Son Yazılar

Ayetullah Kemal Haydari'den Sekaleyn Hadisi Dersleri (41)

Medya Şafak 24.10.2014 09:08 EHL-İ BEYT OKULU
Buharî’nin isimlerin verilmesi noktasında ilmî emanet bilinciyle hareket etmediğini anlamış olduk. İkinci olarak da muta nikâhı örneğinde de gördüğümüz gibi Hz. Resûlullah’tan (s.a.a.) aktarılan hadislerin naklinde de emanete sadık olmadığını öğrendik. Buharî, rivayetlerde de görüldüğü gibi “ilâ ecelin / belirli bir süreye kadar” ifadesini zikretmemiştir. Üçüncü olarak da Abdullah İbn Mesud’un ismini zikretmemekle onun mutayı caiz görenlerden olduğu gerçeğini sümenaltı etmeye çalışmıştır.

 

 

- Rahman Rahim Allah'ın Adıyla. Hamd Allah'a özgüdür. Salât ve selam Allah'ın güvenilir elçisi Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.), tertemiz Âl'ine ve seçkin sahabelerine olsun.

 

Değerli Kevser TV izleyicileri sizleri selamların en güzeliyle selamlıyoruz. “Utruhetü'l-Mehdeviyye” programının yeni bir bölümünde “Sened ve Delalet Açısından Sekaleyn Hadisi” konusunun kırk birinci kısmında tekrar sizinleyiz. Sizin adınıza değerli konuğumuz Ayetullah Seyyid Kemal Haydari Bey'i selamlıyoruz. Hoş geldiniz Seyyid Kemal Haydari Bey.

 

- Hoş bulduk.

 

- Geçen programda Sahihü Müslim'den alınan rivayetlerin Sahihü'l-Buharî'deki rivayetlerle benzerlik gösterdiğini belirttiniz. Acaba Buharî Sahih'ine almış olduğu nasslar konusunda güvenilir değil mi? 

 

- Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve Rahman Rahim olan Adıyla ve O'nun yardımıyla programımıza başlarım. Salât ve selam Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve tertemiz Âl'ine olsun.

 

Öncelikle değerli izleyiciler şu noktaya işaret etmek istiyorum. Biz Sekaleyn hadisi konusunu çok geniş bir yelpazede ele alıyoruz. Yoksa şu anda ele aldığımız konunun asli mevzuyu teşkil eden “Sekaleyn hadisinin senedi ve delaleti”yle doğrudan bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu programda dillere pelesenk olan Sahihü'l-Buharî ve Sahihü Müslim'deki her rivayet sahihtir, bu iki hadis mecmuası diğer bütün hadis kitaplarından daha dakiktir şeklindeki meşhur sözün geçerliliğini incelemekteyiz. Gerçeğin bu şekilde olmadığını dile getirdik. Sahiheyn'de varid olup ancak ne sened, ne de içerik ve varyant olarak dayanak alınması mümkün olan çeşitli rivayetler bulunmaktadır.

 

Öyleyse Sahihü Müslim'de geçen naklin, Müslüman bilginler arasında mütevatir derecesine ulaşmış bulunan Sekaleyn hadisi varyantlarının en sahihi olma zorunluluğu bulunmamaktadır.

 

Konuya doğrudan gireceğim. Bir müellifin veya bir ravinin ya da bir hadisi nakledenin aktarımda bulunduğu konuda emin olması gerekmektedir. Eğer ravi veya hadis mecmuasının müellifi aktarım noktasında güvenilir değilse bu yazarın ve kitabın kriter olma özelliği düşer. Naklettiği hadislerden her biri için müellifin oynadığı rivayetlerden olma olasılığı meydana çıkmaktadır.

 

Biz bu hakikati hadis imamlarından birisinin sözlerinde açıkça görebilmekteyiz. Konumuzu oluşturan noktaya uyup uymadığını görebilmek için bu ibarelere bakalım.

 

O şöyle diyor: “Hadis ravilerinin ve haber nakledenlerin kusurlarını incelemekle kendi kendilerini yükümlü kılanlar ve kendilerine sorulan sorular hakkında fetva verenlerin bu eylemi büyük bir önem arz etmektedir. Zira din konusundaki haberler bazen bir şeyi helal kılmaktadır, bazen de haram; bazen bir emri veya nehyi içermektedir, bazen de özendirme veya korkutmayı. Eğer ravi doğruluğun ve (ilmî) emanetin kaynağı olmadığı halde rivayeti bilen birisine sunar ve bilmeyen kimselere de rivayetin içerdiği şeyi sunmazsa hem günahkâr olur hem de Müslümanların genelini aldatmış olur.”[1]

 

Yani ravi sadıklardan olmayıp ilmî emanet sorumluluğunun yüce derecelerine sahip değilse büyük bir vebal yüklenmiş demektir. Bazılarının bize yönelttiği “İmam Buharî'yi niçin hain olarak suçluyorsun?” sorusunun cevabı bu pasajda yatmaktadır. Zira Buharî hadis mecmuasında naklettiği rivayetlerde ilmî emaneti gözetmemiştir.

 

Öyleyse hadis nakli hususunda ilmî emanet sorumluluğuna göre hareket etmeyen kimse İmam Müslim'in nassıyla günahkârdır ve Müslümanları aldatmaktadır.

 

Öyleyse geliniz Buharî'nin ilmî emanet sorumluluğuyla hareket edip etmediğini görebilmek için Sahihü'l-Buharî'nin rivayetlerine göz atalım.

 

İlk örneğe önceki programda işaret etmiştik, ancak hatırlatıcı olsun diye tekrar ele alacağız. Sahihü'l-Buharî'de Hz. Resûlullah'tan (s.a.a.) aktarılan tüm sahih rivayetler bulunmamaktadır. Bundan dolayı kimse bize biz Buharî ve Müslim'in dışındaki rivayetleri kabul etmiyoruz demesin. Çünkü bakınız Sahihü'l-Buharî'nin tam ismi şöyledir: el-Camiü'l-Müsnedü's-Sahihü'l-Muhtasarü min Umuri Resulillahi ve Sünenihi ve Eyyamihi. Yani bu bir ihtisar (özet) kitabıdır.

 

Rivayet şöyledir: “Bize el-Humeydî -bu şahıs Müsnedü'l-Humeydî'nin sahibi ve Buharî'nin üstadıdır- rivayet etti ve dedi ki bize Süfyan rivayet etti ve dedi ki bize Ömer b. Dinar rivayet etti ve dedi ki: Bana Tavus'un haber verdiğine göre kendisi İbn Abbas'ın şöyle dediğini işitmiştir: Ömer'e falancanın içki sattığı haberi ulaştı. ‘Allah, falancayı kahretsin. Allah Rasûlü'nün şöyle buyurduğunu bilmiyor mu? Allah Yahudilere la'net etsin, onlara iç yağları haram kılınmıştı da onu eritip sattılar' dedi.”[2]

 

Buharî'nin İmam Humeydî'den naklettiği bu hadiste içki satan kimsenin ismi zikredilmiyor.

 

Soru; bu hadisi nakleden Buharî diyor ki “Bize el-Humeydî rivayet etti (haddesena).” Yani Buharî, rivayeti el-Humeydî'den başka bir kitap aracılığıyla değil semaen naklettiğini, yani el-Humeydî'den işittiğini bildiriyor.

 

Geliniz bir de İmam Humeydî'nin (h. 219) Müsned'ine bir bakalım. Humeydî, Buharî'den yaklaşık olarak kırk yıl önce vefat etmiştir. İmam Humeydî bu hadisi Müsned'inde açık bir şekilde naklediyor ve şöyle diyor: “Bize Humeydî rivayet etti ve dedi ki; bize Süfyan rivayet etti ve dedi ki bize Ömer b. Dinar rivayet etti ve dedi ki; bana Tavus'un haber verdiğine göre kendisi İbn Abbas'ın şöyle dediğini işitmiştir: Ömer'e Semura'nin içki sattığı haberi ulaştı. Allah, Semura'yı kahretsin, dedi.”[3]

 

Buharî'de geçen rivayette de, Müsnedü'l-Humeydî'de geçen rivayette de Humeydî'den nakledilirken aynı lafız, “haddesena / bize rivayet etti” kullanılmaktadır. Bize Humeydî'nin Müsned'inden nakleden kimse de “haddesena” sözcüğünü kullanmaktadır. Rivayet Sahihü'l-Buharî'nin aynısıdır.

 

İçki satanın ismi hocanın eserinde geçerken öğrencinin eserinde gizleniyor ve geçmiyor. Üstad ilmî emanet sorumluluğuyla hareket ederken öğrenci bu bilince aykırı davranıyor. Bunun değerlendirmesini değerli izleyicilere bırakıyorum. Kimse Buharî rivayeti karıştırmıştır diyemez. Zira biz kesinlikle inanıyoruz ki o ismi bilinçli bir şekilde vermemiştir. Çünkü sahabeden birisine eleştiri gelmemesi uğraşısındadır. Eğer Buharî'nin karıştırdığı, yanıldığı veya unuttuğu söylenirse diğer rivayetlerde de aynı problemin olmadığını bize kim garanti edebilir?

 

İkinci örnek de son derece önemlidir.

 

Rivayet şöyledir: “Bize Ebu Muaviye rivayet etti ve dedi ki bize Ameş, Şakik'ten, o da Üsame b. Zeyd'den rivayet ettiğine göre Üsame şöyle demiştir: Bana Osman'a gidip onunla konuşmaz mısın denildi.

 

Ben de ‘Benim onunla konuşmam için sizin bunu duymanız gerektiğini mi zannediyorsunuz? Allah'a kasem olsun ki ben onunla konuştum. Ancak bu konuşmamın ilk olarak benim tarafımdan duyurulmuş olmasını arzulamadım' dedim.

 

Hz. Resûlullah'tan ‘Kıyamet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır şöyle derler: Ey filan, sen ma'rufu emreden münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin? Şöyle der. Evet, böyle idim. Ma'rufu emreder fakat işlemezdim. Münkerden alıkoyar fakat kendim işlerdim' buyruğunu işittikten sonra…

 

Rivayetin haşiyesinde şöyle diyor: Yani Osman'ın katilleri örneğinde söz konusu olduğu gibi yöneticilerin toplumun ileri gelenleri tarafından inkâr edilmesinin açığa vurulması.

 

Ebu Ubeyde der ki hadisin orijinalinde geçen ‘ektab' sözcüğü bağırsaklar anlamına gelmektedir. ‘İndilak' ise bir şeyin yerinden çıkması manasındadır.” [4]

 

Yani Üsame'den Osman'a gidip onunla konuşmasını istediler. Üsame, Osman'la çeşitli defalar konuştuğunu fakat bunu gizlediğini ve sır olarak tuttuğunu bildiriyor. Üsame Osman'a ilk karşı çıkan kimsenin kendisi olmak istemediğini dile getiriyor.

 

Sorum; Osman bu hadisin kendisine uyarlanabileceği bir kişi midir değil midir?

 

Eğer Osman'ın bu hadise uyarlanabilecek bir kişi olmadığını söylüyorsanız öyleyse Üsame neden Osman'la konuşma ile ilgili olarak bu hadisi naklediyor? Osman bu hadisin kapsamına girmiyorsa Üsame neden bu hadisi aktarıyor? Ayrıca İmam Müslim bu hadisi neden “ma'rufu emredip de işlemeyen, münkerden alıkoyup da kendisi bunu yapan kimsenin cezası” babında nakletmektedir?

 

Bir diğer rivayet şöyledir: “Bize Osman b. Ebu Şeybe'nin Cerir'den, onun Ameş'ten, onun da Ebu Vail'den rivayet ettiğine göre Ebu Vail şöyle demektedir: Bizler Üsame b. Zeyd'in yanındaydık. Bir adam ‘Osman'ın yanına varıp da onunla yaptığı şeyler hakkında konuşmandan seni alıkoyan şey nedir?' diye sordu… Sonra hadisin devamını sundu.”[5]

 

Soru; Osman'ın yaptığı şeyler adalete uygun muydu, yoksa zulüm müydü? Eğer yaptığı şeyler ve ortaya koymuş olduğu davranışlar adalete uygun idiyse Osman'ın övülmesi ve kendisine teşekkür edilmesi gerekmektedir. Üsame'den niçin Osman ile konuşması isteniyor? Anlıyoruz ki Osman'ın ortaya koymuş olduğu davranışlar zalim bir devlet başkanının zulüm içerikli işleridir. Yoksa kendisine Osman'ın yanına git de konuş denilmezdi.

 

Bu anlamı çağrıştıran ifadeler Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s.) sözlerinde de geçmektedir. Bu durum Osman'ın tutarsız davranışlarının mevcudiyetini ortaya koymaktadır. Bazen Üsame gibi kendisiyle konuşuyorlar, bazen de Ali (a.s.) gidip kendisine öğüt veriyor.

 

Nehcü'l-Belağa'da geçen şu ifadeler de bu kapsamdadır.

 

H. 34 yılında halk Osman'ı şikâyet etmek ve onunla görüşmesini istemek için Hz. Ali'nin yanına geldi. Hz. Ali de, Osman'a giderek şöyle dedi: “Halk peşimde, beni seninle kendileri arasında elçi ola­rak gönderdiler. Vallahi, sana ne diyeceğimi bilemiyorum; senin bilmediğin bir şeyi biliyor değilim. Benim sana gös­tereceğim, senin bilmediğin bir iş yok...

 

Bil ki Allah ka­tında Allah'ın kullarının en efdali hidayete ermiş, hida­yete çağıran, malum olan sünneti ayakta tutan ve meçhul olan bidatleri öldüren adil imamdır… Allah katında insanların en şerlisi, sapmış ve halkın da ona uyarak sapıttığı zalim imamdır. O yaşa­nan sünneti öldürür, terk edilen bidati diriltir. Resûlullah'ın (s.a.a.) şöyle dediğini duydum; "Zulmeden imam, kıyamet günü beraberinde hiçbir yardımcısı ve mazeret bildireni olmaksızın getirilir; cehennemin ateşine atılır, içinde değirmen taşı gibi döner; sonunda ta dibinde bağlanır. Allah için, bu ümmetin öldürülecek imamı olma… Yaşının kemâline, ömrünün sonuna geldikten sonra Mervan'ın istediği yere sürdüğü binek olma.”

 

Haşiye'de şöyle geçiyor: Mervan, Osman'ın kâtibi ve danışmanıydı. [6]

 

Yani Hz. Ali (a.s.) halkın kendisini Halife Osman'a karşı elçi kıldığını belirtiyor. Kimileri “Senin bilmediğin bir şeyi biliyor değilim” ifadesini Ali'nin (a.s.) bildiği her şeyin Osman tarafından da bilindiğine delil gösteriyorlar. Hayır, bu söz sadece Osman'ın o anki tutarsız davranışları ve haksızlıklarıyla alakalıdır. Yani Ali (a.s.) şöyle demek istiyor: “Ben söylenenlere bir şey daha eklemek istemiyorum. Zira sen de yapılan haksızlıkları biliyor ve görüyorsun.” Pasajdan anlaşıldığı kadarıyla Ali (a.s.) Osman'a adil biri olmasını nasihat ediyor. Adil olması halinde nasihat edilmeye ihtiyacı kalmayacağını belirtiyor. Üsame'den naklettiğimiz rivayetin aynısı bu hutbede de geçmektedir. Eğer konu ayrı bir şey olsaydı İmam Ali'nin (a.s.) adil ve zalim imam şeklindeki açıklamalarının hiçbir anlamı kalmazdı. Bu da Osman'la konuşulan konunun onun zulmü ve kendisinin de zalim imamlığıyla ilgili olduğunu gösteriyor.

 

İmam Ali (a.s.) ayrıca Mervan tarafından sevk ve idare edilmemesi gerektiğini kendisine tavsiye ediyor. İmam sonra başına gelecek olan belalar için onu uyarıyor, ancak o bu öğütlere uymayarak kendisini ölüme sürükleyecek olan olaylar silsilesiyle karşı karşıya kalıyor.

 

Özetle bu rivayetin içeriğinin Osman hakkında olduğu noktasında Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Şia ittifak etmiştir.

 

Geliniz Allah'ın Kitabı'ndan sonra en sahih kitap olarak kabul edilen Sahihü'l-Buharî'nin müellifi İmam Buharî'nin ilmî emanet bilinciyle hareket edip etmediğini görmeye çalışalım.

 

Rivayet şöyledir. Rivayet Sahihü Müslim'de olduğu gibi Ebu Vail'dendir. Ebu Vail şöyle demektedir: “Üsame b. Zeyd'e ‘Falancanın yanına varıp da onunla konuşsan' denildi.

 

O da cevaben ‘Size demedim diye onunla konuşmadığımı mı zannediyorsunuz? Ben onunla defalarca gizlice konuştum… Hz. Resûlullah'tan işittiğim şu hadisten sonra bana ‘Falanca halife insanların en hayırlısıdır' denmesin.'

 

Oradakiler ‘Hz. Resûlullah'tan işittiğin hadiste ne diyor ki?' dediler. O da: Ben O'nun şöyle buyurduğunu işittim: ‘Kıyamet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır şöyle derler…[7]

 

Yine bir gizleme, sümenaltı etme, nassla oynama, ihanet ve ilmî emanet bilincinin ortadan kaldırılması olayıyla karşı karşıyayız.

 

Kimileri şöyle diyorlar: Seyyidim insan yanılamaz mı?

 

Biz de aynısını söylüyoruz. Biz de sizden bu hakikati itiraf etmenizi istiyoruz. Sahihü'l-Buharî'de geçen tüm rivayetlerin sahih olduğunu söylemeyiniz. Herhangi bir kitap hakkında nasıl değerlendirmede bulunuluyorsa Buharî de aynı şekilde değerlendirilsin. Böylece Buharî'nin güvenilir olup olmadığını görelim. Onu ilmî ve dinî ölçütler çerçevesinde değerlendirelim. Ben böyle bir insanın adalet ve güvenilirliğinin devam edip etmediği konusuna girmek istemiyorum.

 

Buharî'nin rivayeti Müslim'in rivayetinin aynısıdır, fakat Osman'ın ismi atılmıştır.

 

“Buharî bu hadiste yanılmış, olayları karıştırmış olabilir” diyebilirsin.  O zaman sana başka bir örnek verelim:

 

“Üsame'ye denildi ki şu şahısla konuşmaz mısın? O da ‘Konuşmadığımı mı sanıyorsunuz?…”[8]

 

Görüldüğü üzere Osman'ın ismini yine vermemiş.

 

Bir kişi şöyle sorabilir: “Peki şarihler bu hadisler hakkında ne diyor?”

 

El-cevap: Şarihler hadislerde geçen “falanca şahıs”tan muradın Osman olduğunu açıkça dile getiriyorlar.

 

Sahihü'l-Buharî'nin en önemli şarihlerinden biri İbn Hacer el-Askalanî'dir. O Fethü'l-Bari adlı eserinde Buharî'de iki yerde geçen hadis hakkında şöyle diyor: “Üsame hadisindeki falancaya varıp da onunla konuşsaydın ifadesinde geçen falancadan kasıt Sahihü Müslim'de de geçtiği üzere Osman'dır.”[9]

 

O, Fethü'l-Bari'nin başka bir yerinde şöyle diyor: “Kendisine işaret edilen şahıs Müslim'deki Üsame rivayetinden de anlaşıldığı üzere Osman'dır.”[10]

 

Bu da rivayetin ikinci kanalıdır. İşte insanların ilmî emanet açısından hakkında araştırmaya girmedikleri Sahihü'l-Buharî'nin durumu bu şekildedir.

 

Üçüncü örneği değerli izleyiciler hatırlayacaklardır. Rivayet Sahihü Müslim'de geçmektedir ve şöyledir: Âişe şöyle demiştir: Ebu Hureyre'ye şaşmaz mısın? Geldi ve hücremin yanı başına oturdu…”[11]

 

Hadisin metni daha önce aktardığımız için o kadar da önemli değildir. Hadis Sahihü Müslim'in yanı sıra Müsnedü'l-İmam Ahmed'de de geçmektedir. Rivayetin dipnotunda şöyle denilmektedir: Hadisin isnadı sahihtir, ricâli de Ali b. İshak el-Mervezî dışında sika kişilerdir. Ali b. İshak Tirmizî'nin ricâlindendir ve sikadır.[12]

 

Geliniz bir de Allah'ın Kitabı'ndan sonra en sahih kitap sayılan hadis mecmuasına bir bakalım, rivayet orada nasıl geçmektedir?

 

Aişe'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Ebu Falanca'ya şaşmaz mısınız?...”[13]

 

Açıktır ki “Ebu Falanca'dan” kasıt Ebu Hureyre'dir. Ancak Buharî bu isme kusur bulunmasın diye onu sümenaltı etmiştir. Niçin böyle bir gizleme çabasına giriştiğinin detaylarına girmek istemiyorum. Ancak en önemli neden, “Ebu Falanca” dediği şahsın Buharî'nin kendisinden 440 rivayette bulunduğu kişi olmasıdır. Bu şahsın Hz. Peygamber'in hanımı tarafından kınandığı açığa çıksaydı hiçbir kıymeti kalmayacaktı elbette.

 

Hafız İbn Kesir'in el-Bidaye ve'n-Nihaye adlı eserinde ise şöyle geçmektedir: “Aişe, Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadislerin çoğunu tevil etmiş, bir kısmında da hata olduğunu ifa­de etmiştir. Sahih rivayette anlatıldığına göre Aişe, Ebu Hureyre'nin aynı anda birçok hadis rivayet etmesi nedeniyle Ebu Hureyre'yi kınamıştır.[14]

 

Pasajdan anlaşıldığına göre Aişe, Ebu Hureyre'nin bazı hadislerde yanıldığını belirtmektedir. Ayrıca onu kınamıştır da. Buharî'nin problem doğmaması için Ebu Hureyre'nin ismini gizlediği anlaşılmaktadır.

 

Öyleyse buraya kadar yapılan açıklamalardan Allah'ın Kitabı'ndan sonra en sahih kitap olarak nitelendirilen eserin bazı yerleriyle oynandığı belli olmaktadır. Buharî'nin ilmî emanet gereğince Semura, Osman ve Ebu Hureyre gibi isimleri zikretmesi gerekirdi, ancak o böyle yapmamıştır.

 

- Sunucu: Şöyle denilebilir; örnekler sadece bunlarla mı sınırlı, yoksa Buharî'nin Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) hadislerini aktarma noktasında ilmî sorumluluk bilinciyle hareket etmediğini ortaya koyan başka misaller de söz konusu mudur?

 

- Keşke Sahihü'l-Buharî'deki bu örnekler sadece bu kadar olsaydı. Biz Hz. Resûlullah'tan (s.a.a.) aktarılan hadislerde dinî, ilmî ve ahlakî emanete ihanet ettiğini görüyoruz. Burası son derece önemlidir. Hz. Resûlullah'tan (s.a.a.) aktarılan hadislerde isimlerle veya nasslarla oynadığı görülen Sahihü'l-Buharî'nin hadislerine nasıl güvenebiliriz?

 

Sahihü Müslim'in Allah'ın Kitabı'ndan sonra sahih kabul edilen iki kitaptan birisi olması nedeniyle konuyu bu eserle pekiştirmeye çalışıyorum. Verdiğimiz örnekler aynı sened ve niteliklerle Buharî tarafından rivayet edilmiştir.

 

Sahihü Müslim'de şöyle geçiyor: Muta nikâhı ve bu nikâhın önce mubah kılınıp sonra neshedilmesi sonra tekrar mubah kılınıp yine neshedilmesi ve haram kılınmasının kıyamet gününe kadar devamını beyan babı

 

Haşiyede şöyle geçmektedir: “Muta nikâhı; İmam Nevevî -Müslim'in büyük şarihlerinden biridir- şöyle demektedir: Doğru ve imtiyazlı olan görüş mutanın haram ve mubah kılınışının iki defa olduğudur. Muta nikâhı Hayber'in fethinden önce helal idi. Sonra Hayber'in fethinde haram kılındı. Ardından da Mekke'nin fethinde -ki bu Evtas günüdür-  tekrar mubah kılındı. Mekke'nin fethedildiği günle Evtas olayı aynı zamana denk düşmektedir. Sonra bu hüküm neshedil­miş, muta nikâhı kıyamete kadar haram kılınmıştır.” [15]

 

Pasaja göre muta nikâhı Hz. Resûlullah (s.a.a.) döneminde haram kılınmıştır. Öyleyse İmam Nevevî'nin belirttiği gibi bu bilginler muta nikâhının Hz. Resûlullah (s.a.a.) döneminde haram kılındığını söylemektedirler.

 

Devamında şöyle der: “Kadî, mutanın belirli bir süreliğine gerçekleşen, herhangi bir miras hükmünün olmadığı ve sürenin sona ermesiyle talak verilmesine gerek kalmaksızın biten bir nikâh olduğunu söyler ve bilginler de bu konuda ittifak ederler. Rafızîler hariç muta nikâhının haram kılındığı hususunda icma vardır.”[16]

 

Şu an muta nikâhının helal veya haram kılınmış olduğunu ispat sadedinde değilim. Bu ayrı bir meseledir. Ehl-i Sünnet'in kaynakları çerçevesinde muta nikâhının helal veya haramlığı konusunu ilerde inceleyebiliriz. Ancak ben şu üç konuyu ele almak istiyorum:

 

İlk nokta; Müslüman bilginlerin açıklamaları muta nikâhının Hz. Resûlullah (s.a.a) tarafından meşru kılındığı noktasında birleşmektedir.

 

İkinci nokta bu teşriin Hz. Resûlullah (s.a.a.) döneminde O'nun tarafından kaldırılıp kaldırılmadığı sorusudur. Nevevî, muta nikâhının neshedildiğini iddia etmektedir.

 

Şimdi konunun detayına girmek istemiyorum. Ancak bununla ilgili olarak Sahihü Müslim'den okuyacağım şu iki rivayet bize yeterli gelecektir.

 

İlk rivayet şöyledir: Ata' şöyle dedi: Cabir b. Abdullah umre yaparak geldi. Biz de evinde bulunduğu sırada onun yanına vardık. Derken cemaat ona bazı şeyler sordu. Son­ra muta'dan söz açtılar. Cabir ‘Evet, Resûlullah (s.a.a.) ile Ebubekir ve Ömer dönemlerinde biz muta yaptık' dedi. [17]

 

Bu muta hacc mutası değildir, nikâh mutasıdır, mutatü'n-nisadır. Zira Müslim bu rivayeti nikâh babında zikretmektedir. Cevap da büyük sahabelerden Cabir'e aittir.

 

Soru; Allah için bu nass muta nikâhının neshedildiğini mi, yoksa Ömer dönemine kadar devam ettiğini mi gösteriyor?

 

Öyleyse kimse bize “Muta nikâhı Hz. Resûlullah (s.a.a.) döneminde neshedilmiştir” demesin. Muta nikâhının Hz. Resûlullah (s.a.a), Ebubekir ve Ömer'in ilk dönemlerinde yürürlükte olduğunu belirten rivayetler bulunmaktadır.

 

Ebu'z-Zübeyr dedi ki: “Câbir b. Abdullah'ı şunu söylerken işittim. Biz Resûlullah (s.a.a.) ile Ebubekir dönemlerinde bir avuç kuru hurma ve un karşılığında birkaç gün­lüğüne muta nikâhı yapardık. Nihayet Amr b. Hureyz hadisesinde Ömer bun­u nehyetti.”[18] Yani özel bir olaydan dolayı Ömer muta nikâhını yasakladı.

 

Soru; bu hadisin bildirdiğine göre muta nikâhı Ebubekir ve Ömer'in halifeliğinin ilk dönemlerine kadar yürürlükteydi. Ömer acaba muta nikâhını teşriî bir şekilde mi nehyetmiştir yoksa yönetimsel bir yasaklamayla mı? İki ihtimal vardır.

 

İlk olasılık Ömer'in yasaklamasının teşriî olduğudur. Müslüman bilginler böyle bir yasaklamanın bidat olduğu noktasında ittifak etmiştir. Nasıl mümkün olabilir ki? Hz. Muhammed'in (s.a.a.) helal ettiği bir şeyi hiçbir kimse haram kılamaz. O'nun haram kıldığı bir şeyi de hiçbir kimse helal kılamaz. Teşriî açıdan bir helali haram veya bir haramı helal kılan kimsenin bu davranışı bidattir. Her bidat de sapıklıktır ve her sapıklık da hem Ehl-i Sünnet hem de Ehl-i Şia nezdinde muteber ve sahih olan hadislere göre ateştedir.

 

Eğer bu nehyin teşriî olmadığını ve Ömer'in yöneticiliğine ve Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) halifeliğine dayanarak bir maslahattan ötürü muta nikâhını yasakladığını söylüyorsanız cevaben deriz ki; şu an Ömer'in hak veliyy-i emr olup olmadığı konusuna girmek istemiyorum, bu ayrı bir konudur. Şunu dile getirmek istiyorum, velev ki onun veliyy-i emr olduğunu kabul etsek bile ölümüyle bu düşecektir. Zira yönetimsel işler maslahatın varlığıyla devam eder. Söz konusu maslahat ortadan kalktığında şerî hüküm de aslına döner. Televizyon kanallarına çıkıp da sizler muta ehlisiniz diye bizi ayıplayanlar iyi anlasınlar diye bu konuyu özellikle vurguladım. Ey kardeşim, şu sahih hadisleriniz açık ve net bir şekilde muta nikâhının Hz. Resûlullah (s.a.a.) tarafından teşri edilmiş olduğunu ve bu nikâhın Ebubekir'in bütün hilafeti boyunca ve Ömer'in halifeliğinin ilk yarısına kadar yürürlükte olduğunu ve Ömer tarafından yasaklandığını belirtmektedir. Bizim nazarımızda ise böyle bir nehy sabit olmuş değildir. Bizler Sahihü Müslim'i taklid etmiyoruz ki onun sözleriyle amel edelim! Ayrıca esasında bu nehyin ebedi olması da mümkün değildir. Bu nehy, özel koşullarla bağlantılı geçici bir yasaklamadır.

 

Konumuza dönelim.

 

Müslim'deki rivayete bakalım.

 

Rivayet şöyledir: Ben Abdullah'ı şunu söylerken işittim: Resûlullah (s.a.a.) ile birlikte gaza ediyorduk. Hanımlarımız da yoktu. Bu sebepten ötürü “Hayâlarımızı çıkarsak mı ki?” dedik. Fakat Resûlullah (s.a.a.) bizi bu işten sakındırdı. Bir kadınla elbise karşılığında belirli bir süre için evlenmemize izin verdi. Daha sonra Abdullah b. Mesud şunu ekledi: “Yüce Allah 'Ey müminler, Allah'ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram ilan etmeyin.' buyuruyor.”

 

Hadisin zeylinde şöyle geçmektedir: “Yani kendimize, şehvetten ve şeytanın vesvesesinden kurtulmak için yumurtaları alınmak suretiyle dölü çıkartılan hayvanlara yapılanı mı yapalım?”[19]

 

Abdullah bu ayeti okumakla Allah'ın helal kıldığı tertemiz şeyleri haram kılan Ömer'e bir dokundurmada bulunmaktadır. Bu rivayet şu iki şeyi ortaya koyuyor:

 

İlki; rivayet Abdullah b. Mesud'un bu muta nikâhının Resûlullah'tan sonra da mevcut olduğu görüşünü taşıdığını ortaya koyuyor.

 

İkincisi; muta nikâhının helal şeylerden olduğuna inandığını gösteriyor. Rivayette de görüldüğü üzere İbn Mesud “Ey müminler, Allah'ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram ilan etmeyin” ayetini okuyor.

 

Akla bu rivayetin sadece Sahihü Müslim'de geçtiği düşüncesi gelmesin. Bu rivayet Müsnedü Ahmed'de de geçmektedir. İmam Ahmed (h. 241), Müslim'den daha önce yaşamıştır.

 

Rivayet şöyledir: Resûlullah (s.a.a.) ile birlikte gaza ediyorduk… Abdullah b. Mesud şunu ekledi: “Yüce Allah 'Ey müminler, Allah'ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram ilan etmeyin' buyuruyor.” [20]

 

Ayrıca bu rivayet İmam Ahmed'den de önce yaşayan İbn Ebu Şeybe'nin (h. 235) Müsned'inde geçmektedir. Rivayet aynıdır:

 

Bu sebepten ötürü “Hayâlarımızı çıkarsak mı ki?” dedik. Resûlullah (s.a.a.) “Hayır” dedi. Bir kadınla elbise karşılığında belirli bir süre için evlenmemize izin verdi. Daha sonra Abdullah b. Mesud şunu ekledi…” [21] Ve daha onlarca kaynak. Şimdi de geliniz Sahihü'l-Buharî'ye bir bakalım. Acaba Buharî ilmî emanet bilinciyle mi hareket etmiş? Rivayet yukarıdakinin aynısıdır.

 

Abdullah İbn Mesud'dan naklederler ki o, şöyle demiştir: Biz Hz. Peygamber'le birlikte savaşırdık ve beraberimizde kadın bulunmazdı. Kendimizi hadımlaştırsak mı, dedik. Hz. Resûlullah bize bunu yasakladı ve kadınlarla elbise karşılığında evlenmemize izin verdi…

 

Sonra ayeti okudu.[22]

 

Rivayetten belirli bir süreye kadar sözcüğü atılmıştır. Böylece okuyucunun zihninde, izin verilen söz konusu evliliğin daimi olduğu izlenimi uyandırılmaya çalışılmıştır. Sahihü'l-Buharî'nin ilmî emanet bilinci bu kadardır. Ey Buharî, rivayeti naklet sonrasında da muta nikâhının Hz. Resûlullah (s.a.a.) tarafından neshedildiğini söyle, bunda herhangi bir problem yok! Ancak sen Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) hadisiyle oynuyorsun. Nihayet olayı öyle bir şekle sokuyorsun ki sanki bu konuda ihtilaf varmış gibi anlaşılıyor. Ümeyyeci din anlayışı bağlılarının birçoğunun uyguladığı metot budur. Ümeyyeci din anlayışına mensup olanlar bir kelime artırmak veya eksiltmekle hadislerle oynarlar. Bazen de bir ismi atarlar. “Sonra okudu” ibaresinde bir diğer oynama daha… Okuyanın Abdullah olduğu belliyken ve diğer rivayetlerde de Abdullah ismi geçerken burada hem isim belirtilmiyor, hem de kimin okuduğu noktasında bir karışıklık oluşturulmaya çalışılıyor. Böylece Abdullah İbn Mesud'un muta nikâhının caiz olduğu görüşünde olduğunun anlaşılmamasına çalışıyor. Bu ilk rivayettir.

 

İkinci rivayet de gün gibi ortadadır. Kays'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir “Abdullah şöyle dedi: Biz Hz. Peygamber'le beraber savaşırdık ve beraberimizde kadın bulunmazdı. Kadınlarla elbise karşılığında evlenmemize izin verdi. Sonra ayeti okudu.”[23]

 

Burada da Abdullah ismi atılmıştır.

 

Özetle, Allah'ın Kitabı'ndan sonra en sahih hadis kitap sayılan eserin yazarı iki hıyanet gerçekleştirilmiştir.

 

İlki diğer rivayetlerde geçen “ilâ ecelin / belirli bir süreye kadar” ifadesinin atılmasıdır. Sizin dediğiniz gibi Hz. Resûlullah'ın muta nikâhını teşri ettiğini, sonra da neshettiğini kabul edelim. Peki Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) hadisiyle niçin oynuyorsunuz?

 

İkincisi ise Abdullah b. Mesud'un isminin atılmasıdır. Böylece İbn Mesud'un muta nikâhının caiz olduğu görüşünde olduğunun anlaşılmasına engel olunmak istenmiştir.

 

- Acaba konuyu özetlemeniz mümkün mü?

 

- İnşallah bu konuyu önümüzdeki hafta tamamlayacağız. Buraya kadar yapılan açıklamalarla İmam Buharî'nin isimlerin verilmesi noktasında ilmî emanet bilinciyle hareket etmediğini anlamış olduk. İkinci olarak da muta nikâhı örneğinde de gördüğümüz gibi Hz. Resûlullah'tan (s.a.a.) aktarılan hadislerin naklinde de emanete sadık olmadığını öğrendik. Buharî, rivayetlerde de görüldüğü gibi “ilâ ecelin / belirli bir süreye kadar” ifadesini zikretmemiştir. Üçüncü olarak da Abdullah İbn Mesud'un ismini zikretmemekle onun mutayı caiz görenlerden olduğu gerçeğini sümenaltı etmeye çalışmıştır. İbn Mesud yukarıda geçen ayeti okumakla muta nikâhının temiz şeylerden olduğunu söylüyor. Hadisin incelenmesini önümüzdeki programda tamamlayacağız.

 

- Teşekkürler Seyyid Kemal Haydari Bey, sizlere de teşekkürlerimizi sunuyoruz. Görüşmek üzere, es-selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuh.

 

 

 



[1] İmam Ebü'l-Hüseyn Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Nişaburî, Sahihü Müslim, c.1, s. 22, Tahkik Müslim b. Mahmud Osman es-Selefî el-Eserî

[2] Hafız Muhammed b. İsmail b. İbrahim el-Buharî, el-Camiü's-Sahih, c. 2, s. 263, Tahkik Şuayb el-Arnavut ve Adil Mürşid, Risaletü'l-Alemiye, Hadis No: 2223

[3] Müsnedü'l-İmam Ebibekr İbn Abdillah İbn ez-Zubeyr el-Kureşî el-Humeydî, c. 1, s. 154, Tahkik ve tahriç Hüseyn Selim Esed ed-Daranî, Darü'l-Memun, Hadis No: 13

[4] Sahihü Müslim, c. 4, s. 732, Kitabü'z-Zühd, 53. Bab,  Hadis No: 2989

[5] Aynı hadisin bir başka varyantı

[6] Şeyh Muhammed Abduh, Nehcü'l-Belağa, s. 260-1, 162. Hutbe. Tahriç Fatin Muhammed Halil, Müessetü't-Tarihi'l-Arabiy, Beyrut.

[7] Sahihü'l-Buharî, c. 2, s.713, er-Risaletü'l-Alemiyye, Hadis No: 3267

[8] Sahihü'l-Buharî, c. 5, s. 133, er-Risaletü'l-Alemiyye, c. 5, s. 133

[9] İbn Hacer el-Askalanî, Fethü'l-Bari bi Şerhi Sahihi'l-Buharî, c.7, s. 559

[10] Age, c. 16, s. 510

[11] Sahihü Müslim, c. 4, s. 298, Hadis No: 2493

[12] Müsnedü'l-İmam Ahmed, c. 41 s. 358

[13] Sahihü'l-Buharî, c. 3, s. 116, Hadis No: 3568

[14] Hafız İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. 11, s. 373, Tahkik Abdülmuhsin et-Türkî

[15] Sahihü Müslim, c. 2, s. 543

[16] Age, agy.

[17] Sahihü Müslim, c. 2, s. 544, Hadis No: 1404/15

[18] Age, Hadis No: 1404/16

[19] Sahihü Müslim, c. 2, s. 544, Hadis No: 1404

[20] Müsnedü'l-İmam Ahmed İbn Hanbel, c.7, s. 93

[21] Hafız Abdullah b. Muhammed b. Ebu Şeybe, Müsnedü İbn Ebi Şeybe, c. 1, s. 143, Tahkik Ahmed İbn Ferid el-Mezidî ve Adil İbn Yusuf el-Ezazî, Darü'l-Vatan

[22] Sahihü'l-Buharî, c.3, s. 524, Kitabü't-Tefsir, 63. Bab, ‘'Ey müminler, Allah'ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram ilan etmeyin' buyruğu babı.

[23] Sahihü'l-Buharî, c. 4, s. 39

 

 

 

Çev: Cevher Caduk

 

 

www.medyasafak.net

 

Diğer haberler