiyor ki onun ayetin kapsamına girip girmediğini söyleyebilelim. Sahih nasslarda Aişe veya Hafsa ya da Peygamber'in (s.a.a.) hanımlarından bir başkasından hatalı içtihadın sadır olduğu ve bu içtihaddan dolayı pişmanlık duyup tevbe ettikleri şeklinde kesin bir bilgiye ulaşırsak, Peygamber (s.a.a.) hanımlarının Ehl-i Beyt'in kapsamına girmesi mümkün değildir demek zorunda kalırız. İçeriksel karineden muradım budur.

 

Şimdi ise kadiyye-i şartiyye yönüyle meseleyi ele almaya çalışacağız. Bilginler kadiyye-i şartiyyenin doğru olduğunu zikretmişlerdir. Aişe'nin, Hafsa'nın veya Ümm-ü Seleme'nin içtihad edip etmediği konusunu ele almak istemiyorum. Bu ayrı bir konudur. Bu konuyu ilerde ele alacağız.

 

Allame Alusî, ricsin eksiklikleri kapsadığını dile getirirken İbn Said et-Tufî ise bize bu kusurların mahiyetini açıklamaktadır.

 

İkinci soru; acaba rics sözcüğü belirli bir ricsi mi yoksa bütün hepsini mi kapsamaktadır?

 

El-cevap; müfessir Alusî üç karineden dolayı sözcüğün bütün ricsleri kapsadığını dile getiriyor.

 

İlk karine; elif-lam takısı bir sözcüğün başına geldiğinde fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre sözcük genelliği ve istiğrak/kapsayıcılığı ifade etmektedir.

 

İkinci karine; ayet ‘ve yutahhirekum tathira/sizleri tertemiz kılmak…' buyurmaktadır. Eğer tek bir rics murad edilmiş olsaydı Ehl-i Beyt'in kapsamına girenler mutahhar olmazlardı. Bu ifade kullanıldığına göre geriye hiçbir şey kalmıyor demektir. ‘İnnema yuridullahu li-yüzhibe ankümü'r-ricse ve yutahhirakum tathiran/‘Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor' buyruğunda geçen rics sözcüğünün umum ve istiğrak ifade etmediğini söyleyecek olsak dahi ‘ve yutahhirekum tathiran/sizleri tertemiz kılmak…' ifadesi genelliği ifade etmektedir.

 

O şöyle diyor; biz Allah-u Teala'nın ‘ve yutahhirekum tathiran/sizleri tertemiz kılmak…' buyruğuyla istidlalde bulunduk.

 

Üçüncüsü; varsayalım ki rics sözcüğü umum ve istiğrakı gerektirmiyor. Ancak anlamca olumsuz olan bir sözcüğün rics sözcüğünün başına gelmiş olması ricsin olumsuzlanmasını gerektirmektedir.[8]

 

Zira ayet ricsin olumsuzlanmasını ifade ediyor. Alusî şöyle diyor; bir lafzın başına anlamca olumsuz olan bir kelime gelince o lafzın bütün bireylerini ve mahiyetini izale etmiş olur. Alusî'nin dile getirdiği şeyler Tufî'nin açıklamalarından da anlaşılıyor. Ancak Tufî, Alusî'den daha önce yaşamıştır.

 

Varmak istediğim netice şudur; mazur dahi olsa şerî bir günah işleyen kimseden rics olarak değerlendirilen eylem sadır olmuş olursa bu kimsenin ayetin kapsamına girmesi mümkün değildir. Şerî içtihadda bulunup da yanılgıya düşen Ehl-i Beyt kavramının kapsamına girmiyor demektir. Bu bir kaidedir ve ayetin bu bölümünün anlaşılması noktasında temel önemdedir. 

 

Sunucu: Bahsettiğiniz ve temellendirdiğiniz bu açık kaideye geçelim. Acaba Peygamber (s.a.a.) hanımlarının ayetin kapsamına girmelerini engelleyen şeyler gerçekleşmiş midir?

 

- Birisi şöyle diyebilir; haydi dediğinizi kabul edelim. Ancak Peygamber (s.a.a.) hanımlarından (veya onların birinden) ayetin kapsamına girmelerini engelleyen ricsi gerektiren bir eylemin sadır olduğunu nereden elde ettiniz?

 

Aslında bu akşam onlardan şerî günah sadır olmuş mu olmamış mı konusuna girmek istemiyorum. Zira bu ayrı bir konudur ve ilerde yeri gelecektir. Değerli izleyiciler bu mesele Kur'anî bir konudur ve bunu ilerde ele alacağıma söz veriyorum.

 

Şimdi, Peygamber (s.a.a.) hanımlarından veya içlerinden sadece birinden hatalı oluşu kesin olan bir şerî içtihadın sadır olup olmadığı konusunu ele alacağım.

 

Sadece Ümmü'l-Müminin Aişe'yi ele almamız dahi yeterlidir. Müsnedü'l-İmam Ahmed İbn Hanbel adlı eserden bir rivayet aktarıp bunun çerçevesinde konuşacağız.

 

Rivayet şöyledir: “Aişe Amiroğulları yurduna vardığında gece vakti Haveb su­yu başında oturanların köpekleri kendine havlamıştı. Bunun üzerine Aişe: ‘Bu hangi su?' dedi. ‘El-Hav'eb suyu' dedi­ler. Aişe de ‘Sanıyorum mutlaka geri dönmem gerek' dedi. Bunun üzerinde beraberinde bulunanlardan birisi ‘İleri git. dönme! Belki Allah senin vesilenle insanların arasını bulacaktır' dedi. Aişe de bunun üzerine cevaben ‘Hz. Resûlullah'ın (s.a.a) ‘Ona El-Haveb'in köpekleri havladığı zaman (kadınları kasdederek) içinizden birinin hali nasıl olacak?' buyurduğu­nu işittim' dedi.” [9]

 

Görünüş itibariyle insan, Aişe'nin amelinin iyi ve sağlıklı bir davranış olduğu izlenimi edinmektedir. Aişe geri dönme arzusundayken beraberindekiler ona bu amelinin ıslah hareketi olduğunu söylüyorlar. Ancak pasajın son cümlesinde Aişe'nin Peygamber'den aktardığı nass-ı nebevi, onun çıkışının ıslah amaçlı olmadığını açıklar niteliktedir. Eğer söz konusu hareket ıslaha dayalı olmuş olsaydı, kuşkusuz ileriye doğru ilk hareket eden Aişe olur ve Hz. Resûlullah (s.a.a.) bana bunu emretti derdi. Bu kelamdan anlaşılıyor ki bu harekette Hz. Peygamber'in (s.a.a.) nehyedişi söz konusudur. Aişe'nin “Sanıyorum mutlaka geri dönmem gerek” ifadeleri de bu anlayışın doğruluğunun karinesidir. Resûlullah (s.a.a.) “Bu konuma düşmekten sakın” demektedir. Peki Aişe bu emre uymuş mudur? Son derece üzüntü vericidir ki bu emre uymamıştır. Hz. Resûlullah'ın saygınlığını korumuş mu, yoksa korumamış mıdır?

 

- “Ve karne fi buyutikunne/evlerinizde oturun.”

 

- İşaret ettiğiniz şey Kur'an'a muhalefet kapsamına girmektedir. O ayrı bir konudur. Bu Kur'anî konuya ilerde şerî zenb konusunu ele alırken gireceğiz. Bahsettiğiniz şey içtihad ve hata değil, günahtır.

 

Bakınız Allame Arnavut bu rivayetin zeylinde ne diyor: “Bu rivayetin isnadı sahihtir, isnad tabakasını oluşturan raviler sika olup hepsi Şeyheyn'in ricâlidir.”

 

Bu rivayetin konuyla alakası yoktur diye düşünülebilir.

 

Allame Albani bu hadisi Silsiletü'l-Ehadisi's-Sahiha adlı eserinde nakletmektedir.

 

Albani şöyle der: “Ben derim ki; bu hadisin isnadı sahihtir. Ricâli Kütüb-ü Sitte'nin sebt ve sika ravilerindendir. Bu haberi, sekiz hadis mecmuasının müellifleri İsmail'den rivayet etmişlerdir. Bu esasa göre rivayet en sahih haberler arasında yer alır. Bundan dolayıdır ki kadim ve sonraki dönem imamları bu hadisin sahih sayılması noktasında incelemelere girişmiştir. İbn Hibban, Hakim, Zehebi, Hafız İbn Kesir ve Hafız İbn Hacer gibi beş büyük hadis imamı bu hadisin sahih olduğunu açıkça dile getirmiştir. Bu sahada yer alıp da ilmine güvenilen hiçkimsenin onlara muhalefet ettiğini görmedim.”[10]

 

Yani biri bu görüşe muhalefet ediyorsa o ilim ehlinden değildir. Bu temel bir kuraldır. Televizyon kanallarına çıkıp da âlim olduklarını iddia edenler aslında âlim filan değiller. Mantık yürütmelerinden ve açıklamalarından insan bunu anlayabilmektedir. 

 

Daha sonra şöyle devam ediyor: “Sözün özeti bu hadisin isnadı sahihtir, Üstad Afgani'nin zannının aksine metninde de müşkil bulunmamaktadır.”[11]

 

Bu rivayet Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) Ümmü'l-Müminin Aişe'ye yönelik uyarısını barındırmaktadır. Ayrıca Hz. Resûlullah'ın kıyamet gününe kadar olmuş ve olacak olan olayları bildiğini gösteren en önemli hadislerdendir. Bu konu kendi özel bölümünde ele alınacaktır. 

 

“Bu konu hakkında en fazla Aişe'nin orasının Hav'eb suyu olduğunu öğrenince dönmeye yeltendiği söylenebilir. Ancak hadis Aişe'nin dönmediğine delalet etmektedir. Bu ise Ümmü'l-Müminin'e yaraşmayan bir davranıştır. Ümmü'l-Müminin'in Hz. Ali'ye karşı hareket etmesinin kökten yanlış olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber'in (s.a.a) Haveb kuyularına ilişkin haberinin gerçekleştiğini öğrendiğinde dönmeye yeltenmiştir. Ancak ne var ki Zübeyr, onu bu dönme kararından caydırmış ve şöyle demiştir: Belki de Allah-u Teala senin vesilenle insanların arasını bulur. Zübeyr'in de hataya düştüğünden kuşku duymuyoruz. Akıl da savaşan iki gruptan birinin yanıldığı şeklindeki yargıyı kabul etmekten başka çare olmadığına hükmetmektedir. Aişe'nin birçok açık nedenden dolayı hata ettiğinde kuşku yoktur. O hata işlemiş bir insandır. Bunun en açık delillerinden biri Ali'ye karşı çıkmasından dolayı pişmanlık duymuş olmasıdır. İşte ona yaraşan fazilet budur.”[12]

 

Yani hadisin içeriği Peygamber'in Hz. Ali'ye karşı çıkmayı yasakladığına delalet etmektedir. Bundan dolayıdır ki Allame Albani Aişe'nin vazifesinin ne olduğunu belirleme yetkisini kendisinde görebiliyor. Hiçkimse “Aişe Hz. Peygamber'in hanımıdır, ben onun yükümlülüğünü teşhis edemem, o kendi vazifesini daha iyi bilir” demesin. Aksine, “Yapması gereken şey yönelmiş olduğu bu fitneden uzak durması ve geri dönmesiydi” denilmelidir. Zira heva ve hevesinden konuşmayan, sözleri sadece vahiy olan yüce zatın ifadelerinden daha açık ve daha sarih buyruk mu olur? İmkan alemindeki varlıkların en doğru sözlüsü “Acaba hanginiz bunu yapacak?” buyuruyor.

 

Albani, Aişe'nin fiilinin şeriata aykırılığına ve bu fiilinden dönmesinin şerî bir yükümlülük olduğuna vurgu yapıyor. Gerçi Aişe'nin hareketine getirdiği bir yorum bulunmaktadır. Bu yorum da Aişe'nin içtihad ettiği ve bunda yanılmış olduğudur. Ancak anlamadığım nokta şu; Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) açık nassı karşısında içtihad nasıl sahih olabilir ki? Kaldı ki bir Vehhabi bilgin olan Allame Albani, Aişe'nin geri dönmeyip yoluna devam ettiğini de söylüyor.

 

Pasajın son bölümlerinde Aişe'ye yönelik dilini yumuşatıyor ve bu eyleminin onun şahsiyetine yakışmayan bir davranış olduğunu söylüyor. Allah'a kasem olsun ki aynı eylemi İmam Ali, İmam Hasan veya İmam Hüseyn'den (a.s.) birisi yapmış olsaydı asla böyle yumuşak bir dil kullanmazdı. “O, Allah Resûlünün hadisiyle istihza ediyor” derdi.

 

Albani, Aişe'nin davranışına hata diyebilir, serbesttir. Biz de şimdilik bu dediğini kabul edelim. Öğrendikten sonra dönmemesi de hata üstüne hatadır. Ne var ki hatırlamasına rağmen muhalefeti daha da şiddetleşiyor.

 

Albani biri aşere-i mübeşşereden, diğeri de Peygamber'in hanımlarından olan iki kişinin hata ettiğini açıkça söylüyor. Nasıl olmasın ki! Cemel Savaşı'nda yüzlerce, binlerce, hatta on binlerce Müslüman öldürülmüştür. Şimdi ilmî sorumluluk duygusuna sahip olmayan kişiler benim Allame Albani'den alıntıladığım “Aişe hata yapmıştır” sözümü alacaklar ve televizyon kanallarında beni bununla suçlayacaklar!

 

Kısacası Allame Albani, Aişe'nin yapmış olduğu şerî içtihadında yanıldığını kabul ediyor. Allame İbn Said ise şerî içtihadda yanılmanın eksikliklerin, kemâl yoksunluğunun en çirkinlerinden olduğunu söylüyor. Bütün bunlara göre Aişe tathir ayetinin kapsamına giriyor mu, girmiyor mu?

 

Bunlar sahabeyi seven, onları müdafaa eden Müslüman bilginlerin açıkça dile getirdiklerinin özetidir. Onlar açıkça Aişe'nin şerî içtihadda yanıldığı söylediler. Biz de bundan daha fazlasını söylemedik. Ayetin Hz. Peygamber'in hanımlarını kapsamadığını gösteren karine-i mazmuniyye işte budur.

 

- Suudi Arabistan'tan Ümm-ü Abdullah hatta...

 

- Selamun aleyküm. Eğer bir şahıs günah olarak kabul edilen bir davranışta bulunursa bu şimdi rics midir? Çocuk hata eder. Ben ona “Ben ancak seni ıslah etmek istiyorum” dersem zenb/günah, ıslahı olumsuzlamış mı oluyor? Ayrıca ayet-i kerimede, Allah-u Teala'nın mevcut olan şeyi gidermesinden bahsediyor. Allah-u Teala olmayan bir şeyi nasıl giderir?

 

Seyyid: Bizler çocuk hakkında konuşmuyoruz. Zira çocuğun şeri yükümlülüğü bulunmamaktadır. “Çocuk ihtilam oluncaya kadar kalem/sorumluluk kendisinden kaldırılmıştır.”  Bu, mükellef olmayan kimseyle alakası olmayan bir konudur.

 

Saniyen, rics kavramının eksiklikleri kapsadığını söyleyen kişi ben değilim. Alusî, İbn Said et-Tufî ve İbn Atiyye gibi bir grup müfessir bu görüşü dile getirmiştir.

 

Üçüncü olarak, “Mevcut olan bir şeyi gidermenin gerekliliği” şeklindeki ifadelerinize gelince, “izhab/gidermek”, “ref'/kaldırmak” anlamında olduğunda bu doğrudur. Faat “izhab/giderme” kelimesinin “def'etmek” anlamında kullanılmasına gelince durum böyle değildir. Mesela benim sana söyleyeceğim “Ben sana öğreteceğim ki günaha müptela olmayasın” şeklindeki cümle bu türdendir. Yoksa “Günah işle ki Allah bunu gidersin” türünden değildir. Biz ayetle bağlantılı konuları el-İsmet adlı eserimizde detaylı bir şekilde inceledik.

 

- Sunucu: Ayet-i kerime “li-yüzhibe minkumu'r-ricse” demiyor, “li-yüzhibe ankumu'r-ricse” diyor. Eğer “minkum” denseydi mevcut olan bir şeyi kaldırma anlamına gelirdi. Bu nükte içine düşülmesi mümkün olan bir şeyi giderme anlamındadır.

 

Seyyid: Yani sizi koruyayım diye. İnsanın iğneden istifade etmesi gibi. Zira koruma tedavi etmekten daha hayırlıdır.

 

Aziz izleyiciler doğrudan karşılıklı tartışmalara girmenin benim adetim olmadığını hatırlatayım. Zira geçen yıllar bunların hiçbir yararın olmadığını gösterdi.

 

- Bizler de saygıdeğer Seyyid Kemal Haydari Bey'in dediklerine katılıyoruz. Seyyidin amacı Sünni olan bir kişinin Şiiliğe geçmesi değildir. Hedef hakikatin izhar edilmesidir. Allah-u Teala “Sözü dinleyip en güzeline uyanları müjdele” buyurmaktadır.

 

Teşekkürler Seyyid Kemal Haydari Bey, sizlere de teşekkürlerimizi sunuyoruz. İnşallah bir sonraki programda görüşmek üzere hoşçakalın. Es-selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu.

 

 

 



[1] Huruc-u mevzui; konu itibariyle dışta kalan şey. (çev)

Huruc-u tahassusi; konunun sınırlarının çizilerek  bu sınırların kapsamına girmeyen şeylerin dışta kalması (çev)

[2] Ebu's Sena Şihabuddin Mahmud el Alusî, Ruhu'l Meani fi Tefsiri'l Kur'ani'l Azim, c. 12, s. 18,  Edisyon ve tashih, Muhammed Hüseyn Arab, Darü'l-Fikr

[3] Age, agy.

[4] Necmüddin Ebü'r-Rebi Süleyman İbn Abdülkaviyy İbn Abdülkerim İbn Said et-Tufî, Şerh-u Muhtasari'r-Ravza, s. 10, Tahkik Doktor Abdullah İbn Abdülmuhsin et-Türki, Müessesetü'r-Risale, 4. Basım, 1424

[5] Age, c. 1, s. 16.

[6] Age, C. 3, s. 108-112

[7] Kadı Ebu Muhammed Abdülhak İbn Galib İbn Atiyye el-Endülüsi, El-Muharrarü'l-Veciz fi Tefsiri Kelami'l-Veciz, c. 4, s. 384, tahkik: Abdüsselam eş-Şafii Muhammed, Darü'l-Kütübi'l-İlmiyye.

[9] Müsnedü'l-İmam Ahmed İbn Hanbel, c. 40, s. 298, tahkik ve tahriç: Şuayb el-Arnavut, Müessesetü'r-Risale,  

[10] Allame Albani, Silsiletü'l-Ehadisi's-Sahiha, c. 1, s. 848, Hadis No: 474, Haveb Hadisi

[11] Age, s.854

[12] Age, agy.

 

Çev: Cevher Caduk

 

 

medyasafak.com

 

Diğer haberler