Ayetullah Kemal Haydari: İbn Teymiyye’nin Gadir Hadisine bakışı (5)

Medya Şafak 7.3.2019 11:57 EHL-İ BEYT OKULU
Sizler Allah Resulünün kelamında geçen veli sözcüğünü neden sevgiye yoruyorsunuz da iki halifenin sözlerinde geçen “veli”den siyasî imameti anlıyorsunuz? Yani veli kelimesi İmam Ali söz konusu olduğunda neden muhabbet anlamına geliyor da Ebubekir, Ömer ve diğerlerinde siyasî imamet oluyor?

 

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla ve O'nun yardımıyla

 

Salat ve selam Efendimiz Muhammed'e ve tertemiz Âl'ine olsun.

 

Selamu aleykum ve rahmetullahi ve berakâtuh. Kum Kevser TV stüdyolarından “Mutarahatün fi'l-Akide” adlı programımızın bu bölümünde sizlere merhaba diyoruz. Programa başlarken Ayetullah Seyyid Kemal Haydarî Bey'e merhaba diyoruz. Saygıdeğer Seyyidim önceki programın bir özetini sunmanız mümkün müdür?

 

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve Rahman Rahim olan adıyla ve O'nun yardımıyla programımıza başlarım. Salat ve selam Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve tertemiz Âl'ine olsun.

 

Önceki programlarda Gadir Hadisinin senedini ele almış ve rivayeti iki bölümde incelememiz gerektiğini belirtmiştik. Allah-u Teâlâ'ya hamdüsenalar olsun ki Gadir Hadisinin senedine ilişkin bölümün incelemesini tamamladık.

 

Gadir Hadisinin delaletine gelince ise önceki programda şu noktaya ulaşmıştık: Gadir Hadisinin, hakkında icmâ bulunan sahih ve muteber kimi metinlerinde “mevlâ” kelimesinin “evlâ” anlamına geldiğine delalet eden açık ifadeler bulunmaktadır. Kelimenin bu anlama geldiğine dair elimizde karineler ve kanıtlar vardır. İlk olarak; Hz. Peygamber (s.a.a.) müminlerden “Ben müminlere kendi nefislerinden daha evlâ değil miyim?” diyerek şehadet istemekte daha sonra da “Femen kuntu mevlâhu fe hâzâ Aliyyun mevlâhu / işte ben kimin mevlâsı isem bu Ali (a.s.) de onun mevlâsıdır” diyerek “mevlâ” kelimesinden muradının “evlâ” olduğunu ortaya koymuştur.

 

Ahzab Suresinde geçen ayetin nassı Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) “evleviyet” makamına sahip olduğunu göstermektedir. Kesin ve mütevatir olan Gadir Hadisi ise bu makamın Hz. Peygamber tarafından Ali'ye (a.s.) verildiğini gösteriyor. Önceki programda ayrıca Kur'an-ı Kerim'e müracaat ederek “mevlâ” kelimesinin “evlâ” anlamında kullanıldığını görmüştük.

 

“Me'vakumu'n-nâr, hiye mevlâkum / yurdunuz ateştir sizin, odur size lâyık olan(Hadid/15) ayetini etraflıca ele almıştık. Büyük müfessirlerden bir grubun ayette geçen “mevlâ” kelimesinin “evlâ” yani size layıktır, hakkınız budur anlamına geldiğine dair açıklamalarına da işaret etmiştik.

 

Hz. Resul-u Azam (s.a.a.) da “mevlâ” kelimesini kullanmış ve bununla evleviyet anlamını kastetmiştir.

 

Eğer hangi delille diye soracak olursanız önceki programlarda ele aldığımız bazı Gadir Hadislerinin baş bölümünde geçen ifadelerden dolayı derim…

 

Seyyidim bazen de şu soru ortaya atılıyor: Gadir Hadisinde geçen “mevlâ” kelimesiyle “velî” anlamı mı kastedilmiştir?

 

Bir diğer soru da şudur: Hadisin bazı varyantlarında baş bölüm bulunmamaktadır. Yani Allah Resulünün “Ben müminlere kendi nefislerinden daha evlâ değil miyim?” şeklindeki ifadeler yer almamaktadır. Hadis bu nakillerde sadece “Men kuntu mevlâhu fe hâzâ Aliyyun mevlâhu / ben kimin mevlâsı isem bu Ali (a.s.) de onun mevlâsıdır” şeklinde rivayet edilmektedir. Bu çerçevede soruyu soracak olursak hadiste geçen “mevlâ” kelimesinden “veli” anlamı mı murad edilmiştir?

 

Öncelikle konuya dilsel açıdan işaret etmemiz gerekiyor. Konuyu detaylı bir şekilde ele alacak değiliz. Lügatte “mevlâ” ile “veli” kelimeleri aynı anlama gelmektedir.

 

İbnü'l-Manzur, Lisânü'l-Arab adlı eserinde şöyle diyor:

 

Veli ve mevlâ kelimeleri Arap kelamında aynı anlama gelmektedir. Ebu Mansur şöyle der: Efendimiz Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) şu sözü de bu türdendir: “Eyyuma imreetin nekehat bi izni ğayri mevlâhâ / Mevlâsının izni olmaksızın evlenen herhangi bir kadın…” hadisinin bazı varyantlarında “mevlâ” yerine “veli” kelimesi geçmektedir: “Eyyuma imreetin nekehat bi izni ğayri veliyyiha / Velisinin izni olmaksızın evlenen herhangi bir kadın…” İbn Sellam, Yunus'tan şöyle rivayet etmektedir: “Mevlâ” kelimesinin Arap kelamında bazı kullanım yerleri bulunmaktadır, “el-mevlâ fi'd-din” ifadesi de bu türdendir. Burada geçen “mevlâ” kelimesi “veli” anlamına gelmektedir. Allah-u Teâlâ'nın Böyle bu, çünkü şüphe yok ki Allah müminlerin mevlâsıdır ve şüphe yok ki kâfirlerin mevlâsı yoktur buyruğu da bu türdendir. Yani velileri yok anlamına gelmektedir.[i]

 

Pasaja göre “mevlâ” kelimesi ile “veli” kelimesi aynı anlama gelmektedir. Aynı şekilde “Allahu veliyyüllezine âmenu yuhricuhum mine'z-zulumâtı ile'n-nur / Allah, müminlerin velisidir. Onları karanlıklardan ışığa çıkarır. (Bakara/256-257) ayetinde de bu durum söz konusudur.

 

Mevlâ kelimesinden murad velidir.

 

Devamında şöyle der: Ömer'in İmam Ali'ye (a.s.) söylediği “Sen bütün müminlerin mevlâsı oldun” şeklindeki sözü de bu türdendir. Burada geçen “mevlâ” kelimesi “veli” anlamına gelmektedir.[ii]

 

Garip olan şu ki İbn Manzur bu sözü kanıt olarak kullanıyor.

 

Evet, önceki programlarda Ömer'in sözlerinden “sevgili ve yardımcı” anlamının çıkmasının mümkün olmadığını açıklamıştık. Eğer bu sözü seven ve yardımcı anlamında alacak olursak Ömer'in bu sözden önce başkasını dost olarak kabul ettiği sonucuna ulaşmamız gerekir ki böyle bir anlam da abestir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.a.) daha önce Hz. Ali'ye hitaben “Seni ancak mümin sever, sana ancak münafık buğzeder” buyurmuştu. Buna göre Gadir Hadisinde geçen “mevlâ” sözcüğünden murad velidir.

 

Soru: Seyyidim, konuyu rivayetler açısından ele alacak olursak acaba Hz. Resulullah (s.a.a.) Gadir Hadisinde Ali (a.s.) için “mevlâ” kelimesini mi “veli” kelimesini mi kullanmıştır? Hz. Resulullah (s.a.a.) “Men kuntu mevlâhu fe hâzâ Aliyyun mevlâhu / Ben kimin mevlâsı isem bu Ali (a.s.) de onun mevlâsıdır” mı yoksa “Men kuntu veliyyuhu fe Aliyyun veliyyuhu / Ben kimin velisi isem Ali de onun velisidir” mi demiştir?

 

Aziz dostlarım, her iki varyant da mevcuttur. Bu da sözcüğün dilsel anlamını desteklediğini göstermektedir. Hz. Resulullah (s.a.a.) iki hadisi de buyurmuştur.

 

İmam Tahavî, Şerhü Müşkili'l-Âsâr'ında Zeyd b. Erkam'dan şöyle rivayet etmiştir:

 

Hz. Resulullah Veda Haccından dönerken Gadir-i Hum denen bir vadide mola verdi. Hutbe irad ederken güneşin hararetinden korunması amacıyla semûr ağacının üzerine bir örtü örtülerek göl­gelik yapıldı. Hutbesinde bize şöyle dedi: “Zannımca yakında Rabbimin huzuruna davet edilecek, ben de bu davete icabet edeceğim. Ben size biri diğerinden daha büyük olan iki ağır emanet bıraktım.  Allah'ın Kitabı ve ıtretim olan Ehl-i Beyt'im. Benden sonra bana nasıl halef olacağınıza bakın. Bu ikisi Havuz başında bana varıncaya kadar birbirlerinden asla ayrılmayacaklardır.”

 

Sonrasında Gadir-i Hum'daki hutbesinde şöyle buyurdu:

 

“Doğrusu Allah benim mevlâmdır. Ben de bütün müminlerin velisiyim.” Sonra Ali'nin elinden tutarak “Ben kimin mevlâsı isem, bu (Ali) de onun mevlâsıdır. Allah'ım O'na dost olana dost, düşman olana düşman ol” buyurdu.

 

Râvi Ebu Tufeyl diyor ki, Zeyd'e  “Bunu Resulullah'tan (s.a.a) duydun mu?” diye sordum. O, “Ne diyorsun? Gölgeliklerde olan her şahıs iki gözüyle onu gördü ve iki kulağıyla (bu sözleri) duydu” dedi. Bu hadis isnad açısından sahihtir. İsnad zincirinde bulunan râvilerden hiçbiri eleştiriye uğramamıştır.[iii]

 

Hadisten de anlaşıldığı gibi Hz. Resulullah (s.a.a.) kendisinden sonrası için bilgi veriyor.

 

Bilemiyorum artık, “Doğrusu Allah benim mevlâmdır” ifadesinde geçen mevlâ kelimesi müminlere yardım eden ve onları seven anlamına mı yoksa işleri üstlenme, tedbir anlamına mı gelmektedir?

 

Yönetim ve idare anlamındadır.

 

Evet tamamen bu anlam kastedilmektedir.

 

Verilen bu bilgiler bizi bu sonuca ulaştırmaktadır.

 

Aksi takdirde Resulullah'ın (s.a.a.) bu sözden önce söyledikleri laf-ı güzaf olmuş olacak.

 

Resulullah (s.a.a.) “Allah benim mevlâmdır” dedikten sonra “Ben de bütün müminlerin velisiyim” demektedir.

 

İmam Tahavî daha sonra başka bir konuya geçiş yapar. Zira kimileri bu rivayetin Mekke'ye ulaşmadan önce söylendiği görüşünü dile getirmeye çalışırlar. O ise bu rivayetin Mekke'den çıktıktan sonra söylendiğini kabul ederek şöyle der: Resulullah (s.a.a.) bu sözleri hacca giderken değil, hacdan sonra Medine'ye dönerken Gadir-i Hum'da söyledi.[iv]

 

Kimileri bu meselenin İmam Ali ile diğerleri arasında çıkan bazı ihtilaflardan dolayı söylendiğini dile getirmeye çalışır. İmam Tahavî ise bu sözün Mekke'den çıktıktan sonra söylendiğini kabul eder.

 

Geliniz bir de Allame Şuayb el-Arnavut'un hadisle ilgili değerlendirmesine bir bakalım: Hadisin isnad zincirindeki râviler Habib b. Ebu Sabit hariç Şeyheyn'in (Buhari ve Müslim) ricâlidir. Habib ise tedlis erbabı olup rivayeti mu'an'an olarak rivayet etmiştir. Ancak Fıtr b. Halife mütabeata girişerek hadisin sahihliğini ortaya koymuştur. Buna göre ise hadis sahihtir.[v]

 

Üzücü olan şu ki televizyon kanallarına çıkan bazıları Habib'in tedlis erbabı olduğunun söylendiği bölüme kadarını izleyiciye aktarmakta ancak devamını gizlemektedirler.

 

Ayrıca Allame Şuayb el-Arnavut Sahihü İbn Hibban'a düştüğü notta bu rivayet için şöyle der: Fıtr dışında bu hadisin isnadı sahihtir. Fıtr ise saduktur. Bu hadis hasen sahihtir.[vi]

 

İkinci kaynak Ebu Abdullah Ziyaeddin el-Makdisî tarafından telif edilen el-Ehadisü'l-Muhtare evi'l-Müstahrec mine'l-Ehadisi'l-Muhtare mimma lem Yuharrichü'l-Buhari ve Müslim fi Sahihayhima adlı eserdir. Musannıf Makdisî, Ebu'l-Hâkim en-Nisâburî'nin gerçekleştirdiği ameliyenin aynısını gerçekleştirmiştir. El-Makdisî de Hâkim gibi Buharî ve Müslim'in kendi şartlarına uyduğu halde eserlerine almadıkları rivayetleri göstermek için bu eseri telif etmiştir. Rivayet oldukça uzundur. Ben bir bölümünü okuyacağım. Rivayet şöyledir:

 

İmam Ali şöyle buyurdular: Allah adına yemin verdirerek Hz. Peygamber'in (s.a.a) Gadir-i Hum'daAllah benim velimdir. Ben de müminlerin velisiyim. Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır' buyruğu…” Bu hadisin isnadı sahihtir.[vii]

 

Hadiste geçen silsileye bakınız. İnsanların üzerindeki kendi velayetinin aynısını O (s.a.a.), İmam Ali'ye (a.s.) vermektedir.

 

Şimdi kim şöyle bir söz söyleme cüretinde bulunabilir: Allah'ın insanlar üzerindeki velayeti sadece sevgi ve yardımdır. Böyle bir düşünce Kur'anî olamaz. “Allah müminlerin velisidir” (Bakara/257) ifadesi sadece sevgi anlamına mı geliyor? Yoksa onları karanlıklardan nura çıkarma, tedbir ve idare anlamına mı gelmektedir?

 

Seyyidim bize bu velayetin velayet-i tekvîniyye olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?

 

Şu an sadece itibarî-siyasî velayet hakkında konuşuyoruz. Toplumun tekvinî idaresi ise ayrı bir konudur. “Fallahu hüve'l-veliyy / İşte asıl veli olan Allah'tır” ayetinde geçen velayet ve velilik nedir? Bu velayet sadece muhabbet midir? Tüm bu konuların ayrıca ele alınması gerekir.

 

Eser Buharî ve Müslim'e bir müstedrektir.

 

Eser Buharî ve Müslim'in tahric etmedikleri sahih hadislerden seçmelerden oluşuyor.

 

O, el-Bidâye ve'n-Nihâye adlı eserinde şöyle der: Bu hadis sahihtir. Şeyhimiz Ebu Abdullah ez-Zehebî şöyle der: Bu hadis sahihtir. Bu hadisi Hâkim el-Müstedrek adlı eserinde bu kanaldan tahric etmiş ve şöyle demiştir: Bu hadis sahihtir. Onun bu yargısını Zehebî de doğrulamıştır.[viii]

 

Ben bu varyantın sahih olduğunu söylüyorum. Şöyle bir itiraz gelebilir. Seyyidim siz yukarıda Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” demiştiniz. Şimdi de “Ben kimin velisi isem Ali de onun velisidir” varyantının olduğunu söylüyorsunuz. Cevaben diyoruz ki evet hadisin böyle bir nakli de vardır. Üstelik bu nakil de sahih ve muteberdir. 

 

Aziz dostlarım İmam Hafız en-Nesaî'nin el-Hasâis'ine bir bakalım:

 

Hz. Peygamber'in “Men kuntu veliyyuhu fe Aliyyun veliyyuhu / Ben kimin velisi isem Ali de onun velisidir” Buyruğu Babı.

 

Rivayet şöyledir: “Men kuntu veliyyuhu fe hâzâ veliyyuhu / Ben kimin velisi isem bu da onun velisidir. Allah'ım O'na dost olana dost ol.” Bu hadisin isnadı sahihtir. Bu hadisi Ahmed, İbn Hibban, Bezzar, Taberanî, İbn Ebi Asım (es-Sünnet), Heysemi (Mecmeü'z-Zevâid)… tahric etmişlerdir.[ix]

 

Muhakkik onlarca kaynak zikreder. Eserin tahkikini yapan ed-Danî b. Münir Âl-ı Zehv'in gösterdiği adreslere bakılabilir.

 

Soru: Hadiste geçen “mevlâ” hangi anlama gelmektedir?

 

El-cevap: Hadiste geçen “mevlâ” kelimesinin lügatte veli anlamına geldiğini ve Hz. Resulullah'tan (s.a.a.) aktarılan sahih rivayetleri gördük.

 

Soru: Peki bu velayet hangi velayettir?

 

El-cevap: Allah Resulü için sabit olan velayetin aynısıdır.

 

Eğer hadisi bu şekilde anlamazsak giriş bölümünde Allah Resulünün sarf ettiği sözler boşuna söylenmiş olur.

 

Öyleyse bu ikinci varyant bize sadece dinî ve ilmî değil siyasî ve yönetimsel imameti de ispat etmektedir. Zira bazıları hadisle oynamaya çalışmakta ve şöyle demekteler: Bizler de dinî imametin İmam Ali'ye ait olduğunu kabul ediyoruz. Hayır, biz şu anda Resulullah'tan (s.a.a.) sonraki yönetimi ve insanların işlerini üstlenme ile ilgili konuyu inceliyoruz.

 

İki kanaldan da Gadir Hadisinin siyasî imameti ispat ettiğini ortaya koyduk.

 

Evvelen, “mevlâ” kelimesi “evlâ” anlamına gelmektedir. Yani “مفعل / mefelun” vezni “أفعل / efelu” veznini ifade edecek bir anlamda kullanılmıştır.

 

Sâniyen, “mevlâ” kelimesi “فعيل / feîl” vezni üzere velî anlamınında kullanılmıştır.

 

Şöyle bir soru gelebilir: Bir hadis nasıl iki varyantla gelebilmektedir?

 

El-cevap: Bu çeşitlilik kaynaklarının farklılığından olabilir. Yani nakledenler çeşitlidir. Bazılarınca hadisle oynanmış da olabilir. Bilemiyoruz. Belki de bazıları sadece bu kadarını dinlemiş ve o kadarını aktarmışlardır, ya da birileri hakikati gizlemek istemiştir. Çeşitli etkenler mevcut olabilir. Bizim için ise değişen bir şey yok. “Mevlâ” kelimesi ister “evlâ” ister “velî” anlamına gelsin fark eden bir şey yoktur.

 

İki lafız da aynı anlama mı delalet etmektedir?

 

Evet aynı anlama gelmektedir.

 

Saygıdeğer Seyyidim, hadisin iki varyantını da bu hadislerin imamete ve siyasî yönetime delalet ettiğini ispat ederek ortaya koydunuz.

 

Bütün Müslümanlar ve müminler üzerinde Allah Resulü için sabit olan şeyin Ali (a.s.) için de sabit olduğunu anladık. Allah Resulü için sabit olan şey sadece sevgi ve yardımdır diyebilir misiniz?

 

Eğer bu anlamı benimseyecek olursanız Ebubekir ve Ömer'e Allah Resulünün siyasî halifeleri dememeniz gerekir. Çünkü bu kabule göre Allah Resulünün siyasî bir hilafeti mevcut değildir. Bu durumda birinci ve ikinci halife Allah Resulünün halifesi olmamış oluyor. Görüşünüzün gereklerini yerine getirmeniz gerekiyor. Ebubekir'in Allah Resulünün ilk halifesi olduğunu ve siyasî yönetim hakkına sahip olduğunu düşünüyor ve kabul ediyorsanız ilk önce bu aslı-temeli ortaya koymanız gerekmektedir. Yani Allah Resulü için böyle bir aslın olduğunu ispat etmeniz gerekir. Bu anlamı inkâr ederseniz ilk, ikinci veya üçüncü fer'i ispat etmenizin herhangi bir anlamı kalmaz.

 

Allah Resulünün böyle bir makama sahip oluşunu inkâr etmenin…

 

Birçok sonucu olur. Ehl-i Beyt Şiileri de dahil tüm Müslümanlar sabit olan velayeti bilmelidirler. Çünkü okuduğumuz açık, sahih ve hakkında icma bulunan hadislerin ifadesi şöyledir: “Allah benim velimdir. Ben de bütün müminlerin velisiyim.  Öyleyse ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır.”

 

Allah ve Resulü için sabit olan şey Ali (a.s.) için de sabittir.

 

Bununla rubûbiyet ve nübüvvet makamı gibi diğer şeyleri kastetmiyoruz.

 

Elbette.

 

Kimilerinin bunları tevil etmesinden korkuyorum. Seyyidim “veli” sözcüğüne geçelim. Bu sözcük siyasî yönetim ve imamet anlamında kullanılmamış mıdır? Sözcüğün bu anlamda kullanıldığına delalet eden şahidler bulunmakta mıdır?

 

Bu programda Allame Eminî'nin veya diğerlerinin Gadir Hadisinde geçen “veli” sözcüğünün siyasî imamet anlamına geldiğine dair zikrettikleri mevcut delillere detaylı bir şekilde girmek istemiyorum. Ben başka bir metod izlemek istiyorum. Allah Resulünden sonra en faziletli şahsın Ebubekir, sonra da Ömer'in olduğuna inanan Ehl-i Sünnet'in veya Ehl-i Sünnet âlimlerinin bir bölümünün açıklamalarına müracaat etmek istiyorum. İlk ve ikinci halifenin sözlerine bakacağız. Bu şahısların veli sözcüğünü muhabbet ve yardım anlamında mı yoksa siyasî yönetim anlamında mı kullandıklarına bakacağız. Eğer bu kelimeyi yardım anlamında kullanmışlarsa biz de şöyle deriz: Evet, Allah Resulü (s.a.a.) de “Men kuntu veliyyuhu fe Aliyyun veliyyuhu” buyururken yardım ve muhabbeti kastetmiştir deriz. Ama ilk iki halife ve diğerleri veli sözcüğünü siyasî imamet anlamında kullanmışlarsa şu soruyu sorma hakkımız var: Sizler Allah Resulünün kelamında geçen veli sözcüğünü neden sevgiye yoruyorsunuz da iki halifenin sözlerinde geçen “veli”den siyasî imameti anlıyorsunuz? Yani veli kelimesi İmam Ali söz konusu olduğunda neden muhabbet anlamına geliyor da Ebubekir, Ömer ve diğerlerinde siyasî imamet oluyor?

 

Şaşılacak şey doğrusu ilk halife velayete kendisi geçtiğinde veya diğer Müslümanlarca geçirildiğinde bu anlama geliyor da Ali (a.s.) olduğunda… Sakife'de yönetim Ebubekir'e veriliyor. Ancak İmam Ali'yi velayet makamına Allah geçiriyor.

 

Aziz dostlarım doğrudan konuya geçmek istiyorum. İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye adlı eserinde şöyle der:

 

Sabahleyin Beni Saide gölgeliğinde Ebu Bekir'e biat edildiği za­man Ebu Bekir minbere oturdu. Ömer kalkıp ondan önce konuşmaya başladı: “Yüce Allah sizin idarenizi, Resulullah'ın arka­daşı ve mağarada iki kişiden ikincisi olan en hayırlınızın eline vermiş­tir. Kalkın, ona biat edin.” Ömer'in bu konuşmasından sonra insanlar, Ebu Bekir'e Beni Saide gölgeliğindeki biatten sonra umumi olarak biat ettiler. Sonra Ebu Bekir konuşmaya başladı. Allah'a layık-ı vechiyle hamdüsenada bulunduktan sonra şöyle dedi: İmdi ey insanlar! Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde idarenizin başına geçtim. Eğer iyi idare edersem bana yardım edin. Eğer kötü davranırsam beni düzeltin. Doğruluk emanettir. Yalan ihanettir.[x]

 

Pasajda Tevbe Suresinin 41. ayetine işaret edilmektedir. Biz bir programımızda bu ayetin herhangi bir fazilete delalet etmediğini ortaya koymuştuk.

 

Ayrıca pasajda iki biatten bahsedilmektedir. Hangi biatin sahih olduğu da ayrı bir konudur.

 

Bizi ilgilendiren nokta şu ifadelerdir:

 

Sonra Ebu Bekir konuşmaya başladı. Allah'a layık-ı vechiyle hamdüsenada bulunduktan sonra şöyle dedi: İmdi ey insanlar! Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde idarenizin başına geçtim (fe innî kad velleytu aleykum ve lestu bi-hayrikum). Haberin isnadı sahihtir.[xi]

 

Pasajda geçen Ebubekir'in “velleytu aleykum” ifadeleri ne anlama geliyor? Yani beni severseniz ben de sizi severim anlamına mı gelmektedir? Yoksa sizin imamınız ve Allah Resulünün halifesi oldum mu demek istiyor? Bu ifadenin sevme ve yardım etme anlamına geldiğini söyleyebilecek bir akıllı var mıdır acaba? Yönetim mi yoksa sevgi ve yardım mı biate ihtiyaç duymaktadır?

 

Şöyle bir itiraz gelebilir: Seyyidim! “Müminler birbirlerinin velileridirler” ayetinde veli sözcüğü sevgi anlamında kullanılmıştır. Hayır, burada dahi velayet, tedbir ve iş vardır. Bu ayrı bir konu. Şimdi bu konuya girmek istemiyorum.

 

Pasajda geçen Ömer'in “Kalkın, ona biat edin” sözleri muhabbete mi yoksa Allah Resulünden sonraki hilafet ve imamete mi delalet etmektedir?

 

İkinci kaynak Allame el-Hikemî'nin (h.1377) Meâricü'l-Kabul adlı eseridir. Yazar Ebubekir'in “İmdi ey insanlar! Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde idarenizin başına geçtim (fe innî kad velleytu aleykum ve lestu bi-hayrikum)” sözlerini aktardıktan sonra şöyle der: Bu haber İbn Hişam'ın Siret'inde muttasıl bir isnad zinciri ile aktarılmıştır. İbn İshak ise haberi tahdis siğası ile aktarmıştır. Abdurrezzak el-Musannef adlı eserinde haberi sahih bir isnad zinciri ile rivayet etmiştir. Sözün özü bu haber sahihtir.[xii]

 

Üçüncü kaynak Muhammed b. Abduvehhab'ın Muhtasarü Sireti'r-Rasul adlı eseri. Yazar Ebubekir'in yukarda geçen sözlerini aynen aktarır.[xiii]

 

Yaptığımız açıklamaların özeti şudur: ilk olarak; veli sözcüğünü imamet ve hilafet anlamında kullanmışlardır. Bilemiyorum artık, Ebubekir bu sözcüğü yönetim anlamında kullanmış ama Hz. Resulullah (s.a.a.) İmam Ali hakkında muhabbet ve sevgi manasını kastetmiştir diyen de çıkar mı?

 

Bir diğer kanıtımız da İbn Ebi Şeybe'nin (h.235) el- Musannef adlı eserinde geçen şu rivayettir.

 

Rivayet şöyledir: Ebubekir ölüm döşeğindeyken Ömer'i istihlaf etmek için (halife bırakmak) ona elçi gönderdi. İnsanlar “Başımıza katı kalpli birisini mi geçirmek istiyorsun? O eğer başımıza geçecek olursa daha katı kalpli ve daha kaba olur. Rabbinin huzurunda Ömer'i başımıza geçirdiğinden dolayı ne cevap vereceksin?” dediler.[xiv]

 

Hadiste geçen insanlardan kasıt en azından ehl-i hal ve'l-akddir. Katı kalplilik sözüne dikkat edilmesi gerekiyor. Bunların Hz. Resulullah'tan (s.a.a.) sonraki insanların en faziletlisi olduğunu söylüyorlar. Allah-u Teâlâ Hz. Resulullah'ın güzel ahlakı hakkında şöyle buyurmaktadır: Kaba ve katı yürekli olsaydın mutlaka yanından ayrılıp giderlerdi.” (Â-i İmran/159)

 

İnsanlar “O, güç elinde değilken dahi böyle kaba ise iktidarı eline geçirdikten sonra kim bilir nasıl olur?” diyerek itiraz ediyorlar!

 

Kimileri de şöyle diyor: İkinci halifenin hilafetinin sahihliğinde ümmet icmâ etmiştir. Bu pasaja göreyse seçilmesinde icmâ edilmediği dahası itirazların olduğu anlaşılıyor.

 

Önceki programlarda Allah Resulünden aktarılan “Eğer ben gönderilmeyecek olsaydım kuşkusuz Ömer size peygamber olarak gönderilirdi” türünden rivayetleri ele almıştık.

 

Kendimden bir şeyler söylemiyorum.

 

Bir diğer kaynak ise Ebubekir el-Hallal'ın (h.311) es-Sünnet adlı eseridir. Yazar bu eserinde şöyle diyor: Ebubekir ölüm döşeğindeyken Ömer'i istihlaf etmek için çağırdı. İnsanlar “Başımıza kaba ve katı kalpli Ömer'i atıyorsun. Eğer o başımıza geçerse (kad veliyena) daha kaba ve daha katı kalpli olur” dediler.[xv]

 

Aynı anlamı İbn Teymiyye de söylemektedir. O, Minhâcü's-Sünnet adlı eserinde şöyle der:

 

İnsanlar şöyle dediler: Başımıza kaba ve katı kalpli birisini atadığından (kad velleyte) dolayı Rabbine ne cevap vereceksin?[xvi] Bu pasaja göre İbn Teymiyye de velayet kelimesini vali, veli, komutan, imam ve halife olarak anlamıştır.

 

O, aynı eserin bir başka yerinde şöyle der: Bundan dolayıdır ki Ebubekir ona istihlaf etmek istediğinde bir grup bunu hoş karşılamadı. Öyle ki Talha kendisine “Başımıza kaba ve katı kalpli birisini atadığından (kad velleyte) dolayı Rabbine ne cevap vereceksin?” dedi.[xvii]

 

Talha aşere-i mübeşşereden biridir.

 

Ellerinde Minhâcü's-Sünne kitabı olanlar gösterdiğimiz adrese bakabilirler. Ellerinde kitap olmayanlar ise bir internet sitesine girip oradan bakabilirler:

 

“İmam Ali (a.s.) ile hiç kimse arasında ne nesep açısından ne de İslam'dan dolayı düşmanlık vardı. Ali'nin (a.s.) Cahiliye döneminde yakınlarını öldürdüğü kişilerden dolayı düşmanının olduğunu söylemek suretiyle… Hatta kâfir ve münafıkların Ali'ye buğzedip etmediği bilinmiyordu.”[xviii] Bu ibareler öyle ifadeler ki insanın tüyleri diken diken oluyor.

 

Ne de Cahiliyeden kalan bir düşmanlık vardı.

 

Bütün münafıklar ve kâfirler O'nun dostuydu! Yani Emirü'l-Müminin Ali (a.s.) esasında herhangi bir savaşa da katılmamıştı!

 

Yani buna göre Ali (a.s.), Allah Resulünün açık hadisine muhalefet ediyordu…

 

Devamında şöyle diyor: Ehl-i Hak da Ehl-i Batıl da Ali (a.s.) ileydi.[xix]

 

Yani bütün herkes O'nunla birlikteydi. Neden acaba! Çünkü O, din ile birlikte değildir. Bunu söyleyen İbn Teymiyye, nasıbîdir. Allah'a and ediyorum ki yeryüzünde İmam Ali'ye ve Ehl-i Beyt'e İbn Teymiyye'den daha çok düşmanlık besleyen kimse yoktur!

 

Allah Resulüne de…

 

Tabii ki. “Kim Ali'ye (a.s.) buğzederse bana buğzetmiş olur, bana buğzeden Allah-u Teâlâ'ya buğzetmiş olur.” Ancak bu şahsın buğzu sistematik bir şekildedir.

 

Bu konu yeni bir okumayla ele alınmalıdır.

 

Vallahi programın vakti el verseydi bu adamın Ali (a.s.) hakkında neler dediğini kelime kelime ele alırdım. Eğer bunları sizlere toptan okuyacak olursam tüyleriniz diken diken olur.

 

O mealen şöyle diyor: O'nun münafık ve kâfir düşmanlarının olduğunu kim söylüyor? Çünkü O, Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden hiç kimseyi öldürmemiştir.

 

Yani tarihin kesin hakikatlerine ve aklî öğretilere aykırı davranıyor.

 

İşte Ümeyyeci din anlayışı böyle çalışıyor. Basiretleri kapalı bazıları da bu adama o derece güveniyorlar ki her dediğini doğru kabul ediyorlar.

 

Bu da ikinci kanıtımız. İlk halifeden iki kanıt aktardık.

 

Üçüncü kanıtı ikinci halifeden aktarıyoruz. Tahkikini Berzencî ve Muhammed Subhî Hallak'ın yaptığı Zaifu Tarihi't-Taberî adlı eserden naklediyoruz. Öncelikle şunu belirtelim ki eserin isminde zayıf geçiyor olması zihne hemen rivayetin uydurma olduğu düşüncesini getirmesin. Aktaracağımız rivayet mürseldir. Bütün mürseller de uydurma anlamına gelmiyor. Aksine sahih olduğuna dair bir delil bulunmaktadır.

 

Rivayet şöyledir: Ömer hutbe vermek üzere Allah-u Teâla'ya layıkıyla hamdüsena ettikten sonra insanlara Allah-u Teâlâ'dan ittikayı ve ahiret gününü hatırlattı ve şöyle dedi: Ey insanlar! (İnni kad vulliytu aleykum) Ben başınıza yönetici olarak atandım.[xx]

 

Bir defa “vulliytu” ifadesi kesinlikle sevgi anlamına gelmemektedir.

 

Bilemiyorum artık, Allah Resulü “Fe men kuntu veliyyehu fe Aliyyun veliyyuhu” derken nasıl oluyor sevgi anlamına geliyor da Ömer'in “İnni kad vulliytu aleykum” ifadesi imamet anlamına geliyor? İki cümle arasındaki fark nedir? Bu da üçüncü şahid.

 

Seyyidim özür diliyorum. Haşa Resulullah (s.a.a.) Arapçayı doğru bilmiyor ama diğerleri biliyor!

 

Allah hayrını versin.

 

Bir diğer kaynağımız İmam Zehebî'nin Siyerü Alami'n-Nübela adlı eseridir. Bu da dördüncü kanıtımız.

 

Rivayet şöyledir: Ey Müminlerin Emiri! Keşke yerine birisini bıraksaydın.[xxi]

 

Yani kendinden sonrası için birisini bıraksaydın. Bilemiyorum artık, Allah Resulü'nün kendi yerine birisini bırakmasında sorun oluyor da…

 

Her neyse. Yazar şöyle devam ediyor:

 

Ömer bu soruya şu cevabı verdi: Ebu Ubeyde sağ olsaydı onu veli olarak atardım. Rabbim bana “Niçin yerine birisini atamadın?” diye sorduğunda O'na şu cevabı verirdim: Senin kulun ve dostundan şunu işittim: Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin emini de Ebu Ubeyde'dir. Eğer Halid b. Velid olsaydı onu yönetime atardım. Rabbim bana “Niçin yerine birisini atamadın?” diye sorduğunda O'na şu cevabı verirdim: Senin kulun ve dostundan şunu işittim: Halid, Allah'ın müşrikler üzerine çektiği kılıçlarından bir kılıçtır. Bu ümmetin emini de Ebu Ubeyde'dir. 

 

Ebu Acma hariç bu hadisin isnadı sika kişilerden oluşmaktadır. Ebu Acma hakkında ise ihtilaf vardır. İbn Main, Darekutnî ve İbn Hibban onu sika kabul etmektedir. Gerçi Buharî hakkında “Hadisleri çok su götürür” demiştir.[xxii]

 

Ey adam! Allah Resulünün Ali (a.s.) hakkındaki sözlerinden hiçbirini işitmedin mi? O'nun “Sen bana nispetle Harun'un Musa'ya nispeti menzilesindesin” sözünü, Kur'an-ı Kerim'in Ali (a.s.) için kullandığı “nefisleriniz” ifadesini ve “Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor” ayetlerini duymadın mıi?

 

Tek bir sıfat hilafete atanmak için yetiyor! Ancak “O'nu mümin sever ve O'na ancak münafık buğzeder” denilen İmam Ali'nin hilafete geçmesi için onca sıfat yetmiyor!

 

Bu hadis de Ömer'in “velleytu” kelimesini hilafet anlamında kullandığına delalet etmektedir.

 

Bütün bu kanıtlar açık seçik bir şekilde veli sözcüğünün imamet ve yönetim anlamında kullanıldığını gösteriyor. Ama Ali (a.s.) söz konusu olduğunda işler değişiyor!

 

Mesele anında değişmekte…

 

Hemen sevgi ve yardım anlamına gelmektedir. Bütün dil kuralları değişmekte ve Resulullah'ın (s.a.a.) hadisi bir kenara bırakılmakta ve reddedilmektedir. Zira konu artık Ali (a.s.) ile bağlantılıdır.

 

Bazen şöyle bir soru dile getirilmektedir: Hz. Peygamber'in (s.a.a) veli sözcüğünden muradı yönetim ve siyasî idare idiyse neden “veliyyukum min ba'dî / benden sonraki veliniz” ifadesini kullanmadı?

 

Uzatmadan söyleyeceğim. Mütekaddimun ve özellikle de müteahhirun ulemadan bir grup “min ba'di / benden sonra” ifadesinin Hz. Resulullah'tan (s.a.a.) hemen sonrası için hilafete delalet ettiğini söylerler. Yani Resulullah (s.a.a.) bir kimse hakkında bu ibareyi kullanmışsa o artık hemen kendisinden sonra halife olmayı hak etmiş demektir. Dolayısıyla böyle bir söz Ali (a.s.) hakkında varid olmuşsa Ali hemen sonraki ilk halife olmalıdır, dördüncü halife değil.

 

Salih İbn Abdülaziz Âl-ı Şeyh'in el-Leâli'l-Behiyye adlı eserinden bir rivayet aktaracağım. Eser, İbn Teymiyye'nin el-Akidetü'l-Vasıtiyye adlı eserinin şerhidir.

 

Rivayet şöyledir: Ehl-i ilim Ebubekir'in hilafete geçiş şekli hakkında görüş ayrılığına düşmüşlerdir. O, acaba Allah Resulünden bir nass ve bir ahid ile başa mı geçmiştir? Yoksa sahabenin ittifakı ve icmaıyla mı başa geçmiştir? Yahut da sahabenin kendisine biat etmesiyle mi? İlim erbabından bir grup onun Allah Resulünden bir ahid ve nassla hilafete geçtiğini savunmuştur.[xxiii]

 

Ali (a.s.) için sabit olan şeyi başkası için ortaya koymaya çalışıyorlar.

 

Ali (a.s.) için olduğunda “sahabenin değerinin düşülmesi” vardır. “Allah Resulü (s.a.a.) sahabeyi terbiye edemedi mi?” diyorlar.

 

“Ümmetin aklının müsadere edilmesi…”

 

Ama Ebubekir için olduğunda herhangi bir sorun olmuyor. Geliniz nassın ne olduğuna bir bakalım.

 

Yazar devamında şöyle diyor: Çünkü Hz. Peygamber (s.a.a.) “Benden sonra şu ikisine -Ebubekir ve Ömer'e- uyun” buyurmuşlardır… Ayrıca “min ba'di / benden sonra” lafzı da ancak hilafet meselesi hakkında kullanılabilir.[xxiv]

 

Yani iktida kelimesinden imamet ve yönetimi anlamışlardır. İktida kelimesinden imamet ve yönetimi nasıl çıkardıkları ise ayrı bir konu.

 

“Hz. Musa nezdindeki Hz. Harun gibi olma”, “nefislerimiz”, “veli” ifadelerinden hiçbiri imameti ispat etmiyor ama “iktida” kelimesi hilafeti kanıtlıyor!

 

“Min ba'dî / benden sonra” ifadesinin Resulullah'tan (s.a.a.) hemen sonrasında yöneticilik anlamına geldiği ikrarını onlardan aldık.

 

Pasajda geçen hadis Ehl-i Sünnet'in nezdinde oldukça meşhurdur. İnşallah bu hadisi başlı başına bir programda ele alırız. Ama şunu bilin ki, bu hadis yüz tane isnad zincirine sahip olsa da kesin bir şekilde batıldır. Çünkü Ebubekir ve Ömer arasında birçok ihtilaf çıkmıştır. İkisine birden iktida etmek mümkün olmadığına göre bu hadis aklen batıldır.  İhtilaf ettikleri konularda hangisine uyacağız, her ikisinin de hak olması mümkün değildir.

 

En azından Halid b. Velid meselesinde…

 

İbn Teymiyye bu hususun farkındadır. Bundan dolayı o şöyle der: Ebubekir ile Ömer arasında büyük bir ihtilaf gerçekleşmemiştir.

 

İbn Hacer, es-Savâikü'l-Muhrika adlı eserinde şöyle der: “Benden sonra şu ikisine uyun” hadisi gibi Ebubekir'in hilafetine açıkça delalet eden hadislerle onlara karşı istidlal ettiğimizde…[xxv]

 

Bu pasaja göre de “iktida” hilafete delalet ediyor.

 

Bir diğer kaynak İbn Teymiyye'nin es-Siyasetü'ş-Şeriyye adlı eseri. Yazar şöyle diyor: Benden sonra Ebubekir ve Ömer'e iktida edin.[xxvi]

 

Bundan daha önemlisi yazarın aynı eserde geçen şu ifadeleridir: Hz. Peygamber (s.a.a.) Aişe'ye şöyle buyurdular: Bana babanı ve kardeşini çağır da Ebubekir için bir şey yazayım ve insanlar benden sonra ihtilafa düşmesinler.

 

Bu müfesser hadis Hz. Peygamber'in “Bana kalem kırtas getirin size benden sonra sapmayacağınız bir şey yazayım” hadisinden muradının ne olduğunu açıklıyor.[xxvii]

 

Yani İbn Teymiyye Perşembe günü musibeti olarak adlandırılan hadiste Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) hilafetle ilgili bir şeyler yazdırmak istediğine inanıyor. Ancak Resulullah'ın (s.a.a.) bunu Ali için yazdırmak istediğine tahammül edemiyor.

 

Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) bu yazıyı Ebubekir için yazdırmak istemediğine dair elimde bir kanıt var. Emin olunuz ki Ebubekir için bu yazıyı yazdırmak isteseydi kuşkusuz Ömer elini Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) elinin üzerine koyar ve O'na engel olmaya çalışmazdı. Sayıklıyor veya acıların tesiri altındadır türünden ifadeler kullanmazdı. O da biliyordu ki Hz. Resulullah (s.a.a.) bu yazıyı Ebubekir için yazdırmak istemiyordu.

 

Soru: Peki Allah Resulü (s.a.a.) Ali (a.s.) için “min ba'dî / benden sonra” ibaresini kullanmış mıdır kullanmamış mıdır?

 

Hafız Nesaî'nin Hasâis adlı eserine bir bakalım:

 

Hz. Peygamber'in “Ali benden sonra bütün müminlerin velisidir” Hadisi

 

Rivayet şöyledir: Resulullah (s.a.a.) yüzünde öfke belirtisi olduğu halde bu kişiye dönerek: “Ali'den ne istiyorsunuz? Ali'den ne istiyorsunuz? Ali'den ne istiyorsunuz? Ali, bendendir. Ben de ondanım. Benden sonra her müminin velisi odur” buyurdu.

 

Hadisin isnadı sahihtir. Bu hadisi İmam Ahmed (el-Müsned ve el-Fazâil), Katiî (Zevâid), Tirmizî, Tayalisî, İbn Ebi Şeybe, Taberanî (el-Kebir), Hâkim, İbn Hibban, İbn Adiy (el-Kâmil), Harezmî (el-Menâkıb) ve İbn Şahin (el-Kitâb) rivayet etmiştir. Allame Albanî Sahihü Süneni't-Tirmizî adlı eserinde hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.[xxviii]

 

Tüm bu ifadeler İkinci Halife'nin Ali'yi (a.s.) ataması için yeterli olmamıştır!

 

Ayetullah Seyyid Kemal Haydarî Bey'e teşekkür ediyoruz. Siz değerli izleyicilere de teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Bir sonraki programda görüşmek üzere. Sizleri Allah'a emanet ediyoruz. Es-selamu aleykum ve rahmetullahi ve berekâtuh.

 

 

Çeviri: Cevher Caduk

 

www.medyasafak.net

 

 



[i] İbnü'l-Manzur, Lisânü'l-Arab, c. 15, s. 401, Beyrut, Darü İhyai't-Türas, Ve-li-ye Maddesi.

[ii] Age, agy.

[iii] Ebu Cafer et-Tahavi, Şerhü Müşkili'l-Âsâr, c. 5, s. 18, Hadis No: 1765,Tahkik, Tahric ve Talik: Allame Şuayb el-Arnavut.  

[iv] Age, agy.

[v] Age, agy.

[vi] Sahihü İbn Hibban, c. 15, s. 376-377.

[vii] Ebu Abdullah Ziyaeddin Muhammed Ziyaeddin el-Makdisi,  el-Ehadisü'l-Muhtare evi'l-Müstahrec mine'l-Ehadisi'l-Muhtare mimma lem Yuharrichü'l-Buhari ve Müslim fi Sahihayhima, c. 2, s.106, Rivayet No: 481, Tahkik: Abdülmelik b. Abdullah b. Düheyş, Mekketü'l-Mükerreme, Beşinci Baskı,1429.

[viii] el-Bidâyetü ve'n-Nihâye, c. 7, s. 686, Tahkik: Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî.

[ix] Hafız en-Nesaî, Hasâisu Emiri'l-Müminin Ali İbn Ebi Talib, s. 71-72, Hadis No: 79.

[x] el-Bidâyetü ve'n-Nihâye, c. 9, s. 414.

[xi] Age, agy.

[xii] Şeyh Allame el-Hikemî, Meâricü'l-Kabul bi Şerhi Süllemi'l-Vusul ilâ İlmi'l-Usûl fi't-Tevhid, c. 3, Tahkik ve Talik: Muhammmed Subhî Hallak, Darü İbni'l-Cevzî, 1431, Yedinci Baskı.

[xiii] Muhammed b. Abdülvehhab, Muhtasarü Sireti'r-Rasul, s.182, Darü'l-Kütübi's-Suudî.

[xiv] İbn Ebi Şeybe, c. 20, s. 548.

[xv] Ebubekir el-Hallal, c. 1, s. 311.

[xvi] İbn Teymiyye, Minhâcü's-Sünnet, c. 3, s. 610.

[xvii] Age, c. 4, s. 340.

[xviii] Age, agy.

[xix] Age, agy.

[xx] Zaifü Tarihi't-Taberî, c. 8, s. 431, Tahkik, Tahric ve Talik: Muhammed b. Tahir el-Berzenci Muhammed Subhî Hallak ve Berzencî, Darü İbn Kesir, Beyrut.

[xxi] Hafız Şemsüddin ez-Zehebî, Siyerü Alami'n-Nübelâ, c. 1, s. 372.

[xxii] Age, agy.

[xxiii] Şeyh Salih b. Abdülaziz b. Muhammed b. İbrahim Âlı'ş-Şeyh, el-Leâli'l-Behiyye fi Şerhi Akideti'l-Vasıtiyye, c. 2, s. 446-447, Tahkik: Adil b. Muhammed Mürsi Rıfai, Darü'l-Asıme, 1. Basım, 1430.

[xxiv] Age, agy.

[xxv] İbn Hacer el-Heytemî, es-Savâiku'l-Muhrika, c. 1, s. 125.

[xxvi] Şeyhü'l-İslam İbn Teymiyye, (h. 728) es-Siyasetü'ş-Şeriyye fi İslahi'r-Raî ve'r-Reiyye, s. 24-25, Tahkik: Ali b. Muhammed el-Umran, Haz. Bekr b. Abdullah Ebu Zeyd, Darü Alemi'l-Fevaid, 1429, 1. Basım, Mekke. 

[xxvii] Age, s. 268.

[xxviii] el-Hasâis, s. 81.

 

Diğer haberler