Ayetullah Kemal Haydari’den Sekaleyn Hadisi Dersleri (14)

Medya Şafak 27.6.2013 15:19 EHL-İ BEYT OKULU
75 dersin çevirisi devam ediyor...

Ayetullah Kemal Haydari'den Sekaleyn Hadisi Dersleri (14)

17/09/2010

- Sunucu: Rahman Rahim Allah'ın Adıyla, Hamd Allah'a özgüdür. Salat ve Selam Allah'ın güvenilir elçisi Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a), tertemiz Âline, seçkin değerli sahabelerine olsun.

Sizleri selamların en güzeliyle selamlıyorum. Allah'ın selam, rahmet ve bereketi değerli izleyicilerimizin üzerine olsun. Bir aylık aradan sonraki sizinle ilk programımız. ‘Mehdilik Meselesi' programının yeni bir bölümünde ‘Sened ve Delalet Açısından Sekaleyn Hadisi' konusunun on dördüncü kısmında tekrar sizinle birlikteyiz. Sizin adınıza değerli konuğumuz Ayetullah Seyyid Kemal Haydari Bey'i selamlıyoruz. Hoş geldiniz Seyyid Kemal Haydari Bey!

- Hoş bulduk.

- Saygıdeğer efendim, verilen bir aylık aradan dolayı önceki programların bir özeti gerekebilir...

- Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve Rahman Rahim olan Adıyla ve O'nun yardımıyla programımıza başlarım. Salat ve selam Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve tertemiz Âline olsun.

Azizim, tabiî ki! Programa bir aydır ara vermiştik. Değerli izleyicilerden özür ve müsaade istiyorum. Önceki programlarda anlattıklarımız ile bu gece sunacağımız ve bundan sonraki programlarda anlatacaklarımız arasında seyircilerin bağ kurabilmeleri için işaret ettiğimiz konulardan bir özet sunmak zorundayım. Programın giriş bölümünde önceden değindiğimiz konuları tekrar etmek zorunda kalmamızdan dolayı seyircilerden özür diliyorum. Zira bu özetin amacı yapılan bu incelemeler ve sunulan programlar arasında bağ kurabilmek ve önceki konuları hatırlatmaktır.

Ele alıp incelediğimiz konu, son derece hayati öneme sahip başat bir mevzudur ve Mehdilik meselesiyle bağlantılıdır. Değerli izleyiciler İmam Mehdi ve Mehdilik konusunda bir takım noktaların ortak mevzular olduğunu dile getirdiğimizi hatırlayacaklardır. Bu konular Müslüman bilginler arasında ortak bir paydaya sahip olup, hangi İslami yaklaşıma ve düşünceye sahip olursa olsunlar farklı ve aykırı bir görüş serdetmiş değildirler. Bu ortak nokta şudur: Ahirzamanda Hz. Resulullah'ın (s.a.a) soyundan Ehl-i Beyt İmamlarından birisi zuhur edecektir. Bu konu özelinde incelenecek bir şey bulunmamaktadır. Zira O'nun Hz. Resulullah'ın İtret'inden, Ehl-i Beyt'ten ve Fatıma oğullarından olduğu noktasındaki nasslar açık ve sahihtir.

Bu konu kuşku kabul etmez bir gerçekliktir. Bütün Müslüman halklar, hatta diğer dünya milletleri tarafından İmam Mehdi'nin zuhuru beklenmektedir. Bu nazariye başka düşünce ekollerinde ve dinlerde de mevcuttur. Mehdilik konusu özelinde Ehl-i Beyt Medresesi'ne özgü bazı kabullerin bulunduğunu da önceki bölümlerde vurgulamıştık. Şia-i İmamiyye'ye özgü olan bu konulara ve incelemelere Sekaleyn hadisini aralayarak vakıf olmaya çalışacağız. Yani Ehl-i Beyt Medresesi'ne özgü olan bu konuları ve kabulleri inkar eden kimse Ehl-i Beyt Medresesi'nin dışına çıkmış oluyor. Bu kabul, Ehl-i Beyt Medresesi bağlılarının genel bir şekilde inandığı inanca ilişkin bir kabuldür. Azizler, bir kişi bize ‘Bir insanı Şia-i İmamiyye'nin bir mensubu kılan esaslar nelerdir' şeklinde bir soru sorabilir. Bu sorunun cevabında söyleyeceklerimiz, tevhid ve nübüvvet ilkelerini hor ve hakir gördüğümüz anlamını getirmemelidir zihinlere hemen. Bunlar ortak inançlardır. Şia-i İmamiyye'ye özel ve özgü olan inançlara gelince belki de bu inançların en önemlisi Hz. Resulullah'tan (s.a.a) sonra imametin Ali (a.s) ve evladlarına ait olduğuna inanmaktır. İmamet sözcüğüyle de, kelimelerle oynayıp da ‘Atıfi İmameti' veya ‘Dini İmameti' kastetmiyoruz. Bu sözcükle kastımız siyasi imamettir. Yani ümmetin yönetilişidir. Ehl-i Beyt Medresesi, bilginlerinin de icmaıyla ve bu konuda hiçbir tereddüt bulunmaksızın imametin Hz. Resulullah'ın (s.a.a) bildirmesiyle Allah-u Teala tarafından nasla belirlendiğine inanmaktadır. Allah-u Teala ‘Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.' (5/el-Maide/67) buyurmaktadır. ‘Bu ayetin Ali (a.s) hakkında indiğini kim söylüyor' şeklindeki sorunun cevabı inşallah ilerde kendi özel bölümünde gelecektir. İmametle ilgili konuları sunup gerekli açıklamaları yaptığımızda bu ayetin Ali (a.s) hakkında mı, yoksa başka bir kişi/şey hakkında mı indiği açıklık kazanacaktır. İlk temel nokta budur.

İkinci asıl; bunların 12 kişi olduğu Hz. Resulullah'ın (s.a.a) ‘Halifelerim benden sonra 12 kişidir' şeklindeki hakkında ittifak bulunan buyruğunun gereğidir.

Üçüncü asıl, On İki İmamın bütünü terimsel anlamıyla masumdurlar. İsmetin terimsel anlamına ‘el-İsmet' adlı eserimizde açık bir şekilde işaret ettik. Değerli izleyiciler söz konusu esere müracaat edebilirler.

Dördüncü asıl; Ehl-i Beyt İmamlarının 12. İmamı şuan hayattadır. İlerde doğacak değildir. Bizler Mehdilik Meselesi hakkında ortak noktaları açıkladıktan sonra önceki programlarda özel noktalara işaret etmeye çalıştık. O özel unsurlar nelerdi?

İlki; Mehdi-i Muntazar, 12 Ehl-i Beyt İmamından birisidir.

İkincisi; masumdur

Üçüncüsü; diridir ve rızıklandırılmaktadır. Şu an mevcuttur. Bu incelemeye nasıl girdik? Programın girişinde değerli izleyicilere birtakım konuları tekrarlamak zorunda olduğuma dair mazeretimi sunmuştum. ‘Bir imama biat etmeksizin ölen kimse Cahiliyye ölümüyle ölmüştür' şeklindeki, Müslüman bilginlerin ittifak ettiği söz konusu nasslar aralanarak bu konuya girildiğini belirtmiştik. Öyleyse bu mesele hiçbir Müslümanın ihtilaf etmediği bir konudur. Konu uhrevi boyuta da sahip olduğundan son derece önemlidir. Hadisteki ‘biat edilmeyen imamdan' murad, ‘Onları, (insanları) ateşe çağıran imamlar kıldık' ilahi buyruğunda geçen cehennem ateşine davet eden batıl imam değil, hak imamdır elbette. Kişi bu tür batıl bir çağrının önderine biat edecek olursa bu imam onun ellerinden tutup cehennem ateşine sürükleyecektir. ‘Bizler işimizi yönetenlere biat eder ve onları veli ediniriz' diyenleri son derece garipsiyorum. Yönetim işini üstlenenlerin bir bölümü ne namazı bilmekte, ne de kılmaktadırlar. Kafirlerle, müminlerin düşmanlarıyla işbirliği içindedirler. Ümmetin düşmanlarını kendilerine veli edinmişlerdir, ümmeti kendilerine dost edinmedikleri gibi bu konuda onlara yardım da edememektedirler. İnsanı sapıklıktan ve cehennem ateşine düşmekten kurtaran bu kutlu zevata biat ediş nasıl mümkün olabilir!?

Kur'an-ı Kerim açıkça ‘emrimizle hidayete erdiren kimselerin' imameti olduğunu belirtiyor. ‘Ve onları, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık.' (32/Secde/24) Öyleyse bu esasa göre sen batıl bir imama biat ettiğinde, bu kişi düşünceleri, inançları, davranışlarıyla Kıyamet gününde kendisiyle birlikte seni cehennem ateşine götürür. Sen hak imama biat edip O'nun sancağı altında bulunduğunda bu imam ve imametiyse seni rızvana ve cennete ulaştırır. Öyleyse azizler, bu mesele sadece dünyadaki konumumuzu belirlemekle kalmayıp ahiretteki yerimizi de etkileyen son derece hayati bir öneme haizdir. Dünyada bu imam devre dışı bırakılacak olursa kişi zillete sürüklenir. İşte imamın şimdi önümüzdedir, konumuz budur. Konumuz siyasi boyutlu bir konu değildir ki siyasi incelemeye gireyim. Onlarca Arap ve İslam devletinin konumu ortadadır. Filistin'deki ve Afganistan'daki Müslümanların durumuna bir bakınız. İslam ülkelerinin vaziyetine bir bakınız! İslam düşmanlarıyla işbirliği yapan bu yöneticiler topluluğu olmamış olsaydı İslam Ümmeti neden bu hale düçar olsundu ki! Bu yöneticilere biat etmenin Allah Sübhanehu ve Teala'nın hoşnutluğuna ulaştırdığını söyleyebilecek akıllı ve düşünen bir insan bulunabilir mi!? Bu yöneticiler mi Ulu'l-Emr? ‘Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin.' (4/en-Nisa/59) Bunların Allah'ın Resulü ile veya bazı halifeleri ile mukayese edilmesi mümkün mü?  İşte bu meseleye buradan girdik. Şu anda bu konuyu inceliyoruz. Değerli izleyiciler, bazı kardeşlerimizin bize bu konunun önemi nedir, şeklinde soru sorduklarını hatırlayacaklardır. Bu konu hangi önemli hususu barındırmaktadır? Bu inceleme konusu hem nazari hem de ameli boyuta sahiptir. İster İmam Mehdi'nin (a.s) hayatta olduğunu kabul edelim ya da etmeyelim, ister O'nun masumiyetini tasdik edelim ister etmeyelim burada fark eden bir şey olmayacaktır.

Ey azizler! Ey dünya Müslümanları, ey ahiretteki kurtuluşunu arayan siz dostlar, Hz. Resulullah (s.a.a) Ve her kim boynunda bir biat olmadığı halde ölürse, cahiliyye ölümü (gibi bir ölüm) ile ölür' buyurmaktadır. Her bir bireyin bu imamı günlerce araştırması hak değil midir? Sancağı altında bulunacağı imamı araştırması gerekmez mi insanın? Ben ‘kendisine biat edeceğiniz imam' sözünü söylediğimde hemen zihinlere ‘sizin imamınız gaiptir, O'na nasıl biat edelim' şeklinde bir soru gelebilir. Ancak biat, içsel bir akittir. El cevap: Şimdi yöneticilere biat ettiğinde gidip elini onun elinin üstüne mi koymaktasın? Onlar seni tanımakta, sen de onları mı tanımaktasın? Yoksa onlarla birlikte mi oturuyor, vakit geçiriyorsun? Asla ve kat'a. Öyleyse bu mesele, kalbi ve ruhi boyutu bulunan bir konudur. Allah-u Teala ile kurulan nefsi irtibat gibi bu biat da nefsi bir irtibattır. Bizler ‘Allah-u Teala'nın sancağı altında' ifadesini kullandığımızda kasdettiğimiz anlam Allah-u Teala ile gerçekleşen muahededir. Yoksa gidip onunla musafaha etmek değildir.

Soru; sancağı altında bulunmamızın ve kendisine itaat etmemizin bize vacip olduğu bu imam kimdir? İşte biz buradan Sekaleyn hadisine bir giriş yaptık. Demek ki Sekaleyn hadisi Mehdeviyyet meselesinin konuları arasında yer almaktadır. Bizler kendisine biat etmemiz ve sancağı altında bulunmamız vacip olan imamı tanımalıyız. Kıyamet gününde bu hidayet imamının sancağının altında diriltileceğiz. ‘Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik.' (32/Secde/24) Bizler O'nun sancağı altında bulunacağız. Kur'an-ı Kerim ‘Her insan topluluğunu imamları ile birlikte çağıracağımız o günde' (17/İsra/71) buyurmaktadır. Toplulukların imamı hak imam ise bu imam onları cennete, rızvana ve likaullaha hidayet eder. Ancak imam batıl ve sapık bir imamsa o da onları cehennem ateşine davet eder. Öyleyse mesele son derece geniş ve çok yönlü bir araştırmayı gerektirmektedir.

Sekaleyn hadisine veya diğer bir ifadeyle ‘el-Hulefaü min ba'di isna aşer' (benden sonra halifeler 12 tanedir) nebevi buyruğuyla uyumlu olarak “Halifeteyn” hadisine giriş yaptığımızda, “Halifeteyn” ve “Sekaleyn” buyruklarının ikinci bölümünün “İsna Aşer” hadisleriyle uyumlu olduğunu görürüz.

Sekaleyn hadisinin şu şekilde incelenmesinin mümkün olduğunu daha önce belirttik.

İlk etapta Sekaleyn hadisinin metninin incelenmesi. Bu hadisin iki meşhur metninin/varyantının olduğunu belirttik. İlk varyant ‘Allah'ın Kitabı ve İtretim olan Ehl-i Beyt'im', ikinci varyant ‘Allah'ın Kitabı ve Sünnet'im/Peygamberinin Sünneti şeklindedir. Ardından Sekaleyn hadisinin ikinci varyantının bir aslının ve dayanağının olmadığını açıkladık. Bu varyantın ister beş, ister altı kanalı olmuş olsun hepsi de zayıf, mürsel, ya da uydurmadır. Bu varyantın isnad zincirlerinde ya çokça yalan söyleyen kişi, ya bir hadis uydurucusu veya tedlis edici ravi bulunmaktadır. Açıklamalarımızın doğru olmadığını söyleyen kimsenin bunun doğrusunu açıklamak zorunda olduğunu belirttik. Bu bağlamda bütün Müslümanlara, bu sahada uzman olanlara ve tahkik erbabına çağrıda bulunduk. Kimse bize bu görüşte Allah'ın Kitabı'ndan istifade edilmemiştir demesin. Zira şu an ki konumuz Sekaleyn hadisidir. Bizler ‘Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.' (59/Haşr/7) ayetine inanmaktayız. Ayrıca İtret-i Tahire'nin Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Sünnetini açıklama yetkisine sahip olduğuna da inanmaktayız. Diğer taraftan bizler İtret-i Tahire'nin Sünnet-i Nebeviyye'nin temsilcisi olduğu görüşündeyiz.

Ezcümle Sekaleyn hadisinin ‘ve Sünnetim' şeklindeki naklinin sahih olmadığını belirttik. Sonrasında da Sekaleyn hadisinin ilk varyantına geçiş yaptık. Birisi de “Bu varyant da sahih değildir. Hadiste ‘ve İtret'im' ifadesi bulunmuyor' diyebilir. Bu türden açıklamaları televizyon kanallarında veya internet sitelerinde dinlemiş ve görmüş olabilirsiniz. Bu tür açıklamalarda bulunanlar her ne kadar kendilerini ilim ehli olarak nitelendirseler de, ya gerçekte ilim ehli değiller ya da hakikati tanımamışlar veya hakikati gizlemektedirler. Hakikat şudur diyebilme cesaretine sahip değildirler. Neden acaba? Böyle bir tutumun İbn Teymiyye ve bağlılarınca ortaya konulduğunu ve onlarca sergilendiğini biliniz. Biz bu tür bir tutumu İbn Teymiyye'de, bağlılarında ve kendisini “modern selefilik” olarak nitelendiren okulun mukallidlerinde görmekteyiz. Bunlar “Sekaleyn hadisinin ‘ve İtret'im' şeklindeki varyantı zayıftır, bazıları bu naklin hasen olduğu görüşündedir” diyerek bu rivayetin zayıf oluşu görüşüne revaç kazandırabilmek için çabalayıp dururlar. Bunlar bazen lütuf edip de “Bazıları hasen olduğu görüşündedir” diyebilmektedirler. Kimileri de biraz daha insaflı davranıp “Bazıları da sahih olduğunu söylemiş” diyorlar. Bize Sekaleyn hadisinin bu varyantının zayıf olduğunu söyleyenleri bir açıklasınlar hele! Konuyu araştırdığımızda Sekaleyn hadisinin ‘ve İtret'im' şeklindeki varyantının zayıf olduğunu söyleyenin İbn Teymiyye ve ondan sonra gelen emsalleri olduğunu görüyoruz.

İbn Teymiyye Minhacü's-Sünne adlı eserinde ‘Allah'ın Kitabı ve İtretim olan Ehl-i Beyt'im. Bunlar asla birbirinden ayrılmayacaklardır' şeklindeki ifadeleri barındırmayan Sahih-ü Müslim'deki rivayeti alıntılar. Sahih-ü Müslim'de geçen rivayette şu ifadeler vardır: Rabbimin resulü gelip de ona icabet etmem yakındır. Ben size iki ağır yük bıra­kıyorum. Bunların birincisi içinde doğru yol ve nur bulunan Allah'ın Kitabıdır… Bir de Ehl-i Beyt'imi (bırakıyorum)... Ehl-i Beyt'im hakkında size Al­lah'ı hatırlatırım!.. Ehl-i Beyt'im hakkında size Allah'ı hatırlatırım!.. Ehl-i Beyt'im hakkında size Allah'ı hatırlatırım! buyurdu.'

İbn Teymiyye bu rivayeti alıntıladıktan sonra şu açıklamalarda bulunur: “Bu lafız, tutunmamızı emreden ve tutunanın sapmayacağı yegane kaynağın Kur'an olduğuna delalet etmektedir.[1]” İbn Teymiyye bu sözleriyle hem Sünnet'i, hem de İtret'i olumsuzlamaktadır. Şimdilerde dillere pelesenk edilen ‘Bize sadece Allah'ın Kitabı yeter' sözünün tarihsel arka planlarından birisi de bu olsa gerek. Değerli izleyiciler bu sözün ve görüşün Haricilerin söz ve görüşü olduğunu bilmelisiniz. Bize sadece Kur'an'dan ayet getiriniz, sözünü Hariciler, İbn Teymiyye ve bağlıları dışında Müslüman bilginlerden hiçbir kimse söylememiştir. İnşallah ilerde ele alacağımız konulardan birisi de budur. İmameti veya inançla ilgili bir meseleyi ele aldığımızda bunların söylediği ilk söz ‘Bu inanç Kur'an'ın neresinde geçiyor' olmaktadır. Sanki dinin bütünü sadece Kur'an'da bulunmak zorundadır gibi bir algı söz konusu. Bu tür bir ifade iltizami bir delaletle sünneti olumsuzlamaktır. Hatta Kur'an'ın kendisini dahi olumsuzlamaktadır. Zira Kur'an ‘Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.' (59/el-Haşir/7) ‘İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik.' (16/en-Nahl/44) buyurmaktadır.

İlerde okuyacağımız ‘Bu ikisine tutunduğunuz müddetçe benden sonra asla sapmayacağınız' hadislerinin metinlerine rağmen İbn Teymiyye açıkça başka telden çalıyor. Hadisin zahiri ‘Ona tutunduğunuz müddetçe' değil, ‘İkisine tutunduğunuz müddetçe' şeklindedir.  Kimsenin aklına “Seyyid Haydari niçin bu hadisi böyle uzun uzun inceliyor?” gibi bir düşünce gelmesin. Zira bu hadisle insanın konumu şekilleniyor. Ayrıca bu hadis ortaya konulacağı gibi mütevatirdir de.

O şöyle devam etmektedir: “Rivayet Sahih-ü Müslim'in dışındaki diğer kaynaklarda da böyle geçmektedir. Tirmizi'nin rivayet ettiği hadiste geçen ‘İtretim olan Ehl-i Beytim. Onlar bana varıncaya kadar asla birbirlerinden ayrılamazlar' ifadelerine gelince İmam Ahmed İbn Hanbel bu bölümü zayıf saymıştır. Yanı sıra ilim ehlinden birçok kişi de bu bölümü zayıf sayıp sahih olmadığını belirtmişlerdir.[2]” Sizler de bu mukallidlerin ve İbn Teymiyye bağlılarının, bu cümleleri ya bir bilgiye dayanarak ya da bilgisiz bir şekilde tekrarladıklarını görebilirsiniz. Defalarca tekrarladık ki bu düşüncenin kurucusu insanları İtret-i Nebevi'den uzaklaştırmayı amaçlamıştır. Bu konuyu uzatacak değilim. Ancak işaret olması kabilinden İbn Teymiyye geleneğine nispet edilen önemli bilginlerden birisine işaret etmek istiyorum. İbn Kesir'in konuyu ele alış şeklini inceleyeceğiz. O şöyle der: “Nesai'nin, Sünen'inde Muhammed İbn Müsenna kanalıyla Zeyd İbn Erkam'dan rivayetine göre o şöyle demiştir: Hz. Resulullah Veda Haccından dönerken Gadir-i Hum denen bir vadide mola verdi. Hutbe irad ederken kendisi için güneşin hararetinden korunması amacıyla semûr ağacının üzerine bir örtü örtülerek göl­gelik yapıldı. Hutbesinde bize şöyle dedi: ‘Zannederim ki yakında ben Rabbimin huzuruna davet edileceğim. Ben de bu davete icabet edeceğim. Ben size biri diğerinden daha büyük olan iki ağır emanet bıraktım.  Allah'ın kitabı ve İtretim olan Ehl-i Beyt'im. Benden sonra bana nasıl halef olacağınıza bir bakınız. Bu ikisi Havuz başında bana varıncaya kadar birbirlerinden asla ayrılmayacaklardır.'[3] Hz. Resulullah (s.a.a) daha sonra ‘Ben kimin Mevlası isem işte şu Ali de onun Mevlasıdır' buyurdu.[4]” Hz. Resulullah (s.a.a), Ali'nin (a.s) İtret'in bir ferdi olduğunu anlatmak istiyor. Değerli izleyiciler inşallah ilerde Sekaleyn hadisinin söylenildiği en önemli yerlerden birisinin Gadir-i Hum olduğuna dair açıklamaları içeren bağımsız bir program yapacağız.

Hz. Resulullah (s.a.a) daha sonra şöyle buyurdu: Doğrusu Allah benim mevlamdır. Bende bütün mü'minlerin velisiyim. Sonra Ali'nin (a.s) elinden tutarak ‘Ben kimin mevlası isem, şu (Ali) de onun mevlasıdır.”

Bir kişi şöyle diyebilir: Seyyidim, bu velayet siyasi bir velayet değildir ki Hz. Resulullah (s.a.a) için sabit olan her şey Ali (a.s) için de sabit olsun. Tamam, bu sözü kabul edelim.

Sizler bize bütün Müslümanların kaynaklarında geçen, Ebubekir, Ömer ya da başka bir sahabi için Hz. Resulullah'tan (s.a.a) sahih bir kanalla aktarılmış, bütün Müslümanlar nazarında makbul olan bir nass gösteriniz öyleyse. Göstereceğiniz nass ittifak edilen bir nass olmuş olsun ama. Bana “Bu Buhari'de mevcut değildir” demeyiniz. Buhari bana karşı değil sana karşı bir kanıttır. Nitekim ben bu rivayet el-Kafi'de geçiyor dediğimde sen “Bu rivayet yalandır” demektesin. Ben el-Bihar veya el-Kafi'den bir rivayet aktardığımda sizler “Bu rivayetler sizlerin uydurmuş olduğunuz şeylerdir' demektesiniz. Aynı mantıkla hareket edecek olursak bizler de size “Bunlar da sizin uydurduklarınızdır” deriz. Öyleyse öncelikle bu hadislerin Hz. Resulullah (s.a.a) için sabit olan bütün şeylerin kimin için sabit olduğunu bize söylemektedir? “Efendim, Hz. Resulullah (s.a.a) siyasi imamete sahip değildir” ifadesinin, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sahip olmadığı siyasi imametin halifeler için de geçerli olmayacağı anlamına geldiğinin farkındalar mı acaba? Hz. Resulullah (s.a.a) siyasi imamete sahip değilse birinci ve ikinci halife kimin halifesidir peki? Zaten dini imametin Hz. Ali'ye (a.s) ait olduğunu söylüyorsunuz. Siyasi imamet Hz. Resulullah için sabit değilse birinci, ikinci ve üçüncü halifeler hangi konu ve konularda Hz. Resulullah'ın (s.a.a) halifesidirler öyleyse? Hz. Resulullah'ın  (s.a.a) siyasi imamete sahip olmadığını, dini İmametin de Hz. Ali'ye (a.s) ait olduğunu söylüyorsunuz.

Halbuki Gadir-i Hum hadisi, Hz. Resulullah'a (s.a.a) ait olan bütün özelliklerin, nübüvvet dışında, hadiste söz konusu edilen şahıs için de söz konusu olduğunu bize söylüyor. Bunu bütün rivayetlerde görebilirsiniz ‘Seni seven kuşkusuz beni sevmiş olur; sana hışım duyan kimse bana hışım duymuş olur. Sana itaat eden kimse bana itaat etmiş olur.' Mübahele ayetinde geçen ‘Enfüsena ve enfüseküm' ifadelerinin de misdakı Ali'dir (a.s). Allah'a kasem olsun ki Müslüman bilginlerin eserlerinde bulunan kesin deliller bizi Ali'nin (a.s) Allah Resulü'ne (s.a.a) en yakın kişi olduğu sonucuna ulaştırıyor. O (a.s) delille istisna edilenler hariç Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sahip olduğu konuma sahiptir. Şu ifadeler bunun en açık delillerindendir: ‘Allah benim mevlamdır, ben de bütün müminlerin velisiyim.' Yani Allah-u Teala'ya ve Hz. Resulullah'a (s.a.a) ait olan velayetin kendisi Ali (a.s) için de sabittir. Allah aşkına bırakalım âlim ve müctehid olanları, bu sözü anlayabilecek kapasitede akıllı bir kimse de yok mu? Temelsiz iddiaları dillendirenleri söylemiyorum. Hz. Resulullah (s.a.a) için sabit olan velayetin muhabbet ve yardım anlamına geldiğini söyleyen bir akıllı bulunmakta mıdır? Kur'an-ı Kerim ‘Allah'a ve Resule itaat ediniz' buyuruyor. Bu ifade Ali'ye (a.s) itaatın vacip oluşunu da ispat etmektedir. Bunun aksine dair bir deliliniz bulunuyorsa ortaya koyunuz. Bu ifadelerin bütünü, ‘ancak nübüvvet hariç, benden sonra peygamber yoktur' sahih hadisinin açık ifadesiyle istisna edilen peygamberlik hariç istisnası olmayan mutlak ve amm (genel) ifadelerdir. Konunun sınırları dışına çıktınız diyebilirsiniz. Ancak rivayeti okuduğumda bu anlam ortaya çıkmaktadır. Rivayet şöyle diyor: ‘Ben de bütün mü'minlerin velisiyim. Sonra Ali'nin (a.s) elinden tutarak…' Bu nassı inkar edebilme cüretini gösterecek ne bir Müslüman avam ne de Müslüman bir âlim vardır. İnkar etse etse cahil veya bunak birisi inkar edebilir bunu ancak.

Ravi Ebu Tufeyl diyor ki Zeyd'e ‘Bunu Hz. Resulullah'tan (s.a.a) duydun mu?' diye sordum, o, ‘Ne diyorsun? Gölgeliklerde olan her şahıs iki gözüyle bunu gördü ve iki kulağıyla (bu sözleri) duydu' dedi. Hadisin bu bölümünü rivayet etme noktasında Nesai tek kalmıştır. Şeyhimiz Ebu Abdullah ez-Zehebi ise ‘Bu hadis sahih bir hadistir' der.[5]

Gadir-i Hum hadisi o derece yaygındır ki İbn Kesir ancak son bölümü için not düşebilmekte ve Nesai'den geldiğini söyleyebilmektedir. Bu son ifadeler Ali'ye (a.s) karşı özel bir tavır sergileyen, O'nun faziletlerini aktarmama noktasında tavır geliştirmekten hiç de geri kalmayan İbn Kesir gibi bir kişiye aittir. İbn Kesir, Ali'nin (a.s) düşmanlarından değil ise de O'nu savunanlardan olmadığı kesindir.

Buradan İbn Teymiyye'ye geçiş yapalım. Ne diyeyim bilemiyorum. Bu şahsın cahil olduğunu, ilmi emanet duygusuna sahip olmadığını ve hakkı göremeyen düşman birisi olduğunu mu söyleyeyim? Ahmed İbn Hanbel'in bu hadisi zayıf olarak gördüğünü, diğer bilginlerin ise bu hadis hakkında sahih değildir dediklerini söylüyor. Bu şahsın sıkıntısı nedir? Bu tür hadisler karşısında İbn Teymiyye ve bağlılarının nefislerinde bir ukde mi bulunmaktadır? Onlar Kur'an ile sıkıntımız yok diyorlar. Öyleyse İtret ile sıkıntıları mı var?

Diğer nass ‘Müşkilü'l-Asar' adlı eserde geçmektedir. Bu eserin yazarı Ehl-i Sünnet'in büyük bilginlerinden Tahavi'dir (h.312).

Tahavi hadisi naklettikten sonra şöyle der: “Bu rivayetin isnadı sahihtir. Ravilerinden eleştiriye uğrayan hiçbir kişi bulunmamaktadır. Bu hadis, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Gadir-i Hum'da Ali'ye (a.s) söylediği buyrukların bir bölümüdür…[6]” Diğer taraftan İbn Teymiyye bu hadisin sahih olmadığını söylemekteydi. Varsayalım ki bazı bilginler Sekaleyn hadisinin söz konusu varyantını zayıf saysınlar ey İbn Teymiyye! Niçin bu hadisi sahih sayan bunca büyük bilginin varlığını inkar etmektesin!?

Çağdaş selefi bilginlerden birisi olan Allame Albani'nin de hadisle ilgili değerlendirmesi bulunmaktadır. O şöyle demektedir: ‘Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar! Tutundukça asla sapmayacağınız şeyi bıraktım: Allah'ın Kitabı ve İtretim olan Ehl-i Beyt'im'[7]

Çağdaş bilginlerden bir grupu eleştirdikten sonra şöyle der: “Bu hadisin şahidlerle ve mütabeatlarla hasen hadis kategorisine yükselenleri bir yana, sahih olan isnad zincirlerini ve geliş kanallarını da modern bazı bilginler gözden kaçırmışlardır.[8]

Bu ifadeler Albani'nin Sekaleyn hadisinin ‘Allah'ın Kitabı ve Sünnet'im' şeklindeki nakline değil de ‘Allah'ın Kitabı ve İtret'im' şeklindeki aktarımının sıhhatine inandığını ortaya koymaktadır. Konu ‘Allah'ın Kitabı ve İtret'im. Bunlar Havuz başında bana gelinceye kadar birbirlerinden asla ayrılmayacaklardır' şeklindeki bölümün sahih oluşu meselesidir. Bu bölümün sahih oluşunun önemi sonraki programlarda hadisin anlaşılması noktasında kendisini gösterecektir. Bu incelemenin ilk etabıdır.

İncelemenin ikinci etabı şudur: Sekaleyn hadisinin ‘ve İtret'im' şeklindeki varyantının geliş kanallarının ahad mı yoksa mütevatir kat'i haberler mi olduğudur? Değerli izleyiciler bir hadisin nasıl mütevatirlik kazandığı noktasında farklı görüşlerin olduğunu hatırlayacaklardır. Görüşlerden birisi rivayetin 5 sahabi tarafından rivayet edilişiyle, diğeri de 10 sahabi tarafından nakliyle tevatür kazandığını söylemektedir. Bunun dışında farklı farklı görüşler bulunmaktadır. Bu hadis ise 20'den fazla büyük sahabi tarafından nakledilmiştir.

İbn Hacer el-Heytemi, es-Savaikü'l-Muhrika adlı eserinde şöyle demektedir:  Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Her şeye nüfuz eden ve kendisi de her şeyden ha­berdar olan Allah, bu ikisinin Havuz başında bana varıncaya kadar birbirlerinden ayrılmayacaklarına dair bana haber verdi. Öyleyse siz benden sonra onlara nasıl davrandığınıza dikkat edin. Bunlardan birisi uzatılmış ip olan Allah'ın Kitabı, diğeri de İtret'im olan Ehl-i Beyt'imdir.[9]

İbn Hacer şöyle devam eder: “Bil ki temessük/tutunma/sımsıkı sarılma hadisinin geliş kanalları çoktur. Yirmi küsür sahabi tarafından rivayet edilmiştir.[10]” Bir hadisi mütevatir saymak için dayanak ne olursa olsun Sekaleyn hadisinin bu varyantı mütevatir sayılmak zorundadır. Bir kişi ‘Seyyidim bu geliş kanallarının bütünü sahih değildir' derse cevaben deriz ki; “Hadis usulü bilginleri tevatürün sağlanabilmesi için geliş kanallarının bütününün sahih oluşunu şart koşmamışlardır. Geliş kanallarının bir bölümünün sahih olması tevatürün gerçekleşmesi için yeterlidir.”

Sekaleyn hadisinin ‘ve İtret'im' şeklindeki varyantının sahih olduğunu açıkça söyleyenlerden birisi de Semhudi'dir. İmam Semhudi, Cevahirü'l-Akdeyn fi Fadli'ş-Şerafeyn Şerefi'l-İlmi'l-Celiyy ve'n-Nesebi'n-Nebeviyy adlı eserinde şöyle der: “Aranızda iki ağır yük bırakıyorum: Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beyt'im. Bunlar Havuz başında bana varıncaya kadar asla birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Bu ikisinin önüne geçmeyin helak olursunuz. Geride de kalmayınız yine helak olursunuz. Onlara öğretmeye kalkışmayınız. Zira onlar sizden daha bilgilidirler… Bu rivayet yirmiden fazla sahabi tarafından aktarılmıştır….[11]

Bu ifadelere rağmen İbn Teymiyye hala ‘bu hadis sahih değildir' ifadelerini kullanabilmiştir.

Değerli izleyiciler önceki programlarda bu hadisi rivayet eden sahabilere işaret eden Hafız Sehavi'nin (h.902) İsticlab-ü İrtika adlı eserinden söz ettiğimizi hatırlayacaklardır. Yazar rivayeti aktardıktan sonra hadisi aktaran sahabilerin isimlerini birer birer sayar: “Cabir el-Ensari, Huzeyfe İbn Üseyd, Huzeyme İbn Sabit, Zeyd İbn Sabit, Sehl İbn Sa'd, Üeyre, Amir İbn Leyla, Abdurrahman İbn Avf, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Ömer, Adiyy İbn Hatem, Ukbe İbn Amir, Ali İbn Ebu Talib (a.s), Ebu Zerr, Ebu Rafii, Ebu Şureyh el-Huzai, Ebu Kudame el-Ensari, Ebu Hüreyre, Ebü'l-Heysem İbn et-Teyyihan, Ümm-ü Seleme, Ümm-ü Hani bint Ebu Talib.[12]

Sekaleyn hadisinin ‘ve İtret'im' şeklindeki varyantının sahih olduğu, yirmi küsür sahabi tarafından rivayet edildiği ‘ve Sünnetim' şeklindeki naklinin zayıf ve uydurma olduğu anlaşıldı. Aslında bu şartları barındıran bu tür bir hadisle son derece nadir olarak karşılaşılabilir. Özellikle de Emevi otoritesinin, Ümeyyeci din anlayışının bu hadisin aktarımına müsamaha etmemesini ve üstünü örtmeye çalışmasını da göz önüne alacak olursak hadisin güneş gibi bir parlaklığa ve gerçekliğe sahip olduğu anlaşılacaktır. Bizler bu hadisin Hz. Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra hadis yazımına müsaade edilmemesine rağmen yirmi küsur sahabi kanalından bize ulaştığını görüyoruz. Eğer hadis yazımına müsaade edilmiş olsaydı ve Ehl-i Beyt İmamları hakkındaki hadislerin aktarılması için uygun koşullar oluşmuş olsaydı Sekaleyn hadisinin bu varyantının yüzlerce sahabi tarafından rivayet edildiğini görürdük. Zira Gadir-i Hum'da bu hutbeyi dinleyen yüz veya bin sahabi değil on binlerce sahabi bulunmaktaydı. Kimileri çıkıp ‘Eğer bu hadisi işitmişlerse niçin itiraz etmemişler' şeklinde itiraz etmektedirler. Sahabilerin bir bölümü hutbeden sonra kendi yerleşim birimlerine ve memleketlerine gittiler. O günün şartlarında ulaşım araçları da mevcut değildi. Üç ay, altı ay sonra durumun değiştiği ve Medine-i Münevvere'de nelerin döndüğü kendilerine ulaştı. Ancak olayın tarihsel boyutuna ve niçin bir karşı çıkışın olmadığı konusuna girmek istemiyorum. Karşı çıkışlar oldu. Çarpışanların ve mürted olarak isimlendirilenlerin bir bölümü aslında mürted değil idiler. Günümüzde de aynı durum söz konusudur. Siyasi açıdan karşı çıkanların bir bölümü terörist olarak itham edilmektedir. Nasıl ki bu dönemde bazı gruplar ve yapılar terörist damgası yemekteyse, o dönemde de mürted olarak damga yemekteydiler. Şimdi siyasi bir analize girmek istemiyorum.

Değerli canlar, geçmiş programların özetini sunduk. İbn Teymiyye bağlıları Sekaleyn hadisinin Sahih-ü Müslim'de geçen metnine tutunmaktadırlar. Hz. Resulullah'ın (s.a.a) da sadece Ehl-i Beyt'i sevmeyi ve onlara saygı göstermeyi tavsiye ettiğini söylemektedirler. Bu da zaten bütün müminler için geçerlidir. Konu, Ehl-i Beyt'e yardımcı olma, sevgi besleme ve saygı göstermedir. Böyle bir yorum ise hadisin içini boşaltmaktan ibarettir.

- Sunucu: Sekaleyn hadisiyle bağlantılı olan diğer önemli konular nelerdir?

- Önümüzdeki hafta ele alacağımız iki bölüm var. İlk bölümde Sekaleyn hadisinin metni, ikinci bölümde de Sekaleyn hadisinin isnad zinciri. “Allah'ın Kitabı ve İtret'im; bunlar asla birbirinden ayrılmayacaklardır” şeklindeki metnin mütevatir olduğunu açıkladık.

İncelemenin üçüncü kısmı şudur: İtret ve Ehl-i Beyt'in kimler olduğu konusunu da incelememiz gerekiyor. Zira hadis açıkça ‘Allah'ın Kitabı ve İtretim olan Ehl-i Beytim' buyurmaktadır. Asıl önemli olan nokta burasıdır. Ehl-i Beyt kimlerdir? Sekaleyn hadisinin bize yarar sağlayacak noktası burasıdır. Allah-u Teala ‘Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor' (33/el-Ahzab/33) diyor. Ehl-i Beyt'in kim olduğu anlaşılırsa Ahzab suresinin bu bölümünün anlamı da açığa çıkacaktır. Sekaleyn hadisi adlı incelememizde üstünde duracağımız üçüncü konu budur.

Dördüncü aşamada da, hadisten içerik olarak nasıl istifade edilebilir, konusunu ele alacağız. Yani hadisin muhtevası nedir? Şu ana kadar bu bölüme ilişkin bir açıklamada bulunmadık. Acaba hadis sadece dini imameti mi ispat etmektedir? Yoksa hadis sadece Ehl-i Beyt'e sevgi duymayı mı tavsiye etmektedir? Hadis, kimliği belirlenecek olan İtret'in, terimsel anlamıyla masumiyetini ispatlamakta mı yoksa ispatlamamakta mıdır? Hadis “batılın kendisine önünden ve ardından yaklaşamayacağı” Kur'an'sız bir zaman diliminin olmadığını ispatladığı gibi, onlarsız da bir zaman diliminin olmadığını ispatlamakta mıdır? Ezcümle dördüncü aşamada hadisin içeriği hakkında konuşacağız.

- Seyyid Kemal Haydari Bey'e teşekkürlerimizi sunuyoruz! Siz değerli izleyicilere de teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bir sonraki programda görüşmek üzere es-selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü.

 


[1] Minhacü's-Sünneti'n-Nebeviyye, c.4, s.300

[2] Age, agy.

[3] Hafız İmadüddin Ebu'1-Fida İsmail İbn Ömer İbn Kesir, el-Bidayetü ve'n-Nihaye, c.7, s.668, Tahkik Doktor Abdullah İbn Abdülmuhsin et-Türki, Darü'l-Alemi'l-Kütüb.

[4] Age, agy.

[5] Age, agy.

[6] Ebu Cafer et-Tahavi, Şerh-ü Müşkili'l-Asar, c.5, s.18, Hadis No:1765,Tahkik, tahriç ve talik Allame Şuayb el-Arnavut.  

[7] Allame Albani, Silsiletü'l-Ehadisi's-Sahiha, c.4, s.355. 1761. Nolu hadis

[8] Age, c.4, s.358.

[9] İbn Hacer-el-Askalani, Es-Savaikü'l-Muhrika, Ala Ehli'r-Rafdi'd-Dalal ve'z-Zındıka, c2, s.438, Tahkik Kamil Muhammed Harrat ve Abdurrahman İbn Abdullah et-Türki, Müessesetü'r-Risale.

[10] Age, s.440

[11] Semhudi, Cevahirü'l-Akdeyn fi Fadli'ş-Şerafeyn Şerefi'l-İlmi'l-Celiyy ve'n-Nesebi'n-Nebeviyy, s.234, Dirase ve Talik Mustafa Abdülkadir  Ata, Darü'l-Kütübi'l-İlmiyye,

[12] Hafız Şemsüddin Muhammed İbn Abdurrahman es-Sehavi, İsticlabü İrtikai'l-Ğuraf Bi-hübbi Akribai'r-Rasul ve Ehli'ş-Şeraf, c.1, s.346 Tahkik Halid İbn Ahmed Babteyn, Darü'l-Beşairi'l-İslamiyye.
 

Çeviren: Cevher Caduk

medyasafak.com

Diğer haberler