ÖZEL: Batı’daki İngilizce Araştırmalarda Gadir-i Hum

Medya Şafak 20.2.2020 22:57 EHL-İ BEYT OKULU
Gadir-i Hum, İslam tarihinin en kilit önemdeki ve kader belirleyici noktalarından biridir ve en azından Şiî itikadına göre Resûlullah (s.a.a.) bununla İslam tarihinin geleceğini tayin etmiş ve içinde gündeme getirilen konuda İslam ümmetinden biat ve bağlılık sözü almıştır. Gadir-i Hum’u, Hz. Peygamber’in risalet döneminin Şia’ya kaynaklık eden en bariz hadisesi saymak mümkündür.

 

 

 

Muhammed Mikdâd Emiri

 

 

İmametpejûhî, Sayı: 3, s. 191-250

 

 

 

Çeviri: Ozan Kemal Sarıalioğlu

 

 

 

Önsöz

 

 

Gadir-i Hum, İslam tarihinin en kilit önemdeki ve kader belirleyici noktalarından biridir ve en azından Şiî itikadına göre Resûlullah (s.a.a.) bununla İslam tarihinin geleceğini tayin etmiş ve içinde gündeme getirilen konuda İslam ümmetinden biat ve bağlılık sözü almıştır. Gadir-i Hum'u, Hz. Peygamber'in risalet döneminin Şia'ya kaynaklık eden en bariz hadisesi saymak mümkündür. Ve yine en azından Şia'ya göre İslam Ümmetinin Şiî ve gayr-i Şiî diye iki gruba bölünmesi de bu ahde vefa gösterilip gösterilmemesi üzerinden şekillenmiştir. Bu bakış açısınca, Gadir-i Hum, Şia ve dışındakiler arasındaki farklılığı doğuran asıl konu olmayı geçmişte olduğu gibi tüm tarih boyunca da sürdürecektir.[1]

 

Batı'daki Şiilik ve dolayısıyla imâmet konusunun araştırılmasındaki temel bir mesele de Gadir-i Hum mevzusunun Batılılarca kaleme alınan eserlerde geçmişte ve günümüzde nasıl ele alındığının incelenmesidir.

 

Öyle görünüyor ki Batılı Şiilik ve imâmet araştırmalarının incelenmesinde üzerine eğilinmesi gereken ilk şey bu sorudur.

 

Genel bir bakışla ele alındıkta, Batılı araştırmacıların İslam ya da Şiî itikadının meselelerini analiz ederken düşüncelerine hâkim epistemolojik temellerden etkilendiklerinde şüphe yoktur. Ve araştırmacının bu analizleri yaparken imâmet, ilâhî hüccetler silsilesi, nas ve Allah tarafından tayin vs. konularında -ki hepsi de Şiî epistemolojisinin sütun ve kaynaklarıdır- sahih bir kavrayıştan yoksunluğu, kaçınılmaz olarak meselelerin doğru bir şekilde açıklanamaması ile sonuçlanmaktadır. İmamet ve Gadir-i Hum gibi meselelerdeki araştırmaların çoğunda gerçekleşen de budur.

 

Batılı araştırmacılar İslam ya da Şiîlik mevzularındaki araştırmalarında genelde tarihselci (historicist) ya da fenomenolojik (phenomenological) metodolojiyi izlerler. Tarihselcilik, itikadî konuların incelenmesinde tarihsel kök ve değişimleri esas alır ve her itikadî konunun doğuşundaki tarihsel etkenin araştırılması peşindedir. Fenomenolojik yaklaşım ise aksine inanç ve düşüncelerin kökenlerini bulmakla ilgilenmez. Tarihselci yöntemin temelinde her olgu ve hadisenin olayların yatağının ve tarihsel akımların dışında gerçekleşemeyeceği kabülü yer aldığından, hadise ve olguların tarihsel şartların dışında incelenmesini imkansız saymaktadır. Bu yöntem, genellikle maddî ve deneysel ölçütlere dayalı oluşu yüzünden metafizik etkenleri görmezden gelmekte ve tarihsel dönüşümlere yol açan bu türden olguların hepsi için uyduruk, gerçekle uyumsuzluk ya da abartılı olma iddiasında bulunmaktadır.

 

Tarihselci yöntemin aksine fenomenolojik metotun temelinde itikadî umdelerin tasvir ve açıklaması ve bunların bir din ya da mezhebin inanç sistemindeki rol ve işlevlerinin serimlenmesi yer alır. Bu yöntem, konunun tasvir ve açıklanmasını ve bunun değerlendirilmesini o din ya da mezhebin bağlılarının noktai nazarından ele alıyor. Bu nedenle bu yaklaşımın bir olgunun incelenmesinde daha olumlu bir bakışa yol açtığını söylemek mümkündür.

 

Batılı araştırmacılar itikadî konuların analizinde daha çok tarihselci yöntemi izlemiştir, bununla birlikte konuları fenomenolojik yaklaşımla ele alan başka bir bölük uzman da mevcuttur. Fakat kendisi de Batılı araştırma kürsülerindeki önemli söz sahiplerinden biri olan Prof. Seyyid Hüseyin Nasr'ın da belirttiği gibi bu kişiler çok istisnaidirler.[2] Dolayısıyla Batılı araştırmacıların Gadir-i Hum meselesine yaklaşımı da bu kuralın dışında değildir ve kendi zihinsel ön kabullerini önlerindeki olgulara dayatmaları bu konuya da sirayet etmiş olabilir.

 

Mevcut araştırmamızın konusu olan Gadir-i Hum gibi bir mevzuda araştırmanın metodolojisi hakkındaki mezkûr meselenin dışında, birkaç örnekte bu hadiseye hiç değinmeyen araştırmalarla karşılaşmamız bile mümkündür. Bilimsel üslübun korunması için en azından Şiî itikadı açısından bu hadisesinin nasıl değerlendirildiğinin nakline göz yumulmaması beklenirdi. Örnek olarak Von Karl Brockelmann İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi[3] kitabında, Hz. Muhammed'in (s.a.a.) hayatını ayrıntılı bir şekilde sunar ve Hazret'in risaletindeki muhtelif hadiseleri uzun uzun anlatırken Veda Haccı bahsinde Gadir-i Hum'a hiç değinmemektedir.[4] Brockelmann râşid halifeler bahsinde Resulullah'tan (s.a.a.) sonra hilafeti elde etmek için doğan kargaşaya işaretle Emirül-Müminin'i (a.s.) hilafete tamah edenlerden biri saymakta ve Gadir-i Hum hadisesine hiç değinmeden şöyle yazmaktadır:

 

Peygamber'in [s.a.a.] vefatından sonra, amcaoğlu ve damadı Ali [a.s.], akrabalık açısından Peygamber'e en yakın kişi olduğundan hilafet makamına hakkı olduğunu söyledi. Fakat Sa´d b. Ubâde gibi hilafeti arzulayan diğerleri gibi O da gerekli güç ve nüfuza sahip değildi.[5]

 

Bu makalemizde ele alacağımız Batılı araştırmacıların eserleri, Gadir-i Hum konusundan söz etmeleri ya da buna değinmeleri beklenen İngilizce kaynaklar olacak. (Hz. Peygamber'in hayatı, erken dönem Şiliği, Şia'nın doğuşu, Şia'da imâmet, İmamın tayininde nassın rolü vs. gibi konuları ele alan kitaplar.) Bu özellikleri haiz Batılı araştırmaların İngiliz diliyle sınırlı olmadığı ve Fransızca, Almanca ve diğer Batılı dillere şâmil olduğu doğrudur. Maxim Rodinson'un Mahomet'i (Paris, 1961), R. Paret'in Muhammad und der Koran'ı (1957), Carl Brockelmann'ın Geschichte Der Islamischen Volker Und Staaten'i (1939) vs. gibi Peygamber'in (s.a.a.) sireti ve aynı şekilde diğer konular hakkındaki eserleri bunlara örnek verebiliriz.

 

Bu eserler arasında bazıları, beklenenin aksine Gadir-i Hum'a hiçbir şekilde değinmemiştir. Bu kitaplar şunlardır:

 

1. Kur'ân Ansiklopedisi'ndeki (Encyclopedia of the Quran) “Muhammed” (s.a.a.) maddesi. (yaz. Uri Rubin)

 

2. Din Ansiklopedisi'ndeki (Encyclopedia of Religion, ikinci edisyon) “Muhammed” (s.a.a.) maddesi. (yaz. Karen Armstrong)

 

3. W. Montgomery Watt'ın Muhammed at Medina'sı (Muhammed Medine'de).

 

4. Montgomery Watt'ın Muhammad: Prophet and Statesman'ı (Muhammed: Peygamber ve Devlet Adamı).

 

5. Merriam-Webster's Encyclopedia of World Religions'daki “Muhammed” maddesi.

 

6. Karen Armstrong'un Muhammad: A Biography of the Prophet (Muhammed: Peygamber'in Biyografisi) kitabı.

 

7. Encyclopedia of Islam'ın ikinci baskısının Laura Veccia Vaglieri[6] tarafından yazılan “Ali b. Abi Talib” maddesi.

 

8. Encyclopedia of Quran'da Ali S. Asani tarafından yazılan “Ali b. Abi Talib” maddesi.

 

9. Devin J. Stewart tarafından Encyclopedia of Quran'a yazılan “Farewell Pilgrimage” (Veda Haccı) maddesi.

 

10. Karen Armstrong'un Islam: A Short History kitabı.

 

11. The Oxford Encyclopedia of the Islamic Word'de Joseph A. Kéchichian, Syed Husain M. Jafri, Hamid Dabashi ve Ahmed Moussalli tarafından yazılan “Shi´i Islam” maddesi.

 

12. Journal of the American Oriental Society'de (Cilt: 75, Sayı: 1, Ocak-Mart, 1955, s. 1-13) yayımlanan Marshall G. S. Hodgson'un “How did the early Shi´a become sectarian?” makalesi.

 

13. Merriam-Webster's Encyclopedia of World Religions'daki “Shi´ite” maddesi.

 

Bu eserleri kaleme alan araştırmacıların atıf yaptıkları ve yararlandıkları kaynaklara bakıldığında, ya çoğunlukla birincil Sünnî kaynaklarla yetindiklerini ya da Batılı ikincil kaynaklara güvendiklerini görmekteyiz. Bilimsel araştırmalarda metot zaafı sayılan ikincil kaynaklardan yararlanmaya ilaveten, her dinî konunun tüm mezheplerinin kendi kaynaklarınca incelenmesi gerektiğinden bazen birincil kaynaklara müracaat edilmesi durumunda bile sorunlar doğabilmektedir. Sünnî kaynaklardan yararlanmadaki problemlere gelince, seçici davranılması ve bazen de sınırlı temel Sünnî siret kaynaklarından yansıyan bilgilerin yetersizliği örnek verilebilir.

 

Bu on üç eserin yararlandığı birincil kaynaklar olarak şunlara işaret edilebilir: Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, Sünenü Ebî Dâvud, Sünen-i Tirmizî, Sünen-i Nesâî, Sünen-i İbn Mâce, Fethü'l-Bârî (İbn Hacer), Sîretü İbn İshâk, Sîretü İbn Hişâm, Tabekâtu İbn S´ad, Usdu'l-Ğâbe (İbn Esîr), Târîhu Taberî, Ensâbü'l-Eşrâf (Belâzurî), Vak´atü Sıffîn (Nasr b. Müzâhim Kûfî), Tefsîru İbn Kesîr, Tefsîru Taberî, Tefsîru Keşşâf (Zemahşerî), Tefsîru Mecmeü'l-Beyân (Tabresî).

 

Bu on üç eseri kaleme alan bazı müelliflerin yararlandıkları kaynakların bir kısmında Gadir-i Hum'a işaret edilmiş olmasına rağmen kendilerinin buna hiç değinmemiş olmaları dikkat çekmektedir. Mesela:

 

Uri Rubin Kur'ân Ansiklopedisi'ndeki “Muhammed” (s.a.a.) maddesinde Hz. Peygamber'in hayatının muhtelif dönemlerini ele almasına rağmen Gadir-i Hum hadisesine hiç değinmemiştir. Maddeyi yazarken yararlandığı Ensâbü'l-Eşrâf (Belâzurî) ve İbn Kesîr Tefsiri'nde ise Gadir-i Hum'dan bahsedilmektedir.[7]

 

W. Montgomery Watt Muhammed Medine'de kitabında Hz. Peygamber'in hayatının hicretten sonraki döneminin farklı olaylarına değinirken, özellikle de “Arapların Birleştirilmesi” (The Unifying of the Arabs) başlığı altında ömrünün son iki senesindeki en önemli hadiseleri ele almasına rağmen Gadir-i Hum'a işaret etmemiştir. Kaynaklarından biri olan İbn Esîr'in Usdu'l-Ğâbe'sinde, muhtelif yerlerde Gadir-i Hum'a ve Hz. Peygamber'in “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” buyruğunu içeren hutbesine işaret edilmektedir.[8]

 

L. Veccia Vaglieri, Encyclopedia of Islam'ın (ikinci edisyon) "Ali b. Ebî Tâlib" maddesinde, Emirü'l-Müminin'in (a.s.) hayatının farklı dönemlerine değinmesine rağmen sadece “Ali'nin (a.s.) Ebu Bekir'le ihtilafı” başlığında ve Gadir-i Hum'un da adını anmadan Hz. Ali'nin Ebu Bekir'e biat etmeyişini zikrederek şöyle yazmıştır:

 

Şiîler [Hz.] Peygamber'in [Hz.] Ali hakkındaki bazı açıklamalarını içeren özel sözler uydurmak ya da bunları kendi inançlarına göre yorumlamak suretiyle, her zaman [Hz.] Peygamber'in hilafeti damadı ve amcaoğluna bırakmak istediğine inandılar. Fakat O'nun son hastalığı esnasında bu isteği açıklamadığı kesindir.

 

Müellif, kaynaklarından biri Vak´atü Sıffîn olmasına rağmen -bu kitapta Gadir-i Hum'dan açık bir şekilde söz edilmemekle birlikte, Nasr b. Müzâhim, Ammar b. Yasir'in Sıffîn gününde Amr b. As karşısında Gadir-i Hum hadisiyle (Men kuntu mevlâhu…) ihticâc etmesine işaret etmektedir-[9] bunları yazmaktadır.

 

Devin J. Stewart, Encyclopedia of Quran'a yazılan “Veda Haccı” (Farewell Pilgrimage) maddesinde, Gadir-i Hum'a hiç değinmeksizin Veda Haccı'ndaki muhtelif ayrıntılara, Hz. Peygamber'in (s.a.a.) hac merasiminin tamamlanmasından sonra verdiği hutbesine ve içeriğine işaret ederek, kadınlar hakkındaki hükmün bu hutbenin önemli bir bölümü olduğundan bahsetmektedir. Nasr sûresinin başka bir adının “tevdî´” (veda) olduğuna tanık göstermek için de sadece bir kez Tabresî'nin Mecmeü'l-Beyân tefsirine başvurmakta ve bu sûrenin Veda Haccı'nda mı, Mekke fethinde mi yoksa daha önce mi nazil olduğu konusunu ele almakta, fakat Şia'nın Gadir-i Hum ile ilgili saydığı “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim” ayeti için bu tefsire atıf yapmamakta, hatta bundan bahsetmemektedir. Üstelik Mecmeü'l-Beyân tefsirinde bu ayet ele alınırken Gadir-i Hum'dan ayetin şan-ı nüzülü olarak ve bunun kabul edilmiş en güçlü görüş olduğu tasrih edilerek bahsedilmektedir.[10]

 

Bu yazarın istifade ettiği diğer kaynaklardan biri de Sünenü Nesâî'dir. Nesâî, Sünenü'l-Kübrâ kitabının farklı yerlerinde Gadir-i Hum'a ve Gadir hadisine “Ben kimin velisi isem bu da onun velisidir, Allah'ım O'nu veli edineni veli edin, O'na düşmanlık edenin düşmanı ol” ya da buna yakın benzer ibarelerle işaret etmiştir.[11] İbn Mâce Sünen'inde ve Tirmizî yine Sünen'de, İbn Hacer Fethü'l-Bârî'de -elbette Gadir-i Hum'un adını doğrudan anmaksızın- “Ben kimin mevlâsı isem…” hadisini nakletmektedir.[12]

 

Bazı İngilizce eserlerde daha genel konuların zımnında -her ne kadar bazen eksik de olsa- bu konuya işaret edilmiştir. Bunlara örnek olarak aşağıdaki eserlere işaret edebiliriz:

 

1. Encyclopedia of Islam'ın (ikinci edisyon) Trude Ehlert tarafından yazılmış “Muhammed” (s.a.a.) maddesi.

 

2. Antony Black'in The History of Islamic Political Thought: From the Prophet to the Present (İslami Siyasi Düşüncenin Tarihi: Peygamber'den Günümüze) kitabının “The Mission of Muhammad” bölümü.

 

3. Wilferd Madelung'un The Succession to Muhammad: A Study of the Early Caliphate (Muhammed'in [s.a.a.] Hilafeti: Erken Dönem Hilafetinin İncelenmesi) kitabı.

 

4. Encyclopedia of Islam'ın (3. baskı) Robert M. Gleave tarafından yazılmış “Ali b. Abi Talib” maddesi.

 

5. The Oxford Encyclopedia of the Islamic World'da Abdulaziz Sachedina tarafından yazılmış “Ali b. Abi Talib” maddesi.

 

6. Etan Kohlberg tarafından yazılan “Some Imami Shi´i Views on the Sahaba” (Sahâbe Hakkında Bazı Şii Görüşler) makalesi.

 

7. Merrian-Webster's Encyclopedia of World Religions'un “Ali” maddesi.

 

8. Mary Elaine Hegland tarafından The Oxford Encyclopedia of the Islamic World'de yazılan “Ahl al-Bayt” maddesi.

 

9. Marshall G. S. Hodsgon'un The Venture of Islam: Conscience and History in a World Civilization (İslam'ın Serüveni: Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih) kitabı.

 

10. Etan Kohlberg'in “The Evolution of the Shia” (Şia'nın Evrimi) makalesi.

 

11. Etan Kohlberg'in Shi´ism adlı derlemedeki “Early Shi´ism in History and Research” (Tarih ve Araştırmalarda Erken Şiilik) makalesi.

 

12. Heinz Halm'ın Shi´ism kitabı.

 

13. Encyclopedia of Religion'ın (ikinci edisyon) Wilferd Madelung tarafından yazılan “Shi´ism” maddesi.

 

14. Wilferd Madelung'un Encyclopedia of Islam'a (ikinci edisyon) yazdığı “Shi´a” maddesi.

 

15. Encyclopedia of Islam'da (ikinci edisyon) Wilferd Madelung tarafından yazılmış “Imāma” maddesi.

 

16. Encyclopedia of Religion'da (ikinci edisyon) Wilferd Madelung tarafından yazılmış “Imāmate” maddesi.

 

17. Robert M. Gleave'nin Encyclopedia of Islam and the Muslim World'daki “Shi´a” maddesi.

 

18. Abdulaziz Sachedina'nın The Oxford Encyclopedia of the Islamic World'deki “Imāmah” maddesi.

 

Üçüncü gruptaki İngilizce eserlerde Gadir-i Hum ya da Hz. Peygamber'in (s.a.a.) hilafeti meselesi daha ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Bu eserler şunlardır:

 

1. E. Kohlberg ve I. K. Poonawala'nın kaleme aldıkları, Encyclopedia Iranica'daki “Ali b. Abi Talib” maddesi.

 

2. Reza Shah-Kazemi'nin yazdığı, Encyclopedia of Religion'daki (2. edisyon) “Ali b. Abi Talib” maddesi.

 

3. Donaldson'un The Shi´ite Religion kitabının ilk bölümü “The Question of Succession” (Hilafet Meselesi).

 

4. Arzina R. Lalani'nin The Quran: an Encyclopedia'daki “Shi´a” makalesi.

 

5. Robert M. Gleave'nin Encyclopedia of Islam and the Muslim World'daki “Recent Research into the History of Early Shi´sm” (İlk Dönem Şiiliği Hakkındaki Son Araştırmalar) makalesi.

 

6. Moojan Momen'in An Introduction to Shi´i Islam: The History and Doctrines of Twelver Shi´ism (Şii İslam'a Giriş: On İki İmam Şiiliğinin Tarihi ve Öğretileri) kitabı.

 

7. Hermann Landolt'un The Quran: an Encyclopedia'daki “Walayah” maddesi.

 

8. Arzina R. Lalani'nin Early Shi´i Thought: the Teachings of Imam Muhammad al-Baqir (Erken Dönem Şiî Düşüncesi: İmam Muhammed Bâkır'ın Görüşleri) kitabı.

 

9. Maria Massi Dakake'nin Encyclopedia Iranica'daki “Ghadir Khumm” maddesi.

 

10. Encyclopedia Iranica'da Ahmed Kazemi Moussavi tarafından yazılan “Ghadir Khumm” maddesi.

 

11. Paule Sanders'in “Claiming the past: Ghadir Khumm and the Rise of Hafızi Historiography in Late Fatimid Gypt” makalesi.

 

12. Asma Afsaruddin'in The Quran: an Encylopedia'daki “Ghadir Khumm” maddesi.

 

13. Laura Veccia Vaglieri'nin Encyclopedia of Islam'daki (ikinci edisyon) “Ghadir Khumm” maddesi.

 

14. Maria Massi Dakake'nin[13] The Charismatic Community: Shi´ite Identity in Early Islam (Karizmatik Cemaat: Erken İslam'da Şii Kimliği) kitabının “The Ghadir Khumm Tradition: Walayah and the Spiritual Distinctions of Ali b. Abi Talib” (Gadir-i Hum Rivayeti: Ali b. Ebî Tâlib'in Velâyeti ve Manevî Üstünlükleri) makalesi.

 

Bunlar arasında The Charismatic Community: Shi´ite Identity in Early Islam kitabının “Gadir-i Hum Rivayeti: Ali b. Ebî Tâlib'in Velayeti ve Manevî Üstünlükleri” başlıklı ikinci bölümünü,[14] Batı'da Gadir-i Hum'u farklı yönlerden az çok ele almış İngilizce metinlerin en kapsamlısı saymak mümkündür. Kitabın on iki bölümünden biri müstakil olarak Gadir-i Hum meselesine hasredilmiştir ve diğer eserlerdeki konuların çoğu buraya yansıtılmıştır.

 

 

Batılıların araştırmalarında Hz. Muhammed'in hilafeti meselesinin seyri

 

Robert M. Gleave'nin[15] “Recent Research into the History of Early Shi'ism” makalesinin  “The Succession to Muhammad” başlığında serdettiği fikri, Batılı araştırmacıların hilafet konusundaki son araştırmalarında Şiî kimliğinin oluşumunda gösterilen etkenin -yani Hz. Peygamber'in vefatından sonra İslam ümmetinin önderliğinin Hz. Ali'nin hakkı olduğu iddiası- belirlenmesinde çoğunlukla W. Madelung'un değerli eseri The Succession to Muhammad: A Study of the Early Caliphate (Cambridge: Cambridge University Press, 1996) kitabının etkisi altında oldukları yönündedir. Bu kitabın kaleme alınmasından önce bilim adamları genelde Hz. Peygamber'in Hz. Ali'yi halife tayin edip etmediğini ya da Ali'nin (a.s.) bu tayin iddiasını kendisinin mi öne attığını bilmiyorlardı. Bu meselenin cevabı sadece gerçekçilik karşıtı sayılmakla kalmıyor, ilk dönem İslamî metinlerin analizinde gerçekleşen ilerlemeler karşısında ahmakça bir pozitivizm olarak değerlendiriliyordu. Örnek olarak şunun sorulması mümkündü: Acaba Hz. Ali'nin Gadir-i Hum'da Hz. Peygamber tarafından halife olarak tanıtılması meşhur macerası tarihsel kaynaklarda tasvir edildiği biçimde gerçekleşmiş midir? Her halükarda edebî eleştirinin ilk dönem İslamî metinlerdeki verilerin şekillenmesini süsleme, ekleme ve bazen de uydurmanın belirlediğini söylemesine dikkat edildiğinde, ilmî ve akademik merkezlerde böyle bir sorunun cevabı imkansız gözükmekteydi.[16] Bunun mukabilinde de ilk dönem İslam edebiyatındaki bu denli tartışma doğurucu bir konunun Şiîler ve muhalifleri tarafından hikayeler uydurulmasına nasıl yol açtığı daha etkili bir şekilde araştırılmaya başlandı. Bu mesele araştırmacıları Gadir-i Hum hadisesi gerçekten de gerçekleşti mi konusunu incelemekten alıkoydu ve daha çok Gadir-i Hum kavramının Şiîler ve muhalifleri nezdinde ilk dönem İslam tarihinde ne anlama geldiğini ele almalarına yol açtı.[17]

 

Gleave'e göre Madelung, metin analizcilerinin tarihsel hadiselerin tekrar inşasındaki karamsarlıklarını reddetmiştir. İlk dört halifenin iktidara gelip hilafetlerinin sonlandığı dönem hakkındaki rivayetlerin analizi, bu metinlerin potansiyel olarak, tarihsel hadiseler hakkında kesin bilgiler verme imkânında şüpheye yer bırakmamaktadır.

 

Madelung, ilk İslamî asırlardan kalan metinleri tarihsel hadiselerin çıkarımı için uygun saymaktadır. Ona göre tüm kaynakların sonradan uydurulan efsaneler başlığı altında yok sayılması kabul edilemez. Aksine bunlardan ihtiyatlı bir şekilde yararlanmak suretiyle o dönem tarihi hakkında şimdiye dek bildiğimizden daha ayrıntılı ve itminan veren bir tasvir elde edilebilir. Madelung bizzat bu yöntem ve bakışla “Hz. Peygamber'den sonra İslam toplumunun başına geçenler iktidarı nasıl elde ettiler?” sorusunun cevabını aramıştır. Onun Şiilik araştırmalarında ulaştığı önemli sonuç Hz. Ali'nin (a.s.) kendisini Resûlullah (s.a.a.) tarafından hilafete tayin edilmiş saydığı ve bu görüşün de Hz. Peygamber'in fiillerine uygun ve Arabistan Yarımadası'nda yaygın olan geleneklerce kabul edilen bir durum olduğudur.[18] İşte bu önderlik rolü, Hz. Peygamber'in kavmi Kureyş tarafından elinden alınmıştır.[19]

 

Gleave devamında Madelung'un bu kitabında vardığı neticeler karşısında Morony[20], Graham[21], Daniel[22], Mattson[23] ve Crone'dan[24] başka kimsenin somut bir cevap vermediğini söylüyor. Gerçekten de bu kitabın 1997 yılında yayımlanmasından sonraki Batılı araştırmalarda, erken dönem İslam hilafetinin mahiyetinin aydınlatılmasına dönük ciddi bir çaba gösterilmemiştir. Aynı şekilde Madelung'un tarihçilerden istediği, kaynakları mantıklı bir şekilde kullanmak suretiyle ikna edici tarihî rivayetler üretme talebine rağmen bu devreyi ele almak onların çok da ilgisini çekmemiştir. Vardığı sonuçlar en azından öyle büyük bir ilgi ve ilmî tebahhür ile sunulmuştur ki çok az kişi bunlara muhalefet etmeye cesaret edebilir (her ne kadar onun bu çıkarımlarına bazı somut eleştirilerde bulunulmuşsa da). Onun bu faaliyeti büyük bir oranda Caetani[25] ve sonrasında da Montgomery Watt'a[26] -ikisi de hilafetle ilgili meselelerde genelde Ehl-i Sünnet verilerini doğru sayarlar- verilmiş düzeltici cevaplar sayılabilir[27].

 

Gleave'e göre Madelung'un ilmî faaliyetinin olumlu sonuçlarından birinin, akademisyenlerin hilafet problemindeki araştırma metotlarına etkisi ve onların Hz. Peygamber'in (s.a.a.) Emirü'l-Müminin'i (a.s.) gerçekte yerine bırakmadığı şeklindeki görüşlerini değiştirmesi olduğuna dikkat çekilmelidir. Her ne kadar Gleave bu yazısında Madelung'un kitabının sadece olumlu noktalarına işaret etmişse de Madelung'un metodolojisi ve ulaştığı sonuçlar hakkında yapılabilecek eleştirilerden biri şudur: Madelung, ilk dönem İslamî asırlardan kalan metinleri tarihî hadiselerin uygun bir şekilde tasviri için dikkate almaktadır ve ona göre tüm kaynakların sonradan uydurulmuş efsaneler diye reddi kabul edilemez. Ve bu açıklama ışığında o dönemin tarihi hakkında şimdiye dek tasavvur edilenden daha güvenilir ve dakik bir tasvir elde etmek mümkünse de bu görüş Harald Motzki gibi araştırmacıların fikirlerinin -ki ayrıntılı bir şekilde ele alacağız- karşıtıdır. Bunlara göre yetersizlik, seçici davranılması gibi sorunlar Hz. Peygamber'in siretinin sayılı temel kaynaklarında (Vâkidî, İbn Sa´d, İbn Hişâm ve Taberî gibi) yansıyan bilgilere etki etmiştir. Bu siyerler sınırlı kaynaklara ve üçüncü asırdaki nebevî siyer hakkındaki geniş hadis mecmualarına dayalı olarak yazılmıştır ve sonraki kaynaklardaki mevcut bilgiler de önceki kaynakların malumatıyla sistematik bir şekilde karşılaştırılmamıştır.

 

Öte yandan Madelung her ne kadar hilafetin Emirü'l-Müminin'in (a.s.) hakkı olduğu sonucuna ulaşmış ve bunun için farklı deliller sunmuşsa da, kitabının isminin ve konusunun -ki hilafet hakkındadır- doğurduğu beklentinin aksine tüm mevzuları kapsamlı bir şekilde ele almamakta ve meselenin temelinde yer alan, Şia'nın görüşü “nasp yoluyla imâmet”e işaret etmemektedir. Bu nedenle de Gadir-i Hum meselesi kitapta çok silik biçimde geçmektedir.

 

Bu kitabın önsözünde hilafet konusu ve Resulullah'ın (s.a.a.) niyetinin gerçekte ne olduğu meselesi çok ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Fakat bu uzun ve ayrıntılı bahisler esnasında Gadir-i Hum'a hiç değinilmemiştir. Geçmiş peygamberlerin vasileri konusunu ayrıntılı bir şekilde ele aldıktan sonra neredeyse cevabı olmayan şu soruyu ortaya atıyor: “Öyleyse Hz. Peygamber kendi halifesini tayin etmek için uygun bir program uygulamayı niçin göz ardı etmiştir?”[28]

 

Madelung kitabın önsözünde Aişe ve İbn Abbas'tan rivayet naklederken şunu bile diyor: “Kufe Şiîleri Ali'nin hilafeti esnasında Hz. Peygamber'in O'nu vasi tayin ettiğini iddia ettiler.”[29] Aynı yerde Gadir-i Hum'un adını anmadan sadece şunu yazar:

 

[Hz.] Muhammed onuncu hicrî senede Ali'yi kendi temsilcisi olarak Yemen'e gönderdi. Oradaki davranışı bazılarını harekete geçirdi ve [Hz.] Peygamber'e şikayet ettiler. Hz. Muhammed, O'nun dönüşü ardından ve kendi vefatından tam üç ay önce büyük bir topluluk önünde amcasıoğlunu savunmak amacıyla konuşma yapma gereği duydu. O dönem Ali'yi hilafete nasp etmek için uygun bir zaman değilmiş gibi görünüyor. Muhtemelen Muhammed [s.a.a.] torunlarından birini hilafete tayin edecek kadar uzun yaşayacağını tahmin ettiğinden bu kararını ertelemişti.[30]

 

Madelung bu ayrıntılı kitabında sadece Hz. Ali'nin hilafetinin son dönemlerindeki Nehrevan Savaşı'ndan söz ederken -ki Hz. Emirü'l-Müminin'in (a.s.) hilafeti hakkındaki tüm konulara nispetle ikincil bir önem taşımaktadır- İmam'ın taraftarlarının Hariciler karşısında O'nunla ikinci kez biat etmesine işaret etmektedir.[31] Dolayısıyla, Şia'nın görüşünce hilafet meselesinin temeli olan Gadir-i Hum'a kendi münasip yerinin dışında, ikincil bir konuyu ele alırken değinmektedir.

 

 

Batılı araştırmacılara göre siyer kaynaklarının güvenilirliği ve inceleme metotları

 

Gadir-i Hum meselesini incelerken -ki Hz. Peygamber'in risalet döneminin ve erken İslam tarihinin en tartışmalı ve en önemli hadiselerinden biridir- siyer kaynaklarının ele alınması kaçınılmazdır. Hadiselerin partizanca olmaksızın ve titiz bir şekilde sunulması açısından siyer kaynaklarının birbirinden farklı oluşu, bilgilerde seçici davranılması vs. gibi noktalar bu kaynakların incelenmesi esasında konu edilebilir.

 

Buna örnek olarak L. Veccia Vaglieri Encyclopedia of Islam'ın “Gadir-i Hum” maddesinde siyer kaynakları hakkında şunları yazmasını verebiliriz:[32]

 

[Hz.] Peygamber'in hayatı hakkındaki bilgilerimizin pek çok kaynağı (İbn Hişâm, Taberî, İbn Sa´d vs.) Peygamber'in Gadir-i Hum'daki duraklayışını sessizlikle geçiştirmiş ve işaret etmişlerse bile buradaki hutbesinden hiç söz etmemişlerdir. Bu yazarlar belli ki bu konuyu ele almaya çekiniyor ve Şiî savunmacılar için uygun bir ortam sağlamak suretiyle -ki onlar bundan [Hz.] Ali'nin hilafete hakkı olduğunu ispatta yararlanıyorlardı- iktidardaki Sünnîlerin düşmanlığını kazanmaktan korkuyorlardı. Bunun sonucu olarak [Hz.] Peygamber'in biyografisini bu kaynaklara dayalı olarak yazan Batılı araştırmacılar, Gadir-i Hum'daki hadiseye eşit bir şekilde işaret etmemişlerdir…

 

Maria Massi Dakake de Gadir-i Hum hadisinin siyer eserlerindeki kaynakları hakkında şöyle der:

 

Sünnî tarih kaynaklarının daha dikkatli bir şekilde incelenmesi sonucunda ne İbn Hişâm'ın siyerinde -ki gerçekte İbn İshak'ın siyerinin gözden geçirilmiş halidir-, ne Taberî Tarihi ya da İbn Sa´d'ınki gibi en büyük Sünnî tarih kitaplarında Gadir-i Hum hadisine hiçbir işaretin bulunmadığını görmek şaşırtıcı değildir. Her halükarda daha fazla araştırmayla, bu hadisin Sünnîler nezdindeki aynı önem derecesine sahip diğer yazarların eserlerinde yer aldığı belli olmaktadır. Mesela Belâzurî'nin Ensâbü'l-Eşrâf'ında –üçüncü asır tarihçilerinden- kâmil bir şekilde yer almıştır. Gadir vakasının en kapsamlı nakli aynı şekilde ünlü Sünnî muhaddis İbn Hanbel'in Müsned'inde ve çok sonraya ait tarih kitaplarında (İbn Asâkir'in Tarihu Medineti'l-Dimeşk ve İbn Kesir'in el-Bidâye ve'n-Nihâye'sinde) -ki hepsi de Sünniliğin vefalı bağlılarındandır- mevcuttur. Gerçekte bu son iki kitapta bu hadis hakkındaki farklı görüşlerin ıslah ve yenilenmesinin kapsamlı bir analizini ve bu hadisin kaynaklarını bulmak mümkündür ve bunlarla Şia'nın son döneme kadarki eserlerinde yazılanlar eşitlenmektedir.[33]  

 

Siyer kaynaklarındaki bilgilerin yetersizliğindeki etkenlerden biri de Dakake'nin Gadir-i Hum hakkında Jacob Lassner'ın The Shaping of Abbasid Rule (Abbasî Hâkimiyetinin Şekillenmesi) kitabındaki[34] görüşüne işaretle açıkladığı meseledir. Dakake'nin yazdığına göre Taberî, İbn Sa´d, Mesudî ve Yakubî gibi Gadir-i Hum konusunu ele almayan ya da buna gerektiği gibi değinmeyen pek çok ünlü müellif Abbasî rivayetlerinin seçkin temsilcileriydi. Bu nedenle Şia ya da Ehl-i Sünnet'e duydukları şahsî eğilimlerine rağmen, Abbasilerin haklılığının tervicini talep eden ideolojik baskılardan etkilenmiş olmaları mümkündür. Zira Gadir-i Hum gibi hadisler Haşimoğullarının genelini değil hassaten Hz. Ali'nin haklı olduğu fikrini yayıyordu. Abbasî döneminin ilk yıllarındaki ulema, yeni rejimin Alevî rakiplerinin hakkaniyetini ispatlamaktan çok kendi haklılığını yaygınlaştırmak için gayret gösterdiğini fark etmişti ve günümüze kalan en eski tarih ve hadis kaynaklarının kayıt altına alındığı bu kriz döneminde gerçekleşmiş söz konusu çabaların İslamî tarih yazıcılığı üzerinde kalıcı izler bırakmış olması mümkündür.[35]

 

Siyer kaynakları meselesine ilave olarak, Batılıların bu eserleri okurken uyguladıkları metotlar konusu da bahse değerdir. Harald Motzki, The Biography of Muhammad: The Issue of the Sources[36](Hz. Muhammed'in Biyografisi: Kaynaklar Meselesi) kitabında bu mevzuda şöyle der:

 

[Hz.] Muhammed'in biyografisi sahasının kaynakları hakkında sistematik ve eleştirel araştırmalar neredeyse mevcut değildir. Tarihî siyer yazarları kendilerine, beğendikleri kaynaklar arasından bazılarını seçme izni veriyordu. Dolayısıyla mevcut farklı bilgileri birbiriyle karşılaştırarak tarihlerini belirlemeye çalışacak şekilde kaynakların eleştirel bir okunması, bu hadislerden tarihsel kaynaklar olarak istifade edilmesi için şarttır.

 

Motzki sözlerine şunları da ekliyor:

 

Şimdiye dek çok az hadisten siyer rivayetlerinin güvenilirliğinin belirlenmesi için istifade edilmiştir ve hadis metinlerinin mukayesesi için neredeyse hiçbir ölçüt mevcut değildir. İsnadda uygulanan analiz yöntemleri de yenilerde gelişmiştir ve siyerle ilgili malumatta çok istisnai yerlerde kullanılmıştır.[37]

 

Motzki'ye göre Hz. Peygamber (s.a.a.) hakkında şimdiye dek yazılmış siyerler sınırlı sayıdaki kaynağa ve gerçekte üçüncü hicrî asrın siyer-i nebevî hakkındaki geniş hadis mecmualarına dayalı olarak kaleme alınmıştır (ezcümle: Vâkıdî, İbn Hişâm ve Taberî). Sonraki kaynaklardaki bilgiler de sistematik bir yöntemle incelenmiş ve önceki verilerle mukayese edilmiş değildir…[38]

 

 

Gadir-i Hum ve ilk dönem İslam toplumu içerisindeki şöhreti

 

Maria Massi Dakake, Gadir-i Hum hadisinin erken dönem İslam toplumundaki şöhreti konusunda şunları der:

 

Hem tarih kaynakları hem de tefsir hadisleri Gadir-i Hum'a işaret etmektedirler ve bu hadisler ilk İslam dönemlerinin çoğunda meşhur, yaygın ve her yere dağılmıştı. Dolayısıyla velâyet kavramı ve Ali b. Ebî Tâlib'in [a.s.] şahsı arasındaki münhasır irtibatın varlığı için muteber ve sahih bir delil hükmündedir… Aslında bu konu hakkındaki âlimane İslamî bilincin bir kısmı daha ilk dönemlerden itibaren mevcuttu.[39] 

 

Dakake'nin kitabının ikinci bölümünün diğer kısımlarının okunmasıyla, Gadir-i Hum hadisinin yaygın ve meşhurluğundan kastının, erken dönem İslam toplumunun özel bir grubu için geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Zira Dakake, Gadir-i Hum'a işaret eden farklı kaynakların verilerini naklettikten sonra bu kaynaklardaki katî ortak noktalardan birinin hadisin neredeyse sadece İslam toplumunun Medine'deki ilk üyelerince tasdik edilmesi olduğunu kaydederek, bu durumun da bu özel grup dışında Gadir-i Hum hadisinin ilk iç savaşa[40] kadar yaygın bir şekilde duyulmadığını ya da genelin bilgisine ulaşmadığını gösterdiğini söyler.[41]

 

Dakake'ye göre Emirü'l-Müminin (a.s.) kendi hakkını savunmak için ne zaman Hz. Peygamber'in (s.a.a.) sözlerine atıf yapsa, muhatapları Medine Müslümanları oluyordu (bunlar ister şûrâyı teşkil eden seçkin muhacirler, ister Talha b. Ubeyd gibi karşısında kıyam eden Medineli sahâbîler olsunlar). Gadir-i Hum hadisi Emirü'l-Müminin'in (a.s.) savunulması için, Ebu Eyyûb Ensarî gibi Bedir Savaşı'na katılan ve Kufe meydanındaki olaya iştirak eden ya da son dönemde yeni dine giren Mekkeli Muaviye'nin karşısına dikilen Sa´d b. Ebî Vekkâs gibi ünlü sahâbîler tarafından doğrulandığında, Medineli sahâbenin bu hadisi duymuş olması bekleniyordu ve bu grubun dışındakiler Gadir-i Hum hadisini bilmiyorlardı ve kendilerine bu hadisin hatırlatılması gerekiyordu. Gadir-i Hum hadisini Medine ehlinin, hatta onların da seçkinlerinin bildiği görüşü, Hz. Peygamber'in (s.a.a.) hutbesinin zamanı ve içeriği ile de uyumludur, zira tüm nakiller Hz. Peygamber'in bu hutbeyi Mekke'den Medine'ye dönüşü esnasında, Veda Haccı'nın tamamlanmasından sonra irâd ettiğinde müttefiktir. Dakake'nin görüşünce Mekke'de ikamet eden ve Medine dışındaki kabilelere mensup pek çok Müslüman Gadir-i Hum'daki resmi ilanda hazır bulunmamıştı ve Mekkeli Muaviye de bundan haberi olmadığını iddia ediyordu.[42]

 

Dakake ardından, ilk dönemin önemli kaynaklarının çoğunda Gadir-i Hum'un ayrıntılı bir naklinin bulunmayışına rağmen, Hz. Peygamber'in bu münasebet dolayısıyla verdiği hutbesindeki sözlerinin farklı hadis ya da tarih kaynaklarında yer yer dolaylı ya da işârî atıflarda dağınık bir şekilde yer aldığını -hatta bazen bu kaynaklar söz konusu olaya hiç değinmemiş olsalar da- belirtir ve aşağıdaki kaynakları elde ettiği bu sonuçlara delil gösterir:[43]

 

1. Emirü'l-Müminin'in (a.s.) taraftarı sahâbî Ebu Tufeyl Âmir b. Vâsile'nin aktardığı, Hazret'in kendi hilafet hakkını delillendirmek için ikinci halife Ömer b. Hattâb'ın ölümünden sonra teşkil edilen altı kişilik şûrâya seslendiği şu sözleri:

 

… Acaba aranızda benden başka Resulullah'ın [s.a.a.] kendisi hakkında “Ben kimin mevlâsı (emiri) isem bu da onun mevlâsıdır!” dediği birisi var mıdır? Yok, dediler. Ardından buyurdu “Acaba aranızda Resulullah'ın [s.a.a.] kendisi için ‘Senin benim nezdimdeki konumun Harun'un Musa'ya olan nispeti gibidir” dediği başka birisi var mı?” Hayır, dediler…[44] 

 

2. Emirü'l-Müminin'in (a.s.) kendi kargaşalı hilafet döneminde Kufe'nin merkezî meydanında (Rahabe) toplanan kalabalık bir topluluktan, Gadir-i Hum'da hazır olup da Hz. Peygamber'in “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” buyruğunu işitenlerden bunun tanıklığını istemesi.[45]

 

3. Ebu Eyyûb Ensârî'nin ve Medineli ensardan bir topluluğun Kufe meydanında (Rahabe) Emirü'l-Müminin'e “mevlâ” diyerek seslenmeleri ve Hz. Ali'nin onlara “Ben nasıl sizin mevlânız olabilirim, halbuki siz özgür Araplarsınız?” diye sorması üzerine onların da Hz. Peygamber'in Gadir-i Hum'daki “Ben kimin mevlâsı isem…” sözlerine atıfta bulunmaları.[46]

 

4. Sa´d b. Ebî Vekkâs -altı kişilik şûrâya katılanlardandı ve ilk iç savaşa (Sıffîn) dahil olmamıştı- Hz. Ali'nin şehadetinden sonra Muaviye halife olunca onu Emirü'l-Müminin'in önderliğine karşı çıkması yüzünden şu şekilde kınamaktadır: “Sen, Ali'nin hilafete senden daha çok hakkı olduğunu bilmene rağmen O'nunla savaştın!” Ardından Hz. Peygamber'in Gadir-i Hum'daki sözlerini Emirü'l-Müminin'in fazilet ve üstünlükleri arasında sayarak kendine tanık gösterir. Muaviye de cevabında “Eğer öyleyse ey Sa´d, senin durumun da benden iyi değil… zira sen O'nun hakkında bunları bilmene rağmen O'na yardım etmekten çekindin!”[47] der.

 

5. Emirü'l-Müminin'in (a.s.) Cemel Savaşı'na başlamadan önce Medine'nin seçkin şahsiyeti Talha b. Ubeyd ile yüzyüze ve özel konuşması esnasında Hz. Peygamber'in Gadir-i Hum'daki sözünün son kısmını hatırlatması -“Allah'ım! Ali'nin dostunu dost düşmanını da düşman edin…”- ve Talha'yı kendisi karşısında ayaklanmanın manevî akıbeti hakkında uyarması.[48]

 

Dakake analizlerinde her ne kadar kendi görüşüne destek olarak ayrıntılı deliller sunmaktaysa da, elde ettiği neticelere yapılan eleştirileri görmezden geldiğine dikkat etmeliyiz. Dakake, Emirü'l-Müminin'in (a.s.) Hz. Peygamber'in Gadir-i Hum'daki sözleriyle  kendisini savunmak istediğinde, muhataplarının Medineli Müslümanlar olduğu iddiasına iki hadiseyi delil göstermiştir: Hz. Ali'nin şûrâ üyesi altı seçkin muhacir karşısındaki ihticâcı ve Cemel Savaşı'nda karşısına çıkan Medineli sahâbî Talha b. Ubeyd ile yüzyüze özel görüşmesi.

 

Dakake sonrasında iddiasını doğrulamak için Muaviye'nin Gadir-i Hum hadisini bilmediğini ortaya atıyor, fakat açıktır ki bunların hiçbiri bu iddia için doğru deliller olamazlar. Altı kişilik şûrâ, ikinci halife tarafından, ölümünden sonraki halifenin seçilmesi için belirlenmiş üyeleriyle, sınırlı bir mekanda, üç gün devam eden özel bir oturum idi. Şûrâda hazır bulunan kişiler kendileri hilafete geçmek için Hz. Ali'yi rakip görüyorlardı. Dolayısıyla bu şûrâ herkesi muhatap kılan umumî bir sahne değildi, buna ilaveten Medine'de teşkil edildiğinden ve Hz. Ali'nin muhatabının Medineliler olması da doğaldır. Cemel Savaşı'nda ise Talha ve Zübeyr Hz. Ali'ye karşı ayaklananların önderleriydi, Aişe'yi kendi yanlarında yer almak için kışkırtıyorlardı ve Hz. Ali'nin Müslümanlar arasındaki fitneyi defetmek için fitne liderlerine hücceti tamamlamak istemesi de doğaldı. Zübeyr, Hz. Ali'nin kendisiyle konuşmasından sonra, Cemel ashâbını savaş sahnesinden geri çekmeden -ki onları Hazret ile savaşmaları için Basra'ya getiren oydu- kendisini meydandan geri çekti. Talha ise, Gadir hadisini ve Hazret'in haklılığını itiraf etmesine rağmen savaş meydanından el çekmemekte ısrar etti.[49]

 

Dakake'nin Muaviye'nin Gadir hadisini bilmediğine atıf yapması aşağıdaki deliller nedeniyle doğru olamaz:

 

1. Muaviye'nin Emirü'l-Müminin'in (a.s.) en şiddetli düşmanlarından biri oluşu tarihin kesin gerçeklerinden biridir, dolayısıyla Muaviye gibi birisinin Gadir hadisini itiraf etmeyişi, tuhaf ve beklenmedik bir durum olmadığı gibi aksine çok doğaldır.

 

2. Sünnî yazarlar, Muaviye ve Ebu Süfyan'ın Mekke'nin fethinin ardından zahiren Müslüman olmalarından sonra Huneyn ve Taif Savaş'larına Hz. Peygamber ile birlikte katıldığını söylemekle başlayıp Muaviye'yi vahiy katiplerinden biri saymaya dek ileri gitmişlerdir.[50] Eğer bu yazılanları ölçü alırsak, bu durum onun Hz. Peygamber'in hayatının son dönemlerinde O'nunla irtibatsız ve başından geçenlerden habersiz olmadığını gösterir. Buna ilaveten Muaviye gibi birisinin Gadir-i Hum gibi kader tayin edici bir hadiseden habersiz olduğunu düşünmek neredeyse imkansızdır, zira Muaviye ve babası Ebu Süfyan gibi büyük siyasetçilerin ve Mekke'de Hz. Peygamber karşısındaki muhalefetin liderlerinin zekası Hz. Peygamber etrafında gerçekleşen tüm hadiselerden sürekli haberdar olmayı gerektiriyordu. Özellikle de Hz. Peygamber ile yakın akrabalığa sahip Muaviye ve Ebu Süfyan gibiler için bu durum daha doğrudur (üstelik Hz. Peygamber'in eşi Ümmü Habibe, Ebu Süfyan'ın kızı ve Muaviye'nin kardeşi iken).

 

3. İleride ayrıntılı bir şekilde açıklanacağı üzere Gadir-i Hum hadisesinin doğal olarak, mühim bir haber şeklinde İslam dünyasının farklı yerlerine yayıldığına dikkat edilmesi önemlidir.

 

Gadir-i Hum hadisesi, Mekke'den Medine'ye dönüş yolu üzerinde; Medine, Mısır ve Irak yollarının birbirinden ayrıldığı bir kavşak olan Cuhfe'ye üç mil kala bir mekânda gerçekleşmiştir.[51] Dolayısıyla diğer mıntıkalardan gelen hacılar Hz. Peygamber'in kafilesinden ayrılmadıkları için Gadir-i Hum'dakiler sadece Medineliler değillerdi ve öte yandan Gadir-i Hum'da Mekkelileri temsilen hiç kimsenin bulunmadığına dair de delilimiz yoktur. Daha önce gördüğümüz üzere Dakake de bunu bir ihtimal olarak belirtiyor ve “Mekke'de ikamet eden ve Medine dışındaki kabilelerden Müslümanlar belki de Gadir-i Hum'daki resmî ilanda yer almamıştı” diyor. Buna ilaveten Gadir-i Hum merasiminin gerçekleşme tarzına ve sahâbenin önde gelenlerinin burada nasıl yer aldıklarına dikkat ettiğimizde, İslam dünyasının önemli yerlerine doğallıkla hızla yayılacak şekilde düzenlendiğini görüyoruz.

 

Allame Eminî, el-Ğadir kitabında tarihî Gadir vakasını ve hadisini rivayet eden, Resûlullah'ın (s.a.a.) 110 sahâbîsinin isim ve özelliklerini tek tek saydıktan sonra şöyle yazmaktadır:

 

İsim ve özellikleri açıklanan bu şahıslar, Gadir-i Hum hakkındaki nakillerini bulduğum, sahâbenin büyüklerinden 110 kişidir. Bunların sayılarının çok daha fazla olması mümkündür ve bu çok doğal bir durumdur. Zira Gadir gününde bu hadisi duyanların sayısı yüz bin ya da daha fazla kişiydi ve her misafir tanık olduğu bu önemli hadiseyi vatanına döndüğünde açıklayacağı için kalabalık bir topluluk Gadir-i Hum hadisesinden söz etmiş olmalıdır. Bunlar arasında, duydukları kin yüzünden bu hakikati anlatmaktan çekinen az sayıda birilerinin varlığı elbette mümkündür. Bu topluluk arasında hadisi nakledenler -ki çoğunluğu teşkil ediyorlardı- isimleri anılanlardır. Bu hadisi duyanlardan bazılarının nakilleri kendi ölümleriyle başkalarına ulaşmadan çöl ve sahralarda yitip gitmiş ve bir kısmı da (Zeyd b. Erkam'ın rivayetinde değinildiği gibi) dönemlerindeki şartlardan duydukları korku yüzünden bu büyük hatırayı anmaya çekinmiştir. Bir topluluktan da çölde yaşayan bedeviler olmaları yüzünden bu hadis nakledilmemiştir… Tüm bunlarla birlikte Gadir-i Hum hadisinin râvîlerinin naklettiğimiz bu bölümü, rivayetin mütevatir olduğunu ispata yeterlidir.[52]

 

Dakake'nin Emirü'l-Müminin'in (a.s.) Şûrâ'daki altı kişiye Gadir hadisiyle delil göstermesini, Hz. Ali taraftarı olan Âmir b. Vâsile gibi birisi tarikiyle rivayet edilmesi yüzünden güvenilir bulmayıp buna şüpheyle yaklaşmasına gelince…

 

Açıktır ki böylesi bir itirazı doğru saymak mümkün değildir, zira genelde tüm tarihî nakiller haber-i vahiddir ve önemli olan bu haberin kendi sıhhatine itminan doğuracak karinelerle çelişmemesidir. Öte yandan Hazret'in böylesi şartlarda kendi fazilet ve üstünlüğünü göstermek için itmam-ı hüccette bulunmasının çok doğal olduğu açıktır. Buna ilaveten o dönemin hâkim sisteminin taraftarlarının çıkarları ve egemen atmosferle uyumlu olmayan bu türlü hakikatlerin, müesses nizamdan fayda devşirenler ya da gerçekleri sansür, inkâr ya da tersyüz eden ve böylece tedricî bir şekilde ortadan kalkmalarına yol açan korkak kişilerce değil de sadece Hazret'in taraftarlarınca nakledilmiş olması çok tabiidir. Dakake'nin de bu rivayetten şüphe etmesine rağmen bizzat şöyle yazması dikkat çekicidir:

 

Bu rivayetin hem Şiî hem de Sünnî nakillerdeki mevcudiyeti, bu hadisin Ali'nin temayüz ettiği manevî faziletlerden biri olarak kabul gördüğünü, bunun ilk dönemin farklı İslamî müellifleri nezdinde meşhur olduğunu ve yaygın bir şekilde doğrulandığını göstermektedir.[53]

 

 

Gadir-i Hum hadisinin ve tarih ve hadis kaynaklarındaki örtülme derecesi

 

Gadir-i Hum hadisi hakkındaki teorilerden biri Emeviler döneminde çok geniş bir şekilde yayılması ve aksine Abbasî devrinde de diğer siyasî mezhebî-fırkasal gelişmelerin etkisiyle gölgede kalması ve hatta kısmen duraklamasıdır. Dakake, kitabının ikinci bölümünde bu teoriyi ele alır ve İbn Hişâm Tarihi -ki İbn İshak'ın kitabının gözden geçirilmiş versiyonudur-, Tarih-i Taberi ya da İbn Sa´d Tarihi gibi ünlü Sünnî tarih kaynaklarının çoğunda Gadir-i Hum hadisine işaret edilmeyişini buna destek olarak sunar. Oysaki üçüncü asır tarihçisi Belâzurî'nin Ensâbu'l-Eşrâf'ı gibi Sünnilerin diğer eserlerinde eksiksiz bir şekilde kaydedilmiştir. Ve ayrıca Gadir hadisesinin en geniş nakli de İbn Hanbel'in Müsned'inde ve çok sonraki Sünnî müelliflerce yazılmış tarih kitaplarında -İbn Asâkir'in Tarihu Medineti Dimeşk ve İbn Kesir'in el-Bidâye ve'n-Nihâye'si gibi- mevcuttur.[54]

 

Dakake'ye göre Emevilerin son dönemlerinin çok farklı Şiî fikrî mahfilleriyle irtibatlı olan eserlerde -Kumeyt el-Esedî'nin şiirlerinden oluşan el-Hâşimiyyât'ı ve aşağı yukarı Emevî dönemine ait diyebileceğimiz, aşırı polemikçi Kitâbu Süleym b. Kays Hillî gibi- Gadir hadisi mümtaz bir yere sahip olmasına rağmen, üçüncü asrın sonlarında ve müteakip dönemlerde kaleme alınan -Kuleynî'nin Kâfî'si gibi- Şiî hadis eserlerinde bu rivayet bağımsız bir şekilde değil de İmâmiyye Şiası'nın nas fikriyle irtibatı ve buna delaleti bağlamında geçmiştir. Bunun nedeni hadisin sonraki derleyicilerinin, okuyucularının -yani Şiîlerin- Gadir-i Hum hadisi hakkında çok yaygın bir genel kabule sahip olduklarını düşünmeleri yüzünden rivayetin nakil ve senedlerinin sunulması için nispeten daha az eser kaleme almış olmaları olabilir. Aynı şekilde Şia taraftarı olan bazı meşhur tarih kitaplarında da Gadir-i Hum hadisi geniş bir şekilde ele alınmamıştır. Mesela Mesûdî'nin Mürûcu'z-Zeheb'inde hadise hiç işaret edilmemişken Yakubî Tarihi'nde ise sadece kısaca değinilmiştir.[55]

 

Dakake'ye göre Gadir-i Hum hadisinin bazı Sünnî nakillerde yer alırken bazı Şiî kaynaklarda bulunmaması ilk bakışta tuhaf gözükse de bu durum tamamen tesadüfî değildir. Bu naklin tarihinin daha ince bir analizi Gadir-i Hum hadisini en ayrıntılı bir şekilde tasvir eden tüm Sünnî ve Şiî kaynakların ya Emeviler döneminde yazılmış ya da Emevilerin ilk dönemlerindeki tarihi hadislere çok güvenen ve böylelikle de bu rivayeti korumuş kitaplar olduğunu gösteriyor.[56]

 

Abbasilerin ilk dönem âlimleri Abbasoğulları rejiminin kendi haklılığının tervici için Alevî rakiplerinin hakkaniyetini yaymaktan daha fazla çaba gösterdiğini anlamakta gecikmediler. Bugün elimize ulaşan en eski tarih ve hadis mecmualarının kaydedildiği bir kriz dönemine rastlayan bu çabalar, İslamî tarihyazıcılığı üzerinde kalıcı bir etkide bulunmuş olabilir. Ayrıca hem Abbasî sarayı hem de Abbasî döneminin başlarındaki bazı Şiî kelâmcılar kendilerini Emevilerin son zamanlarındaki fırkasal atmosferde ortaya çıkan önceki radikal Şiî hareketlerden ayrı tutma peşindeydiler.

 

Dakake şöyle diyor:

 

Bu mesele daha önce de bahsettiğimiz gibi kesinlikle Gadir hadisinin çok uzun zaman önceye dayandığını göstermektedir. Bu hadis, Emevilerin son dönemlerindeki siyasî ve mezhebî havada çok özel bir imtiyaz elde etmiş olmakla birlikte Abbasî hakimiyetinin başlarına rastlayan fikrî mahfillerde görmezden gelinmeye başlandı. Hatta muhtemelen Abbasî hükümetince Haşimoğullarının genelinin iktidara Alevîlerden daha çok hakkı olduğunu göstermek için bu hadis gizlenmekteydi.[57]

 

Burada Dakake'nin teorisinin zıddına işaret eden bazı noktalar mevcuttur, şöyle ki Belâzurî'nin Ensâbu'l-Eşrâf'ı ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inin ikisi de Abbasî dönemi eserlerindendir ve ikisinde de Gadir hadisi dikkate değer ölçüde aktarılmıştır. Dakake'ye göre Gadir-i Hum hadisinin Belâzurî'nin Ensâbu'l-Eşrâf'ta yer almasının nedeni -her ne kadar yazarı Abbasî döneminde yaşasa da- şudur:

 

Şüphesiz Sünnî tarihçi Belâzurî, nesepnâme şeklinde yazılan Ensâbu'l-Eşrâf kitabında Emeviler hakkında yazdıkları nedeniyle kısmen Emevî taraftarı olarak tanınmaktadır ve bilgilerinin çoğunu Şam'daki uzun ikameti esnasında elde etmişti. Burada muhtemelen genelde Abbasî döneminden önceki Şamlı râvîlerce muhafaza edilmiş kadim tarihî hadislerle yüz yüze geldi ve bu durum kitabını İslam tarihinin ilk devirleri hakkındaki değerli kaynaklardan biri kıldı. Kitabının Gadir-i Hum hadisesine geniş yer ayırması ve buna mukabil Abbasî dönemi tarih kitaplarının Emevî devrinin daha kadim tarihî hadislerine yer vermemesi, onun bu olay hakkındaki bilgisinin bu daha eski kaynaklara dayandığını göstermektedir. Sonraki Şamlı muhakkik İbn Asâkir'in -ki Sünnî kaynaklar arasında Gadir-i Hum hadisi hakkındaki en ayrıntılı bilgileri veren odur- geniş oranda Emevî devrinin kadim tarihî rivayetlerini hıfzetmiş Suriyeli tarihçilerin hadislerine dayandığı ve sonraki dönemin Sünnî tarihçisi İbn Kesir'in de Gadir hadisinde büyük oranda İbn Asâkir'e atıf yaptığı bilinmektedir.[58]

 

Aynı şekilde Dakake'nin Gadir-i Hum hadisinin Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde genişçe yer almasına gösterdiği neden -Abbasî döneminde yaşamasına, tarihçi olmamasına ve Emevî dönemi tarihî rivayetlerinden doğrudan etkilenmemesine rağmen- de şu şekildedir:

 

Bu mesele Emevî ve Abbasî döneminin kelâmî ve aklî olarak sınıflandırılabilecek farklı etkenleriyle ilgili olabilir. Öncelikle mutaassıp Sünnî muhaddis İbn Hanbel, aklî ve kelâmî düşünceye değil genelde naklî kaynaklara dayanan bir düşünce ekolüne mensuptu. Bu amaçla da ulaşabildiği tüm sahih senetli ve güvenilir kaynaklı hadisleri eserine koymuştu. Gadir-i Hum ve Alevilerin lehine olan benzer hadislerde de böyle yaptı.

 

İkinci olarak İbn Hanbel, Emirü'l-Müminin'i kabul etmeyen ve hakaret eden gayri Şiî muhitlerde O'nun Ebu Bekir, Ömer ve Osman ile birlikte râşid halifeler arasında sayılmasının başlatıcısıdır ve Ali'nin [a.s.] fazileti hakkındaki pek çok hadisin hıfzı şüphesiz onun bu konumunu güçlendirmiştir.

 

Ve sonuçta İbn Hanbel'in Abbasilerin ilk dönemlerindeki aklî ve kelâmî tefekküre şiddetle muhalefet ettiği ve hatta bu yolda gönüllü bir şekilde fiziksel işkence bile gördüğü bilinmektedir. Dolayısıyla onun çağdaşlarının fikrî etkisini kabullendiği ya da Abbasî hâkimlerinin siyasî ya da kelâmî baskısına boyun eğdiğini söylemek mümkün gözükmüyor. Buna mukabil Taberî, İbn Sa´d, Mesûdî ve Yakubi gibi seçkin müellifler Gadir-i Hum hadisini açıklamaktan çekinmiş ya da bu konuda çok iyi bir rol oynamayarak Abbasilerin tarihî rivayetlerinin seçkin temsilcileri olduklarını göstermişlerdir. Bu nedenle Şia ya da Sünnilik taraftarlığı şeklindeki farklı eğilimlerine rağmen, Abbasilerin ideolojik haklılıklarının yaygınlaştırılmasına dönük fikrî baskılara maruz kalmış olmaları mümkündür. Zira Gadir-i Hum gibi hadisler Haşimoğullarının genelinin değil sadece [Hz.] Ali'nin haklılığını ispatlamaktaydı.[59]

 

Öyle görünüyor ki Dakake bu analizinde iki meseleye dikkat etmemiş ya da cevapsız bırakmıştır. Birinci problem şudur: Bu teoride Abbasiler döneminde Gadir-i Hum hadisine dikkat edilmeyişine delil gösterilmekle birlikte aynı hadise Emevî döneminde önem verilmesinin sebebi hakkında sessiz kalınmıştır. Elbette Dakake'nin kastı Emevilerin son dönemi olmalıdır, fakat Gadir-i Hum hadisinin geniş bir şekilde yayılmasının Ömer b. Abdülaziz'in Hz. Peygamber'in vefatından sonra devreye sokulan hadis yazımı yasağını kaldırmasından mı kaynaklandığı yoksa Emevî karşıtı ayaklanmalar yüzünden hâkimiyetlerinin aşamalı olarak zayıflamasının doğurduğu açık siyasî atmosferin mi bunda etkili olduğunu açıklamamaktadır.

 

İkinci mesele de şudur, Dakake Gadir-i Hum hadisinin önemini belirsizleştirmede sadece Abbasilerin rolüne değinmekte ve Emevilerden önceki halifelerin ya da Emevilerin güçlerinin zirvesinde olduğu ilk dönemlerindeki etkilerini görmezden gelmektedir. Göz yumulamayacak önemli noktalardan biri de Emevilerin son dönemlerindeki zayıflıklarından ve bu dönemdeki Şiî ayaklanmalarından kaynaklı İslam toplumundaki nispeten açık atmosferin, ilk halifelerinden o döneme kadarki devirlerde bulunmayışıdır. Ve ayrıca Ehl-i Beyt'in (a.s.) faziletleri ve Gadir-i Hum gibi konuların bu dönemden önce açıklanması hâkim tabakanın baskısı yüzünden çok zordu. Siyasî kargaşalar, sonrasında hilafet sisteminin zaferi ve hâkim nizam haline gelmesinin ardından bu sistem aleyhindeki bilgilerin neşrine izin verilmemesi ve bunların sansüre uğramaları, çıkarcılar ve korkaklar tarafından ters yüz edilerek zamanla ortadan kalkmaları ya da kenarda kalmaları son derece doğaldır. 

 

Aynı şekilde hâkim nizamın hizmetinde olan ya da en azından çıkarlarıyla çelişmeyen veriler de tabiatıyla yaygın ve egemen kaynaklar olacaktır. Dolayısıyla hilafet rejiminin çıkarlarına zıt düşen olaylar ve gerçeklere, bunlar sadece cüzî konular değil en temel meseleler bile olsalar sisteme bağlı kaynaklarda hiç değinilmemekte ve tarih ve hadis kitaplarındaki satırlar arasında bazı hakikatlerin sadece izine rastlanabilmektedir.

 

Veccia Vaglieri'nin İslam Ansiklopedisi'nin ikinci edisyonunda yayımlanan Gadir-i Hum maddesindeki tahlili bu noktaya biraz yaklaşıyor. O burada şöyle der:

 

[Hz.] Peygamber hakkındaki bilgilerimizin kaynaklandığı İbn Hişâm Siyeri, Taberî Tarihi, İbn Sa´d'ın Tabekât'ı gibi pek çok eser bu nedenle Peygamber'in Gadir-i Hum'daki duraklamasını ya sessizce geçiştirmiş, yok eğer işaret etmişlerse de buradaki hutbesi hakkında hiçbir şey söylememiştir. Bu yazarların bu hutbeyle Emirü'l-Müminin'in hilafet hakkına delil gösteren Şia'ya avantajlı ortam sağlamak suretiyle iktidardaki Sünnilerin düşmanlığını kazanmaktan korktukları açıktır. Sonuçta Batılı biyografi yazarları da eserlerini bu kaynaklara dayalı olarak kaleme aldıkları için Gadir-i Hum'da gerçekleşen hadiseye işaret etmemişlerdir. Her halükârda [Hz.] Peygamber'in burada bir konuşma yaptığı ve “Ben kimin mevlâsı isem…” şeklindeki ünlü cümlesini sarf ettiği kesindir. Zira bu olayın nakilleri kısa ya da ayrıntılı bir şekilde sadece Yakubî gibi Alevilerle aynı fikirde oluşu belli kişilerce değil, rivayetleri ölçüt sayılan Ahmed b. Hanbel'in Müsned'i gibi kaynaklarda ve inkâr edilmesi mümkün gözükmeyen farklı ve güvenilir senetli pek çok hadiste kayıtlıdır.[60]

 

 

Gadir-i Hum hadisinin Şiî ve Sünnî yorumları

 

Öyle görünüyor ki Sünnilerin Gadir-i Hum macerasını özel bir şekilde yorumlamaları ve hadisin Emirü'l-Müminin'in (a.s.) hilafetiyle ilgisiz olduğunu ispatlama çabaları Gadir-i Hum hadisine işaret eden Batılı araştırmacıların bile bu konuda en azından tarafsız kalmalarına yol açmıştır. Gerçi Sanders, Vaglieri, Lalani vs. gibileri burada daha müspet bir konum takınmıştır. Paula Sanders, Sünnilerin Gadir-i Hum hadisi karşısındaki konumlanışları konusunda şöyle yazıyor:

 

Güvenilir Sünnî müellifler Gadir-i Hum hadisesini görmezden gelerek resmen kabul etmemişlerdir. Bunu tarihî bir hadise olarak kabul eden Sünnî yazarlar ise olayın Şiî yorumunu elbette doğrulamadılar.[61]

 

Yaklaşık aynı tarafsız tutumu Veccia Vaglieri İslam Ansiklopedisi'nin “Gadir-i Hum” maddesinde izlemiş ve Sünnilerin Gadir-i Hum hadisi yorumları hakkında şöyle yazmıştır:

 

Sünniler Gadir macerasını ve [Hz.] Muhammed'in böyle bir konuşma yaptığı ihtimalini inkâr etmiyorlar, fakat onların inancına göre [Hz.] Muhammed'in hedefi muhataplarını amcaoğlu ve damadına büyük bir saygı ve muhabbet göstermeye teşvik etmekti. İbn Kesir, Gadir-i Hum konusunu, [Hz.] Peygamber'le Mekke'de ve Veda Haccı'nda buluşmasından hemen önceki, onuncu hicrî yılda [Hz.] Ali'nin önderliğinde Yemen'e yapılan bir yolculukta gerçekleşen cüzi bir olayla irtibatlandırmaktadır.[62]

 

Arzina R. Lalani, Early Shi´i Thought: the Teachings of Imam Muhammad al-Baqir (Erken Dönem Şii Düşüncesi: İmam Muhammed Bâkır'ın Görüşleri) kitabında Taberî ve Beyzâvî gibilerinin sözlerini ve ayrıca “Ey resul sana Rabbinden indirileni açıkla” ayetinin Gadir-i Hum ile alakası olmadığını iddia eden Sünnî müfessirlerin açıklamalarını naklettikten sonra şöyle yazar:

 

Taberî, Şia lehindeki haberleri nakletmemekle kalmaz bunların konumunu reddetmek için bazı hadisler de aktarır.

 

İmam Bâkır'ın bu ayet hakkında, râvîye şu buyruğuna işaret ediyor: Allah'a and olsun ki Hasan Basrî bu ayetin çağrısını şüphe duymaksızın bilmesine rağmen gizlemiştir.

 

Lalani aynı şekilde “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim ve üzerinize olan nimetimi tamamladım” ayeti hakkında da şöyle diyor:

 

İmam Muhammed Bâkır'ın “Bugün dininizi kemâle erdirdim…” ayetinde aldığı tavır, farklı Şiî kaynaklarında nakledildiği üzere çok açıktır. O, “Ayet, Hz. Peygamber'in Ali'yi (a.s.) Gadir-i Hum'da imamete naspettiği zaman nazil oldu” demektedir.

 

Ardından Lalani, Sünnilerin Şiilerin aksine bu ayetin Gadir-i Hum'da ve Hz. Ali'nin hilafete atanması hakkında nazil olduğunu inanmadıklarını söylerken Taberî'ye işaretle şöyle yazıyor:

 

Taberî sadece Şiilerin lehine olan haberleri zikretmemekle kalmaz onların bu konumlarını reddetmek için belirli hadisleri zikreder… Taberî'nin Şia inancını inkâr etmek için kendisini ciddi bir şekilde zorladığı çok açıktır.[63]

 

Hz. Peygamber'in Gadir-i Hum'da yerine halife tayin ettiğini inkâr eden Batılı araştırmacılara bir diğer örnek de Halm Heinz'dir. O, hadise cüzi ve kısa bir şekilde işaret ederek şunları yazıyor:

 

Peygamber'in [s.a.a.] hicrî 11 (miladi 632) yılındaki vefatında, hilafeti meselesi en yakın sahâbesi yoluyla barışçıl bir şekilde halledilebildi (her ne kadar Peygamber İslam ümmetini geleceğinin hidayeti için bu konuda kendisi bir hüküm vermemişse de).[64] Şia'nın rivayetlerine göre Peygamber [s.a.a.] birkaç yerde amcasıoğlu ve damadı Ali b. Ebî Tâlib'i halifesi ve ümmete imam tayin etmişti.[65]

 

O şöyle diyor:

 

Peygamber'in [s.a.a.] Veda Haccı'ndan dönerken -hicrî 10 senesinin 18 Zilhicce'sinde (Mart 632)- Gadir-i Hum'da, Mekke ve Medine yolunun yarısında hacıların karşısında [Hz.] Ali'nin elini tutarak “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” dediği nakledilmiştir. Şiiler bu kelimeleri [Hz.] Ali'nin nas ile hilafete tayini olarak yorumluyorlar. Şiilerin hadislerine göre Peygamber'in sahâbesinden o sahnede yer alan bazıları, ezcümle sonradan halife olan Ömer, Ali'yi tebrik etmiş ve O'nu “Emirü'l-Müminin” diye selamlamıştır. Peygamber'in [s.a.a.] Gadir-i Hum'daki sözleri Sünnî hadislerde de nakledilmekle birlikte onlar bunu farklı yorumlamıştır. Onlara göre [Hz.] Peygamber bu sözlerle, [Hz.] Ali'nin bazı konulardaki hassasiyeti ve ciddiyeti yüzünden genelin gözünde zayıflayan konumunu güçlendirmek istiyordu… [Hz.] Peygamber'in bu sözlerle kastı her ne idiyse muhtemelen halife tayin etmek değildi.[66]

 

Wilferd Madelung da “Batılı Araştırmalarda Hz. Muhammed'in Hilafeti Meselesi” bölümünde bahsi geçtiği üzere, Hz. Muhammed'in Hilafeti kitabının (The Succession to Muhammad: A Study of the Early Caliphate) önsözünde hilafet konusunu ayrıntılı bir şekilde ele alırken geçmiş peygamberlerin vasileri mevzusuna değinerek neredeyse cevabı olmayan şu soruyu ortaya atmaktadır: “Peki öyleyse Peygamber kendi yerine birisini bırakmak için düzgün bir program tanzim etmeyi niçin göz ardı etmiştir?”[67] Ardından kitabının önsözünde Aişe ve İbn Abbas'tan bazı rivayetler naklederken şöyle bile demektedir: “Kufe Şiileri [Hz.] Ali'nin hilafetinden itibaren [Hz.] Peygamber'in Ali'yi vasi tayin ettiğini iddia etmekteydiler.”[68] Müellif, yine bu kitabın önsözünde Gadir-i Hum ismine temas etmeksizin sadece şöyle yazmaktadır:

 

Muhammed [s.a.a.] hicrî 10 senesinde Ali'yi [a.s.] kendi temsilcisi olarak Yemen'e yolladı. Oradaki davranışı bazılarını harekete geçirdi ve [Hz.] Peygamber'e şikayet ettiler. [Hz.] Muhammed, Ali'nin dönüşünden sonra ve tam da kendi vefatından üç ay önce büyük bir topluluk önünde amcaoğlunu savunmak amacıyla konuşma yapma gereği duydu. O dönem Ali'yi hilafete nasp etmek için uygun bir zaman değilmiş gibi görünüyor. Muhtemelen Muhammed [s.a.a.] torunlarından birini hilafete tayin edecek kadar uzun yaşayacağını tahmin ettiğinden bu kararını ertelemişti.[69]

 

Dakake'nin Gadir-i Hum'un Şiî ve Sünnî tefsirlerini ele alırkenki tavrı ilk bakışta tarafsız gözükmektedir. O önce Peygamber'in Gadir-i Hum'daki hutbesinin sadece Hz. Ali hakkında kendisine yapılan şikayetlere -Veda Haccı'ndan önce Yemen'e yollanan birliğin komutanı iken- cevap mahiyetinde olduğu ve bu nedenle de “Ben kimin mevlâsı isem…” hadisindeki velâyetin siyasî kudrete değil muhabbet ya da yardıma (nasr) delalet ettiği şeklindeki Sünnî görüşü açıklamaktadır. Ardından Şia'nın delillerine, özellikle Allame Emini'nin el-Ğadir ve Şeyh Müfid'in Ma´ne'l-Mevlâ isimli küçük risalesinde sunulanları ele alarak Gadir-i Hum'un mutlak manada manevî ve siyasî bir anlama geldiğini ve bu hadis metnindeki velâyetin Sünnilerin iddia ettikleri gibi nusret ya da sevgiye işaret etmediği yönündeki açıklamalarını nakletmektedir.[70]

 

Dakake başlangıçta tarafsız konumunu korumakla birlikte elde ettiği nihaî neticelerde Sünnî yoruma eğilim göstermektedir. O, “Gadir-i Hum ve İlk İslam Toplumundaki Şöhreti” başlığı altında Kufe Rahabe'deki hadise hakkındaki iki nakli aktarırken şöyle yazıyor:

 

Her halükarda Rahabe hakkındaki iki nakil de (yani Ali'nin [a.s.] Kufe'nin büyük ve merkezi meydanında (Rahabe) kalabalık bir topluluktan [Hz.] Peygamber'in Gadir-i Hum'daki sözüne tanıklık etmelerini istemesi ve Berâ´ b. Âzib ve diğer bazı sahâbîlerin tanıklığa şüphe ve meyilsizlik göstermeleri ve ayrıca Ebu Eyyûb Ensarî'nin ve beraberindeki ensardan bir topluluğun Rahabe'ye [Hz.] Ali'nin yanına gelirek “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” hadisine atıfla O'na mevlâ olarak seslenmeleri ve O'nun buna şaşırması) Gadir-i Hum hadisinin Medineli seçkin sahâbe tarafından biliniyor olmasına rağmen yine de Ali ve yakın ashâbı için bile hadisin manevî ve siyasî manasında bazı belirsizlikler bulunduğunu göstermektedir! Berâ´ b. Âzib ve diğer Medineli sahâbîlerin [Hz.] Peygamber'in Gadir Hum'da Ali hakkında serdettiği âşikar hutbesini doğrulamada kararsız ve kuşkulu davranmaları muhtemeldir. Zira ilk iç savaşta [Hz.] Ali'nin hilafetinin taraftarları olmalarına rağmen bundan [Hz.] Ali'nin siyasî konumunun haklılığı tartışmasında yararlanılması hoşlarına gitmiyordu. Hatta öyle ki [Hz.] Ali'nin kendisi bile taraftarlarının O'na mevlâ diye seslenmelerine şaşırmış gözükmektedir.[71]

 

Dakake'nin bu tavrı Gadir-i Hum hakkındaki farklı birkaç nakle atıf yaparken daha da belli olmaktadır. “Gadir-i Hum ve İlk İslam Toplumundaki Şöhreti” bahsinde, bu nakillerdeki ikinci ortak noktayı açıklarken şöyle yazıyor:

 

Bu aktarımlardaki ikinci ortak nokta Gadir-i Hum'a yapılan farklı atıflarda hadisin alındığı tarike işaret edilmesidir. Hiç şüphesiz Ali'nin [a.s.] bu münasebet vesilesiyle teyid edilmesi dikkate değer bir fazilet ve üstünlük, kendisinin savunulmasında bir delil sayılabilirdi. Hatta Talha ve Muaviye gibi Ali'nin düşmanı olduğu söylenen kişilerin ciddi bir şekilde dikkatlerini çekmek için yeterliydi. Her halükarda yapılan atıfların hiçbirinde [Hz.] Ali'nin ya da başka birisinin Gadir-i Hum hadisesini peygamberin hilafeti şeklindeki siyasî bir tanımlama için doğrudan tanık gösterdiği görülmemektedir. Ali, Ömer'in yerine geçecek iki halife adayından biri olarak gösterildiği şûrâda [Hz.] Peygamber'in Gadir-i Hum'daki sözünü kendi faziletine şahit tutabilirdi.

 

Açıktır ki Ali ve Ebu Tufeyl gibi ilk taraftarları Gadir-i Hum hadisesini Ali'nin Peygamberin halifesi olarak tayin edilişinin açık bir ilanı olarak değerlendirselerdi fazilet beyanı için başka uzun açıklamalara gerek duymazlardı. İlaveten [Hz.] Ali kargaşalıklarla dolu hilafeti boyunca sadece halife olarak seçimlerinin meşruiyetini göstermek ve kendisi karşısında düşmanlık yapmanın sonuçları hakkında uyarıda bulunmak için hakkını savunurken -toplumun siyasî önderi olmasının gerekliliği için değil- Medineli seçkinlerden birisinin karşısında Gadir-i Hum hadisini delil göstermiştir. Öyle görünüyor ki bu farklı atıflar -her ne kadar genelde Sünnî kaynaklarda yer alsalar da- Şia'nın Hz. Peygamber'in sahâbesi arasında Hz. Ali'nin Gadir-i Hum'da manevî ve siyasî olarak tayin edildiği bilgisinin meşhur olduğu görüşünü yıkmakta ve Şia'nın Peygamber'in Gadir-i Hum'daki sözlerinden anladığının ilk İslamî asırlardaki Alevî taraftarların anlayışlarının ciddi bir şekilde saptırılmasından kaynaklandığını göstermektedir.[72]

 

“Gadir-i Hum ve İlk İslam Toplumundaki Şöhreti” bahsinde de nakledildiği üzere Dakake Berâ´ b. Âzib'in Kufe Rahabe'de Gadir-i Hum hadisine tanıklık etmede isteksiz davranması hakkında şöyle yazıyor:

 

Şia'nın bu hadiseyi nakli bir yere kadar açıklanması imkansız bir şekilde [Hz.] Peygamber'in vefatından itibaren [Hz.] Ali'nin vefalı taraftarlarından olan Berâ´ b. Âzib'in bu özel münasebette hadise tanıklık etmekten çekindiğini de eklemektedir.

 

Dakake'nin zannının aksine Şiî kaynaklarının katî surette bu hadise hakkında açıklamada bulunması durumunun anlaşılması o kadar da tuhaf gözükmemektedir, zira özellikle de erken dönem İslam toplumunda birisinin başta Hz. Ali taraftarı olup sonra ayağının sürçmesi çok uzak bir ihtimal değildir. Özellikle de o zamanda Hazret'in her ne kadar zahiren Müslümanların halifesi olsa da toplumun genel atmosferinin çok da lehine olmadığına dikkat edildiğinde[73], öyle ki Dakake'nin kendisi de bu dönemden “kaos dolu hilafet” diye bahsetmekte ve bazı sahâbîlerin bu duruşu hakkında “Hz. Ali'nin siyasi konumunun haklılığı tartışmasında aşikar bir şekilde Gadir-i Hum hadisinden yararlanılması hoşlarına gitmiyordu” diye yazmaktadır.

 

Dakake'nin yorumunun aksine Hazret'in Kufe'nin merkez meydanı Rahabe'de Medineli ensara sorduğu “Nasıl olur da sizin mevlânız olurum?” sorusu onların sözlerinden duyduğu şaşkınlığın izharı değildir. Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde naklettiği bu hadisin anlamına dikkat edilmesi bu konunun Gadir hadisinin hazretin imâmetine işaret ettiğinin açık bir delili olduğunu göstermektedir. Zira eğer bu rivayetteki “mevlâ” lafzı “evlâ bi't-tasarruf bi'l-umûr”dan (işlerin yönetilmesine en layık kişi olmak) başka bir anlama (yardımcı, sevilen vs.) gelseydi Hazret'in Ebu Eyyûb Ensarî ve ensarın diğer kişilerine yönelttiği “Nasıl sizin mevlânız olabilirim, siz ki özgür Araplarsınız?” sorusu anlamsız olurdu. Dolayısıyla Hazret'in sorusu Gadir hadisinin onların diliyle tekrar edilmesi ve bu hadise kendilerinin tanıklık etmesini amaçlıyordu. Bu nedenle de Hazret'e cevap verirken Hz. Peygamber'in Gadir-i Hum'da sarf ettiği “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” hadisini şahit olarak nakletmişlerdir.[74]

 

Dakake kitabında şöyle yazıyor:

 

Yapılan atıfların hiçbirinde [Hz.] Ali'nin ya da başka birisinin Gadir-i Hum hadisesini peygamberin halifesi şeklindeki siyasî bir tanımlamaya doğrudan tanık gösterdiği görülmemektedir. Açıktır ki eğer Ali ve Ebu Tufeyl gibi ilk taraftarları Gadir-i Hum hadisesini Ali'nin Peygamberin halifesi olarak tayin edilişinin açık bir ilanı olarak değerlendirseler idi O'nun fazileti için başka uzun açıklamalara gerek duymazlardı.

 

Halbuki Hz. Fâtıma'nın Hz. Emirü'l-Müminin'in hakkının gasp edilmesinden sonra Mescid-i Nebevî'de Gadir hadisesiyle delil gösterdiği sözlerinin okunması[75], Talha'nın Cemel Savaşı'nda Emirü'l-Müminin'in sorusuna cevap verirken Gadir'i doğrulaması[76], Ammar b. Yasir'in Sıffîn Savaşı'nda Amr b. Âs karşısında Gadir hadisiyle ihticâcda bulunması[77], İmam Hasan'ın (a.s.) Muaviye ile sulh gününde Gadir hadisesini delil göstermesi[78], Amr b. Âs'ın Muaviye'ye Gadir hutbesiyle cevap vermesi[79] ve pek çok diğer kanıt, Hz. Peygamber'in hilafet konusundaki buyruğundan yüz çevirmelerinin karşısında bu tanıklıkların yapıldığını göstermektedir.

 

Dahası Dakake, Gadir-i Hum hadisesinin yanında Emirü'l-Müminin'in (a.s.) diğer üstünlüklerinin de beyan edilmesinin, bu hadisenin o hazretin Hz. Peygamber'in halifesi olarak açık bir şekilde tayinine delil sayılmayışından kaynaklanmadığına dikkat etmemiştir. Bu durum, bir tür hücceti tamamlama kabilinden idi ve hiç kimsenin de “Evet, Hz. Peygamber'in Gadir-i Hum'da Hz. Ali'yi halifesi tayin ettiği doğrudur ama Hz. Peygamber'den sonra Müslümanlar kendi reyleri gereğince başkalarını halife kabul ettiler” demesi kabul edilemez. Zira bu iş Hz. Peygamber'in açık nassına karşı olmanın yanında başka birini Müslümanlara emir kılmak, Emirü'l-Müminin gibi tüm bu üstün vasıfları haiz birisiyle kıyaslanabilecek kimse bulunmadığından aklın hükmüne de terstir.

 

Dakake bu varsayımı ve neticesine dayanarak İmâmiyye Şiası'nın imâmet hakkındaki görüşünün Gadir hadisiyle uyumsuz olduğunu iddia ediyor ve şöyle diyor:

 

Gadir hadisi her ne kadar Şia'nın [Hz.] Ali'nin kendine mahsus konumu ve [Hz.] Peygamber'e olan benzersiz yakınlığı iddiası için güçlü bir dayanak olsa da [Hz.] Ali'nin çocuklarının merciliği için standart bir hadis olarak açıklayıcılığını kabul etmek zordur ve Şia'nın ikinci ve üçüncü İslamî asırlarda ortaya çıkan imâmet düşüncesiyle tam olarak uyumlu değildir. Öncelikle şundan ki bu hadiste [Hz.] Ali'ye açıkça “imam” lafzı yerine “mevlâ” (bazı nüshalara göre de velî) diye işaret edilmiştir. Ve saniyen [Hz.] Ali'nin [Hz.] Peygamber ile olan akrabalığına manevî üstünlük ya da haklılığının kaynağı olarak hiç işaret edilmemiştir ve hadis de aslî şekliyle Ali'nin çocuklarının bu makamın hak halifeleri oldukları ya da zorunlu bir biçimde övünç verici konumda bulundukları anlamını somutlaştırmamaktadır.[80]

 

Dakake aynı şekilde bu teorisini açıklarken şöyle yazıyor:

 

İmâmiyye kısa bir süre sonra hadisi bu konunun ispatında -Peygamberin Gadir'deki sözlerinin ilâhî isteği yansıttığı- önemli saymakla kalmadı hadis metnindeki “mevlâ” lafzını “imam”ın eşanlamlısı olarak tanımlamaya da çalıştı. Sekizinci İmam Ali er-Rızâ'dan [a.s.] nakledilen bir hadiste Veda Haccı'nda nâzil olan bu ayette geçen dinin kemâle erdirilmesinin “imâmetten” başka bir anlama gelmediği ve Hz. Peygamber'in Ali'yi “alâmet” (nişâne) ve imam olarak tayin edip tanıttığı belirtilmektedir (Kâfî, c. 1, s. 255)… Onlar (İmâmiyye) bu hadiseyi Ali'nin [Hz.] Peygamber'in halifesi olarak özel bir şekilde tayini ve tanıtılması (nas ile) olarak değerlendiriyorlar. Bu nas İmâmiyye Şiası'nın imâmet anlayışında bir imamdan diğerine aktarılan iktidar merciliği akidesinin temeli haline gelmiştir ve Şia böylelikle kendisine [Hz.] Peygamber'in sözlerinden bir örnek ve atıf kaynağı yaratmıştır. Elbette On İki İmamın geleceğini isimleriyle birlikte müjdeleyen bazı hadislerin ilk kez dördüncü asırda uydurulan rivayetler olduklarını düşünebiliriz. Zira İmâmî ulemanın, o döneme dek bu imamlar silsilesi henüz tamamlanmadığından ve On İkinci İmam gaybete çekilmediğinden, sayı üzerinde bir uzlaşıma varmaları mümkün değildi. Tüm bunlar bazı Şiî mahfillerin, hatta başları ya da ortalarından itibaren İmâmiyye tefekkürünün geliştiği ikinci asırdaki çevrelerin, Gadir-i Hum hadisini oluşum ve gelişim aşamasındaki imâmet düşüncesiyle mutabık yorumlama çabasında bazı sorunların mevcudiyetini anladıklarını gösteriyor ve bu hadisenin şartlarında icad ettikleri bazı ayrıntılar gelişmekte olan kelâmî düşüncelerin bu makamı desteklediğini göstermek için idi.[81]

 

Burada dikkate alınması gereken konu Dakake'nin ortaya attığının aksine, İmâmiyye'nin Emirü'l-Müminin'in ve diğer On Bir İmamın (a.s.) imâmetini ispatı için, Gadir hadisinde “mevlâ” ya da “veli” yerine “imam” kelimesinin geçmesinin zorunlu olmadığıdır. Zira Şia'ya göre bu bahisteki en temel nokta İmamların imâmetlerinin nas ve Allah tarafından tayin ile tahakkuk etmesidir. Dolayısıyla Resulullah (s.a.a.) Gadir-i Hum'da Allah tarafından Emirü'l-Müminin'i kendisinden sonra halifesi olarak tayin edip tanıtmıştır ve her imam Allah tarafından nas ile belirtilmelidir (ister Hz. Peygamber tarafından tek tek imamların adı anılsın ister her imam kendisinden sonraki imamı yine Allah tarafından belirlemiş olsun). Wilferd Madelung bu noktada, İslam Ansiklopedisi'nin “imâmet” maddesinde İmâmiyye ya da İsnâaşeriyye'nin imâmet görüşünü açıklarken her imamın kendisinden sonraki imamı belirlemesi hakkında şöyle yazıyor:

 

İmam, Allah tarafından Peygamber ya da başka bir imam aracılığıyla seçilerek tayin edilmelidir ve Ali [a.s.] Peygamberin sarih tayini (nass-ı celî) ile kendisinden sonra imam kılınmıştır.[82]

 

Elbette açıklandığı üzere Dakake'nin kendisi de şöyle diyor:

 

Sünnilerin aksine Şiilerin sunduğu deliller Gadir hadisindeki “mevlâ” ya da “velî” kelimesinin “yönetici” ve “evlâ bi't-tasarruf” anlamında olduğunu ve Emirü'l-Müminin'in [a.s.] bu şekilde Gadir-i Hum'da halife seçildiğini göstermektedir.

 

Dolayısıyla Gadir hadisinde “mevlâ” ya da “velî” yerine “imam” kelimesinin bulunması gerektiğini, aksi takdirde hadisin Şia'nın Emirü'l-Müminin'in (a.s.) ve diğer imamların imâmeti düşüncesiyle çelişeceğini söylememiz anlamsızdır.

 

Asma Afsaruddin Kur'ân: Bir Ansiklopedi'nin “Gadir-i Hum” maddesinde şöyle yazıyor:

 

Şiî kaynaklar “mevlâ” kelimesini “hâkim, yönetici ve velinimet” olarak yorumlamakla bu hadisin Ali'nin ümmete önderlikte [Hz.] Muhammed'in ilk halifesi olduğunu ispat ettiğinde ittifak etmiştir. Bu hadiseyi nakleden Sünnî kaynaklar ise daha çok “mevlâ”nın “velinimet” ve “yönetici”den “dost”a kadar uzanan farklı anlamları olduğunu kaydetmek suretiyle hadisin Ali'nin Peygamber'in halifesi olarak tayininin nassı ve iphamsız bir delili olmadaki değer ve öneminde şüphe doğurmak istemişlerdir.[83]

 

Dahası Şiî rivayet kaynaklarına göre Resulullah (s.a.a.) Emirü'l-Müminin'e (a.s.) ilaveten İmam Hasan, İmam Hüseyin (a.s.) ve İmam Hüseyin neslinden dokuz imama da Gadir-i Hum'da işaret etmiştir.[84]

 

Dakake'nin teorisinde eleştiriye açık bir diğer mesele de onun “Emirü'l-Müminin'in (a.s.) Hz. Peygamber ile akrabalık bağının manevî seçkinliğinin ya da haklılığının kaynağı olduğu” kuralını nereden çıkardığı şeklindedir. Zira onun bu sözü ne Şia'nın ne de Sünnilerin itikadıyla uyumludur. Sünnilerin görüşüne göre Hz. Peygamber ile akrabalığın halife seçiminde hiçbir etkisi yoktur. Şia'ya göre de Emirü'l-Müminin'in (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.a.) ile akrabalığı O'nun seçilmesinde rol oynamış değildir, zira Şia itikadınca imâmet ilâhî bir emirdir ve tayin edilip belirlenmesi sadece Allah'ın hakkıdır. Allah'ın imam ya da Peygamber halifesi olarak tayin ettiği de bu kişidir, yoksa Hz. Peygamber'in akrabası olan herhangi bir şahıs değil. Bu nedenle İmâmiyye Şiası'nın imamları, Hz. Peygamberin akrabaları arasında sadece Allah tarafından tayin edilen Emirü'l-Müminin (a.s.) ve onun on bir oğludur.

 

Dakake, İmâmiyye'nin On İki İmamını müjdeleyen bazı hadislerin ilk olarak üçüncü asırda uydurulduklarını, zira İmâmiyye âlimlerinin On İkinci İmam'ın gizlenişine dek halifelerin tam ve gerçek silsilesi üzerinde uzlaşım sağlayamayacaklarını söylüyor. Fakat Dakake bu konunun açıklanmasında delil göstermemiştir. Dakake'nin bu görüşü Etan Kohlberg'in “İmâmiyye'den İsnâaşeriyye'ye” makalesinden[85] etkilenmiş gözüken bütünüyle tarihselci bir teoridir ki bunu kendi yerinde eleştirerek inceledik.

 

 

Konunun “Gadir-i Hum hadisinin temel formu ve bunda yapılan değişiklikler” şeklinde sunulması

 

Laura Veccia İslam Ansiklopedisi'nin “Gadir-i Hum” maddesinde Hz. Peygamber'in Veda Haccı'ndan dönüşte -hicrî on senesinde (16 Mart 632)- Gadir-i Hum'daki duraklayışını ve oradaki muhataplarına yönelttiği “Ben size kendinizden daha evlâ değil miyim?” sözlerini naklederek şöyle yazar:

 

O ardından ilan etti: Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır. (Men kuntu mevlâhu fe-Aliyyun mevlâhu). Bu söze asıl ibarenin derin anlamını açıklayacak hiçbir şey ilave edilmemişti. Farklı hadislerde geçen “Allah'ım O'nu dost edineni dost edin ve düşmanının düşmanı ol!” şeklindeki eklentiler ya da diğer farklı şeyler arasında en dikkat çekeni “velî” kelimesinin “mevlâ” ile değiştirilmesidir ki bu durum ikinci kelimenin (mevlâ) en azından literal olmayan anlamda çok da dakik olmadığını kanıtlamaktadır.[86]

 

Burada Vaglieri'nin “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” cümlesinin yanında “Allah'ım O'na dost olana dost, düşman olana düşman ol” gibi açıklayıcı izafe cümlelerin yer almadığı iddiasına delil göstermediğine dikkat çekilmelidir. Üstelik Gadir hadisinin bu kısmı, yani “Allahümme vâli men vâlâhu ve âdi men âdâhu” cümlesi sadece Şiî kaynaklarda değil Sünnî kaynaklarda da yer almaktadır.[87] Öyle görünüyor ki Vaglieri'nin bu sözü hadisin bu kısmını yalanlayan İbn Teymiyye gibilerinin görüşlerinin yansımasıdır. O bu bölüm hakkında “Hadis ilmine vakıf herkesin ittifakıyla uyduruktur” demektedir.[88]

 

Maria Massi Dakake, yazdıklarından çıkarılacağı üzere Gadir-i Hum hadisinin metninde yapılan değişiklikler konusunu İslam tarihinin iki dönemiyle ilişkili biçimde açıklamaktadır. Bu değişikliklerin ilk kısmı ona göre halifeler dönemine uzanır. Ona göre dört halife zamanında Hz. Ali taraftarları ya da muhaliflerince Gadir-i Hum hadisine bazı fırkasal ve siyasal cüzi kavramlar eklenmiş olsa da, bilimsel araştırmalar Gadir-i Hum hadisinin râşid halifeler döneminden itibaren Medineli Müslüman toplumunda bilinmekte olduğunu göstermektedir.[89]

 

Dakake'ye göre Gadir-i Hum hadisi hakkındaki diğer değişiklikler Abbasiler dönemi ve onların hadisin önemini belirsizleştirmek amacıyla yürüttükleri çabalarla bağlantılıdır. O bu teoriyi desteklemek için dikkate değer metinsel tanıklar göstermektedir. Buna göre Gadir-i Hum rivayeti, Abbasî döneminde bu hadise eserlerinde hiç yer vermeyen tarihçi ve muhaddislerce de iyi bilinmekteydi ve bu durum hadisin siyasî olarak daha kabul edilebilir versiyonlarını asıl naklin yerine koyma amacıyla bilinçli çabaların yürütüldüğünü göstermektedir.[90]

 

Dakake, Abbasî döneminin Gadir-i Hum hadisini değiştirme çabaları hakkındaki teorisine kanıt olarak Taberî Tarihi ve Sahih-i Müslim'e işaret etmektedir. Taberî Tarihi hakkında şöyle yazıyor:

 

Bu seçkin Sünnî müellifin tarih kitabında bize farklı kaynaklar yoluyla ulaşmış Gadir-i Hum hadisine hiç işaret yoktur. Bununla birlikte o Ali'nin [a.s.] fazileti hakkında Veda Haccı'yla irtibatlı pek çok hadis nakletmiştir. Taberî'nin nakline göre Veda Haccı'ndan önce [Hz.] Ali'nin komutasında Yemen'e yollanan bazı kişiler O'nu şikayet ettiler ve [Hz.] Peygamber de bu itirazı Ali lehinde çözmek istiyordu. Genelde benzer Sünnî kaynaklarda aynı içerik Hz. Peygamber'in standart Gadir hadisindeki beyanını açıklamak amacıyla yer alır. Taberî'nin nakline göre bu hadise ile aynı günde (Gadir-i Hum) [Hz.] Peygamber [Hz.] Ali'yi savunmak amacıyla resmî bir hutbe de vermiştir, fakat onun bunu aktarımı Gadir Hum hadisinin meşhur nakliyle hiçbir lafzi irtibat içermez. Gadir-i Hum hadisinin önemli râvîlerinden Ebu Said Hudrî'nin bu nakline göre [Hz.] Peygamber “Ey insanlar! Ali'den şikayet etmeyin, zira Allah'a and olsun ki o Allah'ın rızası ve yolunda serttir.” buyurmuştur. Burada kitabında Gadir-i Hum hadisesini görmeyi beklediğimiz büyük bir yazardan, [Hz.] Ali'nin faziletine işaret eden bir hadisin manevî bir anlamdan ve haklılık iddiasına delaletten yoksun şekilde sunulduğuna tanık oluyoruz. Öte yandan hem Şiî hem Sünnî tarihçilerin yazdığına göre Taberi Gadir-i Hum hakkında müstakil bir eser yazmış ve [Hz.] Peygamber'in bu konudaki sözleri etrafındaki tartışma ve bahisleri burada zikretmişti. Bu durum göz önüne alındığında bazı noktaların hadisten atılıp bazı şeylerin eklendiği neredeyse kesindir. Bu mesele böylesi bir aşikâr yer değiştirmeye ilaveten daha büyük bir kasıtla atılmış tüm konuların göstergesidir. Farklı nakillere göre, bugün elimizde olmayan bu eser Kitabu Ğadiri Hum ya da Kitâbu'l-Vilâye ismini taşımaktaydı. Dolayısıyla bu hadisenin Taberî'nin tarihinden atılmış olması bilgi yokluğundan kaynaklı, kasıtlı olmayan bir tutum değildi.[91]

 

Dakake Sahih-i Müslim kitabı hakkında şöyle yazar:

 

Sahih-i Müslim b. Haccac kitabında nakledilen bir hadis meseleyi daha belirgin kılıyor gözükmektedir. Bu hadise göre [Hz.] Peygamber Hum vadisinde umumi bir hutbe vermiştir. Fakat Sahih-i Müslim bu konuşmayı tüm Haşimoğulları hakkındaki bir fazilet hadisi başlığında sunuyor. Bu hadise göre Yezid b. Heyyan, Husayn b. Şubre ve Ömer b. Müslim, Gadir-i Hum hadisinin meşhur râvîlerinden biri olan Zeyd b. Erkam'ın yanına geliyor ve bu seçkin sahâbînin [Hz.] Peygamber'den işittiklerini duymak istiyor. Zeyd cevabını inkârla başlatıyor, şöyle ki [Hz.] Peygamber'den duyduğu bazı şeyleri unuttuğunu söylüyor, sözüne kulak verenlerden dediklerini doğru kabul etmelerini ve yanlışlıkla dışarıda bıraktıkları yüzünden kendisini affetmelerini istiyor. Ardından [Hz.] Peygamber'in Gadir-i Hum'daki şu hitabını aktarıyor: “Aranızda iki değerli şey bırakıyorum. İlki içinde hidayet ve nur olan Allah'ın Kitabı. Onu alın ve sarılın!” Ardından buyurdu: “Ve Ehl-i Beyt'im. Ehl-i Beyt'im hakkında size Allah'ı hatırlatırım! Ehl-i Beyt'im hakkında size Allah'ı hatırlatırım! Ehl-i Beyt'im hakkında size Allah'ı hatırlatırım!”

 

Husayn Zeyd'e şöyle dedi: “Ey Zeyd, Ehl-i Beyt'i kimlerdir? Acaba hanımları da Ehl-i Beyt'inden midir?” “Onun kadınları da Ehl-i Beyt'inden(mi)dir! Onun Ehl-i Beyt'i kendisinden sonra zekat alması haram olanlardır.” Husayn “Onlar kimlerdir?” diye sorunca “Ali'nin, Akil b. Abdülmuttalib, Cafer b. Ebî Talib ve Abbas b. Abdülmuttalib'in aileleri.” cevabını verdi. Husayn “Bunların tamamının zekat alması haram mıdır?” deyince de evet dedi.

 

Taberi Tarihi'nde gördüğümüze benzer şeylere burada da rastlıyoruz. Burada da Gadir-i Hum hakkındaki karinelere bağlı olan temel parametreleri sağlayan şartlar mevcuttur; yani Gadir-i Hum'un mekânı, Veda Haccı'ndan dönüş zamanının vaziyeti ve hadisin seçkin bir râvîsinden nakli. Fakat burada [Hz.] Ali lehindeki meşhur ilan (men kuntu mevlâhu…), tüm Haşimoğullarını kapsayacak şekilde Sekaleyn hadisi ile yer değişmiştir. Bu hadiste dikkate alınması gereken önemli ayrıntılar bulunmaktadır. İlk olarak, Zeyd'in  yaşlılık yüzünden zihninin yavaşlaması nedeniyle bazı katî noktaları “unuttuğu” iddiası, onun da nakledicisi olduğu Gadir-i Hum hadisinin daha yaygın ve ünlü diğer varyantında şüphe doğurma çabası ya da bu hadisin  naklettiği diğer rivayetlerle uyumluluğunun anlaşılması durumunda Gadir-i Hum'un yaygın versiyonuna yapılan eleştiri ve hatalı saymaları etkisizleştirmeye dönük bir tavır olabilir. İkinci nokta da Zeyd'in burada aktardığı Sekaleyn hadisinin yaygın metninin Şia nezdindeki ünlü metne çok yakın oluşudur. Zira “Ehl-i Beyt” burada, genelde Şiî ve bazı Sünnî hadislerde yer alan, Müslümanların vefalı olması gereken ikinci merci konumundaki “ıtret ya da akrabalar” ile eşanlamlı kullanılmıştır. Her halükarda bu hadis hakkında dikkat çeken şey Husayn'ın Ehl-i Beyt'in hüviyeti hakkındaki sorusuna verilen ve Haşimoğullarının tüm boylarını kapsayacak şekilde, daha çok formalite icabı verilmiş görünen safsatalı cevaptır.[92]

 

Hulefa-yi râşidin dönemindeki politik atmosfere dikkat ettiğimizde, Dakake'nin Gadir-i Hum hadisine bazı mezhebî ya da siyasî kavramların eklendiği analizinin Emirü'l-Müminin (a.s.) ve taraftarları değil düşmanları için geçerli olabileceği sonucuna varıyoruz. Zira Gadir-i Hum hadisesinin gerçekleşme biçimi, Hz. Peygamber'in sözü ve bununla ne kastettiği herkes için çok açık ve kesindi. Buradaki sorun sadece hakiki hilafeti gaspederek kurulan hâkim nizam için geçerliydi ve doğal olarak kendi çıkarlarıyla uyumsuz olan gerçekleri ve verileri değiştirmek zorundaydı. Dolayısıyla hem ilk halifeler ve hem de sonraki Abbasî dönemlerinde, verileri kendi menfaatlerine göre kaldırmak ya da değiştirmek zorunda kalanlar Emirü'l-Müminin'in (a.s.) taraftarları değil bu gâsıp hilafet rejimi idi.

 

Dakake son olarak şöyle yazıyor:

 

Gadir-i Hum hutbesini farklı karine ve yorumlarla ilişkilendirmeyi ve mezhebî önemini dışarıda tuttuğumuzda geride, Peygamber'in [s.a.a.] nispeten girift, tüm revizyon ve yeniden değerlendirmelerin üzerinde gerçekleştiği temeldeki “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” cümlesinin tüm Şiî ve Sünnî versiyonlarında görülen tek metin değişikliğinin, bazı nüshalarında yine “mevlâ” kelimesiyle aynı kökten gelen “velî” lafzıyla olduğu gerçeği kalıyor. Bu hutbenin Şiî ve Sünnî hadislerdeki onca farklı mezhebî yorumuna rağmen hadisenin doğruluğunun korunduğu gerçeği, pek çok gerçek hadisin ve olay naklinin gösterdiği üzere, Şiî ve Sünnilerin ikinci ve üçüncü asırlarda birbirlerinin karşısında anlamlandırdıkları ve kendi kelâmî tutumlarıyla uyumlu kılmak için tamamını nakletmek yerine değiştirip düzenledikleri böyle bir olayın mevcudiyetine işaret ediyor.[93]

 

 

Sonuç

 

Batılılara göre, Gadir-i Hum meselesini incelerken kaçınılmaz bir şekilde dikkate almamız gereken siyer kaynaklarında; bu eserlerin hadiseleri dikkatli ve tarafsız bir şekilde sunmadaki farklılıkları, üzerlerinde yapılmış sistematik ve eleştirel incelemelerin bulunmayışı, siyer yazarlarının malumat ve kaynaklarında gösterdikleri seçici tavır, siyer hadislerinde fazlaca düşünülmemiş oluşu, mezkûr metinlerin karşılaştırılması için uygun bir ölçütün yokluğu ve siyer kaynaklarının sınırlılığı gibi bazı sorunlar mevcuttur… Bazı Batılı araştırmacılar hem tarihi hem de hadisleri, Gadir-i Hum rivayetlerinin erken dönem İslam toplumundaki -herkes için değil özel bir grup için olsa da- şöhret ve yaygınlığına kanıt bilmektedir. Fakat bu araştırmacılar kendi analizlerine ve elde ettikleri sonuçlara yöneltilen eleştirileri görmezden gelmişlerdir.

 

Yine bazı Batılı araştırmacılar, Gadir-i Hum hadisinin Emevî döneminin sonlarının siyasî ve mezhebî atmosferindeki özel temayüzünü ve Abbasilerin ilk dönemlerindeki fikrî mahfillerde görmezden gelinmesini, bu rejimin Alevî rakipleri karşısındaki haklılığı fikrini yaygınlaştırmak için sarf ettiği çabaların delili sayarak, Gadir-i Hum rivayetinin hadis ve tarih kaynaklarındaki gizlenişinin ölçüsünü gösteren bir teori olarak dillendirmiştir. Bu konu bu meseleye dahil olan etkenlerden biridir, fakat başka Batılı araştırmacıların öne sürdüğü ve görmezden gelinemeyecek başka bir etken de Sünnî toplumlara egemen daimî siyasî hava gereğince yönetimin çıkarlarıyla uyumsuz noktaların sansürüdür.

 

Bazı Batılı araştırmacılar Gadir-i Hum hadisinin Şiî ve Sünnî yorumları hakkında tarafsız bir tavır takınmış olmakla birlikte, Sünnilerin Gadir-i Hum'un Emirü'l-Müminin'in (a.s.) hilafetiyle irtibatını nefyetme çabaları pek çok Batılı uzmanın eserine yansımıştır. Bu durum, Gadir-i Hum'a işaret eden Batılı araştırmacılar arasında bile bazılarının bu meselede en azından tarafsız tavır takınmalarına engel olmuştur.

 

Batılı araştırmacıların Gadir-i Hum çerçevesinde ele aldıkları meselelerden biri de “Gadir-i Hum hadisinin aslı ve bunda yapılan değişiklikler” konusudur. Bu konuda tesiri olan etkenlerden biri Gadir-i Hum hadisinin ilk ve orjinal şeklini Abbasî rejiminin kabul edebileceği versiyonlarla değiştirme çabasıydı. Fakat “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” cümlesine, “Allah'ım O'nu dost edineni dost edin, O'na düşmanlık edenin düşmanı ol…” ifadesinin sonradan eklendiği gibi yorumlar doğru değildir ve Gadir hadisinin bu kısmını uyduruk sayan bazı mutaassıpların şâz görüşlerinin yansıması gibi gözükmektedir.

 

 

 

 

Kaynakça

 

 

İbnü'l-Esîr, Usdu'l-Ğâbe fi-Ma´rifeti's-Sahâbe, Dârü'l-Kitâbi'l-Arabî, Beyrut.

 

İbn Bâbeveyh (Sadûk), Kemâlüddîn ve Temâmu'n-Ni´me, tashih ve talik: Ali Ekber Ğaffarî, Müessesetü'n-Neşri'l-İslâmî, Kum, ş. 1363.

 

İbn Teymiyye, Minhâcü's-Sünneti'n-Nebeviyye, birinci baskı, Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1999.

 

İbn Hacer, Fethü'l-Bârî, ikinci baskı, Dârü'l-Ma´rife, Beyrut.

 

İbn Sa´d, Tabekâtü'l-Kübrâ, Dârü Sâdır, Beyrut.

 

İbn Asâkir, Târîhu Medineti Dimeşk, Dârü'l-Fikr, Beyrut, h. 1415.

 

İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, tahkik ve talik: Ali Şirî, birinci baskı, Dârü İhyâi't-Turâsi'l-Arabî, 1988.

 

İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, takdim: Yusuf Abdurrahman el-Meraşli, Dârü'l-Ma´rife, Beyrut, 1992.

 

İbn Mâce, Sünenu İbn Mâce, tahkik ve talik: Muhammed Fuad Abdülbâkî, Dârü'l-Fikr, Beyrut.

 

Ahmed b. Hanbel, Müsned, Dârü Sâdır, Beyrut.

 

Eminî, Abdülhüseyn, el-Ğadîr fi'l-Kitâb ve's-Sünneti ve'l-Edeb, dördüncü baskı, Dârü'l-Kitâbi'l-Arabî, Beyrut, 1977.

 

Von Karl Brockelmann Tarihu'ş-Şuûbi'l-İslâmiyye, Arapçaya tercüme eden: Nebiyye Emin Fars ve Münir Ba´lbekî, beşinci baskı, Dârü'l-İlm, Beyrut, 1968.

 

Belâzurî, Ensâbü'l-Eşrâf, tahkik ve talik: Şeyh Muhammed Bâkır el-Mahmudî, ilk baskı, Müessesetü'l-İmî, Beyrut, 1974.

 

Tirmizî, Sünenü't-Tirmizî, tahkik ve tashih: Abdurrahman Muhammed Osman, ikinci baskı, Dârü'l-Fikr, Beyrut, 1983.

 

Hâkim Nîsâbûrî, Müstedrek ale's-Sahiheyn, tahkik: Yusuf Abdurrahman Meraşlı.

 

el-Hamevî, Mu´cemü'l-Buldân, et-Turâsi'l-Arabî, Beyrut, 1979.

 

Taberânî, Mu´cemü'l-Kübrâ, tahkik ve tahric: Hamdi Abdülmecid Selefî, ikinci baskı, Dârü'l-İhyâi't-Türâsi'l-Arabî, Beyrut, 1984.

 

Tabrasî, Tefsiru Mecmeü'l-Beyân, birinci baskı, Müessesetü'l-İmî, Beyrut, 1995.

 

Taberî, Târihu't-Taberî, Müessesetü'l-İlmî, Beyrut.

 

Kuleynî, el-Kâfî, tashih ve talik: Ali Ekber Ğaffarî, dördüncü baskı, Dârü'l-Kütübi'l-İslâmiyye, Tahran, ş. 1362.

 

Lalani, Arzina R., Nohestin Teâlîm-i Şîî der Endişehâ-yi İmâm Bâkır (a.s.), tercüme: Dr. Feridun Bedrehî, ilk baskı, Neşr-i Ferûzân-i Rûz, Tahran, ş. 1381.

 

Meclisî, Bihârü'l-Envâr, (c. 31), tahkik: Şeyh Abduzzehrâ Alevî, Dâru'r-Rızâ, Beyrut, 1983.

 

Meclisî, Bihârü'l-Envâr (c. 93), tahkik: Seyyid İbrahim Meyancî, Muhammed Bâkır Behbûdî, gözden geçirilmiş ikinci baskı, Müessesetü'l-Vefâ´, Beyrut, 1983.

 

Milânî, Seyyid Ali, Nefehâtü'l-Ezhâr fi-Hülâsati Abekâti'l-Envâr, ilk baskı, h. 1414.

 

Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, tahkik: Dr. Abdülğaffar Süleyman el-Bendârî ve Seyyid Kesrevî Hasan, birinci baskı, Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1991.

 

Nasr b. Müzahim Minkarî, Vak´atü Sıffîn, tahkik ve şerh: Abdüsselam Muhammed Harun, ikinci baskı, Müessesetü'l-Arabiyyeti'l-Hadîse, Kahire, h. 1382.

 

Nu´mânî, Muhammed b. İbrahim, Kitâbu'l-Ğaybe, birinci baskı, Envârü'l-Hudâ, Kum, h. 1422.

 

Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, Dârü'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut, 1988.

 

Afsaruddin Asma, “Ghadir Khomm”, The Quran: an Encyclopedia, ed. Oliver Leaman, Routledge, London, 2006.

 

Armstrong Karen, "MUHAMMAD", Encyclopedia of Religion, ikinci edisyon., vol. 9, Lindsay Jones, ABD.

 

Armstrong Karen, Islam A Short History, 2002, New York.

 

Asani Ali S., “Ali b. Abi Talib”, Encyclopaedia of the Qurān, v.1, Brill, Leiden, 2001.

 

Black Antony, The history of Islamic Political Thought: from the Prophet to the Present, Routledge, 2001, s. 9-17: “The Mission of Muhammad”.

 

Crone P., ‘‘Review of The Succession to Muammad'', Times Literary Supplement, 4897 (7 Şubat, 1997): 28.

 

Dakake Maria Massi, “Ghadir Khomm”, Encyclopedia Iranica.

 

Dakake Maria Massi, The Charismatic Community: Shi'ite Identity in Early Islam, ed. Seyyed Hossein Nasr, State University of New York Press, 2007.

 

Doniger Wendy (Danışman Editör), “SHI'ITE”: Merriam-Webster's Encyclopedia of World Religions, Wendy Doniger (Danışman Editör), Massachusetts.

 

Doniger Wendy (Danışman Editör), “Ali”, Merriam-Webster's Encyclopedia of World Religions, Wendy Doniger (Danışman Editör), Massachusetts.

 

Doniger Wendy (Danışman Editör), “Muhammad”, Merriam-Webster's Encyclopedia of World Religions, Wendy Doniger (Danışman Editör), Massachusetts.

 

Ehlert Trude, “Muhammad”, Encyclopedia of Islam, ikinci edisyon, vol. 7, Brill, Leiden, 1993.

 

Gleave Robert M., “Recent Research into the History of Early Shi'ism”, History Compass 7/6, 2009.

 

Gleave, Robert M., "Ali b. Abi Talib", Encyclopaedia of Islam (Three), ed. Gudrun Kramer - Denis Matringe - John Nawas - Everett Rowson, Brill, 2011.

 

Graham W. A., ‘‘Review of The Succession to Muammad: A Study of the Early Caliphate'', Muslim World, 89.2 (1999): 194.

 

Halm Heinz, Shi'ism, (ikinci edisyon), çev.: Janet Watson & Marian Hill, Edinburgh University Press, Edinburgh, 2004.

 

Hegland Mary Elaine, “Ahl al-Bayt”, The Oxford Encyclopedia of the Islamic World, Baş Editör: John L. Esposito, Oxford University Press, 1995.

 

Hodgson Marshall G. S., “How Did the Early Shi'a become Sectarian?”, Journal of the American Oriental Society, Vol. 75, No. 1. (Şubat-Mart, 1955).

 

Hodgson Marshall G. S., The Venture of Islam: Conscience and History in a World Civilization, The University of Chicago Press, Chicago, 1974.

 

Jacob Lassner, The Shaping of Abbasid Rule, Princeton, 1980.

 

Kazemi Moussavi Ahmad, “Ghadir Khomm”, Encyclopedia Iranica.

 

Kéchichian Joseph A. & Jafri Syed Husain M. & Dabashi Hamid & Moussalli Ahmad, "Shiʿi Islam", The Oxford Encyclopedia of the Islamic World, Baş Editör: John L. Esposito, Oxford University Press, 1995.

 

Kohlberg Etan & Poonawala I. K., “Ali b. Abi Talib”, Encyclopedia Iranica.

 

Kohlberg Etan (ed.), Shi'ism, Hebrew University of Jerusalem, “Israel”, 2003.

 

Kohlberg Etan, "Some Imami Shi'i Views on the sahaba", Jerusalem Studies in Arabic and Islam 5 (1984), p. 143-175 = BL, art. IX.

 

Kohlberg Etan, “From Imāmiyya to Ithnā-'ashariyya”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London, Vol. 39, No. 3 (1976), Cambridge University Press on behalf of School of Oriental and African Studies.

 

Kohlberg Etan, "The Evolution of the Shi'a", The Jerusalem Quarterly 27 (1983), s. 109-126 = BL, art. I, İbranice orjinali: "Ha-Shi'a: si'ato shel 'All", in Zmanim 8 (1982), p. 16-23, repro in Martin Kramer (ed.), Meha'a u-mahpekha ba-islam ha-shi'i (Protest and Revolution in Shi'ite Islam ), Tel-Aviv 1985, s. 11-30.

 

Lalani Arzina R., “Shi'a”, The Quran: an Encyclopedia, ed. Oliver Leaman, Routledge, London, 2006.

 

Landolt Hermann, “Walayah”, The Quran: an Encyclopedia, ed. Oliver Leaman, Routledge, London, 2006.

 

Leaman Oliver (ed.), The Quran: an Encyclopedia, ed. Oliver Leaman, Routledge, London, 2006.

 

Madelung Wilferd, "IMAMATE", Encyclopedia of Religion, ikinci edisyon., vol. 7, Baş Editör: Lindsay Jones, ABD.

 

Madelung Wilferd, “Imāma”, Encyclopedia of Islam, ikinci edisyon, vol. 3, International Union of Academies patronajlığı ile, Leiden, E.J. Brill, 1986.

 

Madelung Wilferd, “Shi'a”, Encyclopedia of Islam, ikinci edisyon, vol. 9, Brill, Leiden, 1997.

 

Madelung Wilferd, “Shi'ism”, Encyclopedia of Religion, ikinci edisyon, vol. 12, Baş Editör: Lindsay Jones, ABD.

 

Madelung Wilferd, The Succession to Muhammad: A Study of the Early Caliphate, 1997, Cambridge University Press.

 

Momen Moojan, An Introduction to Shi'i Islam: The History and Doctrines of Twelver Shi'ism, United States, Yale University Press, 1985.

 

Montgomery Watt W., Muhammad at Medina, Oxford University Press, 1956.

 

Montgomery Watt W., Muhammad: Prophet and Statesman, Oxford University Press, 1961.

 

Montgomery Watt William, Early Islam: Collected Articles, Edinburgh: Edinburgh University Press, 1990.

 

Morony M., ‘‘Review of The Succession to Muammad: A Study of the Early Caliphate'', JNES, 59.2 (2000): 153.

 

Motzki Harald (editör), The Biography of Muhammad: The Issue of the Sources, Leidin, Brill, 2000.

 

Nasr Seyyed Hossein, The Heart of Islam - Enduring Values for Humanity, New York, 2002.

 

Rubin Uri, "MUHAMMAD", Encyclopedia of Quran, vol.3, Brill, Leiden, 2003.

 

Sachedina Abdulaziz, “Ali ibn Abi Talib”, The Oxford Encyclopedia of the Islamic World, Baş Editör: John L. Esposito, Oxford University Press, 1995.

 

Sachedina Abdulaziz, “Imāmah”, Oxford Enyclopedia of the Modern Islamic World, Oxford University Press, 2007-2011:

 

Sanders Paula, “Claiming the past: Ghadir Khumm and the Rise of Hafizi Historiography in Late Fatimid Egypt”, Studia Islamica, No. 75 (1992).

 

Shah-Kazemi Reza, “Ali b. Abi Talib”, Encyclopedia of Religion, ikinci edisyon, vol. 1, Baş Editör: Lindsay Jones, ABD.

 

Stewart Devin J., "Farewell Pilgrimage", Encyclopedia of Quran, Brill, Leiden, vol. 2, 1991.

 

Vaglieri Veccia L., "Ali b. Abi Talib", Encyclopedia of Islam, ikinci edisyon, vol. 1, Brill, Leiden, 1986.

 

Vaglieri Veccia L., “Ghadir Khumm”, Encyclopedia of Islam, ikinci edisyon., vol. 2, Brill, Leiden, 1991.

 

 

Medya Şafak

 

 

 

 


[1] Momen Moojan, An Introduction to Shi´i İslam, The History and Doctrines of Twelver Shi´ism (Şiî İslam'a Giriş, On İki İmam Şiası'nın Tarih ve Akaidi) kitabının “The Question of the Succession to Muhammad” (Hz. Muhammed'in Hilafeti Meselesi) bölümünde bu noktaya işaretle şöyle yazıyor: “Hz. Muhammed'in hilafeti Şiî İslam'da kilit önemdedir ve Şiileri Sünni çoğunluktan ayıran temel etkendir.” Yazar, sonrasında da Hz. Peygamber'in risaletinin ilk günlerindeki İnzar Hadisi ile başlayıp ömrünün son dönemindeki Gadir-i Hum ve kağıt kalem isteme macerası ile Emirü'l-Müminin'in (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.a.) tarafından pek çok kez halife olarak tanıtılmasına işaret ediyor. (Momen Moojan, An Introduction to Shi´i İslam: The History and Doctrines of Twelver Shi´ism, United States, Yale University Press, 1985, s. 11-15)

[2] The Heart of Islam – Enduring Values for Humanity, Seyyed Hossein Nasr, New York, 2002, önsöz, s. 8.

[3] Geshichte der islamischen Volker und Staaten.

[4] Brockelmann, Tarihu'ş-Şuûbi'l-İslâmiyye, Arapçaya tercüme eden Nebiyye Emin Fars ve Münir Ba´lbekî, s. 31-67.

[5] A.g.y., s. 83.

[6] Napoli Üniversitesi'nde İslam Tarihi dalında çalışmış İtalyan oryantalist, ö. 1989.

[7] Belâzurî, Ensâbü'l-Eşref, s. 108, 110 ve 112 ve Tefsîru İbn Kesîr 2 / 15 (İbn Kesîr “Bugün size dininizi tamamladım…” ayetinin Gadir hakkında nazil olduğunu kabul etmemekle birlikte Gadir-i Hum hakkındaki “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” hadisine işaret eder.)

[8] İbn Esir, Usdu'l-Ğâbe, 1 / 368-369; 2 / 233; 3 / 92-93, 274, 321; 4 / 28; 5 / 6 vs…

[9] Nasr b. Müzahim Minkârî, Vak´atü Sıffîn, s. 338.

[10] Tabresî, Tefsiru Mecmeü'l-Beyân, 3 / 273-274.

[11] Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 5 / s. 45, 130, 132, 134, 135, 136 ve 155.

[12] İbn Mâce, Sünen, 1 / 54; Tirmizî, Sünen, 5 / 792 ve İbn Hacer, Fethü'l-Bârî, 7 / 16.

[13] ABD George Mason Üniversitesi'nin Dini Araştırmalar Kürsüsü'nde profesör.

[14] “The Ghadir Khumm Tradition: Walayah and the Spiritual Distinctions of Ali b. Abi Talib”.

[15] İngiltere'deki Exeter Üniversitesi'nde Arap ve İslam Araştırmaları hocası.

[16] Gleave örnek olarak şu araştırmaya işaret ermektedir: “Recent Research into the History of Early Shi'ism”, s. 1603: P. Sanders, “Claiming the Past: Ghadır Khumm and the Rise of Hafizi Historiography in late Fatimid Egypt'', Studia Islamica, 75 (1992): s. 81-104

[17] Gleave Robert M., “Recent Research into the History of Early Shi'ism”, History Compass içinde, 7/6,

2009, s. 1593–1605.

[18] Madelung'un eserinde Hz. Ali'nin nas ve Allah tarafından naspedildiği konusuna işaret etmediğini unutmamalıyız. O, bu durumu Arap Yarımadası'ndaki geleneklerle uyumlu ve makbul saymakla yetinmektedir.

[19] Gleave Robert M., “Recent Research into the History of Early Shi'ism”, History Compass içinde, 7/6, 2009, s. 1593–1605.

[20] M. Morony, ‘‘Review of The Succession to Muammad: A Study of the Early Caliphate'', JNES, 59.2 (2000): 153.

[21] W. A. Graham, ‘‘Review of The Succession to Muammad: A Study of the Early Caliphate'', Muslim World, 89.2 (1999): 194.

[22] E. L. Daniel, ‘‘Review of The Succession to Muammad'', Middle East Journal, 52.3 (1998): 471.

[23] I. Mattson, ‘‘Review of The Succession to Muammad'', Journal of Religion, 78.2 (1998): 321.

[24] P. Crone ‘‘Review of The Succession to Muammad'', Times Literary Supplement, 4897 (7 Feb, 1997): 28.

[25] L. Caetani, Annali dell' Islam, Milan: U. Hoepli, 1905.

[26] William Montgomery Watt, Early Islam: Collected Articles, Edinburgh: Edinburgh University Press, 1990.

[27] Gleave Robert M., “Recent Research into the History of Early Shi'ism”, History Compass 7/6, 2009, s. 1593–1605.

[28] The Succession to Muhammad: A Study of the Early Caliphate, 1997, Cambridge University Press, s. 18.

[29] A.g.e., s. 35.

[30] A.g.e., s. 18.

[31] A.g.e., s. 253.

[32] Veccia Vaglieri L., “Ghadir Khumm”, Encyclopedia of Islam içinde, ikinci ed., vol. 2, Brill, Leiden, 1991.

[33] Dakake Maria Massi, The Charismatic Community: Shi'ite Identity in Early Islam, s. 36-37.

[34] Jacob Lassner, The Shaping of Abbasid Rule, Princeton, 1980.

[35] Dakake Maria Massi, The Charismatic Community: Shi'ite Identity in Early Islam, s. 38.

[36] The Biography of Muhammad: The Issue of the Sources, edit. Harald Motzki, Leidin, Brill, 2000, Giriş, s. xiv-xv.

[37] A.y.

[38] A.y.

[39] Dakake Maria Massi, The Charismatic Community: Shi'ite Identity in Early Islam, Bölüm: II, s. 47-48.

[40] Yazarın kastı, kitabın üçüncü bölümünden de anlaşıldığı üzere Sıffîn Savaşı'dır.

[41] Dakake Maria Massi, The Charismatic Community: Shi'ite Identity in Early Islam, Bölüm: II, s. 43-44.

[42] A.y.

[43] A.y., s. 41-43.

[44] Dakale bu hadiseyi İbn Ebi'l-Hadid'den (Şerhu Nehci'l-Belağa, 6 / 167-168) nakletmekte ve devamında şöyle yazmaktadır: “Her ne kadar Hz. Ali'den aktarılan bu sözün güvenilirliği, Hz. Ali'nin taraftarı bir şahsiyet olan ve ayrıca Gadir-i Hum hadisinin râvîleri arasında yer alan Âmir b. Vâsıle'den nakledilmiş olması yüzünden -kendisi Ali'nin sözlerini tesadüf eseri muhafızlarca korunan şûrânın kapısı arkasından ondan işittiğini söylemektedir- şüpheli ise de (bkz. Eminî, el-Ğadir, 1 / 161), Gadir-i Hum hutbesine özel bir açıklama ya da tekit olmaksızın yapılan bu atfın hem Şiî hem de Sünnî nakillerdeki mevcudiyeti, bu hadisin Ali'nin temayüz ettiği manevî faziletlerden biri olarak kabul gördüğünü, bunun ilk dönemin farklı İslamî müellifleri nezdinde meşhur olduğunu ve yaygın bir şekilde doğrulandığını göstermektedir.”

[45] Dakake şöyle yazıyor: Muhtemelen bu talep [Hz.] Ali'nin halifeliğinin haklılığı konusundaki kuvvetli itirazlara cevap olarak istenmişti. Farklı nakillere göre hepsi de Medine'deki ilk İslam toplumuna mensup, bazı nakillere göreyse tamamı Bedir ashabı olan 12 ya da 13 kişi ayağa kalkarak [Hz.] Ali'ye olumlu cevap vermiştir (İbn Hanbel, Müsned, 1 / 84 ve 118-119; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 7 / 276-277). Aslında bazı nakillerde Bedir ehlinden 70 kişinin Hz. Ali ile Sıffîn Savaşı'na katıldığı geçmektedir. (Nasr b. Müzahim, Vaka´tü Sıffîn, s. 236). Dolayısıyla bu sayı çok az gözükmektedir ve Veda Haccı'nda Hz. Peygamber ile olması muhtemel ve Hz. Peygamber'in Gadir-i Hum hutbesini kendilerine irâd ettiği kişilerin yer aldığı kervandaki kişilerin çoğunun bu sayıdan elendiği düşünülebilir. Şia'nın bu hadiseyi nakline göre ve bir yere kadar açıklanması imkânsız bir şekilde, Berâe b. Âzib -ki Hz. Peygamber'in vefatından itibaren Hz. Ali taraftarı idi (Berâe; Ali ve Abbas Hz. Peygamber'in cenazesini yıkarken acele bir şekilde yanlarına geliyor ve onları Beni Saide sakifesinde gerçekleşen hadiselerden haberdar ediyor) (bkz. Şerhu Nehci'l-Belağa, 1 / 219-220), ayrıca Gadir-i Hum hadisini nakledenlerden ve Hz. Ali'nin hilafeti sırasındaki tüm savaşlara katılanlar arasında yer alıyordu- bu özel durumda o hadise tanıklık etmekten çekinmiştir. (bkz. İbn Bâbeveyh, Emâlî, s. 107-108)

[46] Dakake bu nakli Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inden (5 / 419) ve İbn Kesir'in el-Bidâye ve'n-Nihâye'sinden (7 / 277) aktarmaktadır.

[47] Dakake bu bilgiyi Belâzurî'den (Ensâbü'l-Eşrâf, 4 / 93) nakletmekte ve devamında şöyle yazmaktadır: “Muaviye'nin istidlalinden anlaşılmaktadır ki [Hz.] Ali'nin doğrudan karşısına çıkmanın günahı Sa´d'ın tarafsızlığından daha azdır, zira Muaviye'nin Sa´d'ın aksine Gadir-i Hum hadisesinden haberi yoktu.”

[48] Dakake bunu Mesûdî'den (Murûcu'z-Zeheb, 2 / 373) aktarır ve “Bu nakil sadece Şia taraftarı Mesûdî'nin bu kitabında vardır” der.

[49] Hâkim Nisâburî, el-Müstedrek ale's-Sahiheyn, 3 / 266, 367 ve 371 ve Belâzurî, Ensâbü'l-Eşrâf, s. 251; İbn Asâkir, Tarihu Medineti Dimeşk, 25 / 108.

[50] Örnek olarak İbn Esir, Usdu'l-Ğâbe, 4 / 385; İbn Sa´d, Tabekâtü'l-Kübrâ, 7 / 406; İbn Asâkir, Tarihu Medineti Dimeşk, 4 / 333 ve 59 / 55 ve 67; Taberî Tarihi, 2 / 421 ve 358; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 5 / 376 ve c. 8 / 23.

[51] Abdülhüseyn Eminî, el-Ğadir fi'l-Kitâb ve's-Sünne ve'l-Edeb, 1 / 10 ve Hamevî, Mu´cemü'l-Buldân, 2 / 111 ve 389.

[52] Abdülhüseyn Eminî, el-Ğadir fi'l-Kitâb ve's-Sünne ve'l-Edeb, 1 / 144.

[53] Dakake'nin işaret ettiği Berâe b. Âzib'in Gadir-i Hum hadisine tanıklık etmeye gönülsüz oluşu ve aynı şekilde Emirü'l-Müminin'in (a.s.) ve Ensar'dan bir grubun Kufe'nin merkez meydanı Rahabe'de kendisine “mevlâ” diye seslenmelerine şaşırması, “Şia ve Ehl-i Sünnet'in Gadir-i Hum hadisi yorumları” bahsinde ele alınacak bir meseledir.

[54] Dakake Maria Massi, The Charismatic Community: Shi'ite Identity in Early Islam, Bölüm: II, s. 36.

[55] A.y., s. 36.

[56] A.y., s. 36-37.

[57] A.y., s. 38.

[58] A.y., s. 38.

[59] A.y., s. 37-38.

[60] Veccia Vaglieri L., “Ghadir Khumm”, Encyclopedia of Islam, ikinci edisyon, c. 2, Brill, Leiden, 1991.

[61] … most Sunni authorities ignored the event, and those Sunnis who accepted the event as an historical fact naturally rejected the Shi'i interpretation. (Sanders Paula, “Claiming the past: Ghadir Khumm and the Rise of Hafizi Historiography in Late Fatimid Egypt”: Studia Islamica, No. 75 (1992), s. 88).

[62] Veccia Vaglieri L., “Ghadir Khumm”, Encyclopedia of Islam, ikinci edisyon., vol. 2, Brill, Leiden, 1991.

[63] Arzina R. Lalani, Early Shi´i Thought: the Teachings of Imam Muhammad al-Baqir, çev. Feridun Bedrehî, s. 86-87.

[64] Halm Heinz, Shi'ism, (ikinci edisyon), çev.: Janet Watson & Marian Hill, Edinburgh Universiry Press, Edinburgh, 2004, s. 5.

[65] A.y., s. 7-8.

[66] A.y., s. 7-8.

[67] The Succession to Muhammad: A Study of the Early Caliphate, 1997, Cambridge University Press, s. 18.

[68] A.y., s. 35.

[69] A.y., s. 18.

[70] Dakake Maria Massi, The Charismatic Community: Shi'ite Identity in Early Islam, II. Bölüm, s. 44-46.

[71] A.y., s. 42.

[72] A.y., s. 43-44.

[73] Örnek vermek gerekirse Emirü'l-Müminin kendi hilafeti döneminde, geçmiş halifelerin Hz. Peygamber'in açık sünneti karşısındaki bidatlerini yok etmek için hareket geçmede -toplumun muhalefeti ve hatta kendi askerlerinin isyan tehlikesi yüzünden- ortamı güvenli görmüyordu. (bkz. Kuleynî, Kâfî, 8 / 59-63 ve Meclisî, Bihâru'l-Envâr, 93 / 384). Burada Hz. Emir, kendisinden önceki yöneticilerin Hz. Peygamber'in sünnetini açık bir şekilde değiştirdiklerini, onları zorlasa tek başına kalacağını ya da kendi imametine itaati ve faziletini Allah'ın Kitabı ve Sünnet ile tanıyan az sayıdaki Şiisinden başka yanında kimsenin yer almayacağını söylemektedir. Ramazan ayındaki teravih namazını cemaatle kılmamalarını istediğinde de yanında savaşanlar bile Ömer'in sünneti değişiyor diye isyan ettiklerinden, kanlı bir isyanla karşılaşmaktan endişe ettiğini belirtiyor.

[74] Bu konuda daha fazla okuma yapmak için bkz. Seyyid Ali Milânî, Nefehâtü'l-Ezhâr fi-Hülâsati Abekâti'l-Envâr, 9 / 134.

[75] Şemseddin Muhammed b. Cezerî Şâfiî, Ebî'l-Hayr, Esnâ'l-Metâlib fi-Menâkıbi Seyyidinâ Ali b. Ebî Tâlib Kerremellâhu Vecheh, s. 49-50 ve el-Ğadîr, 1 / 396.

[76] Hâkim Nişâbûrî, el-Müstedrek ale's-Sahiheyn, 3 / 419  (bkz. Eminî, el-Ğadir, 1 / 378-380).

[77] Nasr b. Müzâhim Kufî, Vaka´tü Sıffîn, s. 338 ve İbn Ebi'l-Hadîd, Şerhu Nehci'l-Belağa, 8 / 21, Hutbe: 124 ve bkz. Eminî, el-Ğadîr, 1 / 404.

[78] Kundûzî Hanefî, Yenâbiü'l-Mevedde, 3 / 150 ve bkz., Eminî, el-Ğadir, 1 / 398.

[79] Hatîb Harezmî, el-Menâkıb, s. 199 (bkz. el-Ğadir, 1 / 403) ve İbn Ebi'l-Hadîd, Şerhu Nehci'l-Belağa, 1 / 56, Hutbe: 178 ve İshakî, Letâifu Ahbâri'l-Evvel ve (bkz. El-Ğadir, 2 / 176-177).

[80] Dakake Maria Massi, The Charismatic Community: Shi'ite Identity in Early Islam, II. Bölüm, s. 35.

[81] A.y., s. 46-47.

[82] Madelung Wilferd, “Imāma”, Encyclopedia of Islam, İkinci Edisyon, Vol. 3, International Union of Academies, Leiden, E.J. Brill, 1986.

[83] Afsaruddin Asma, “Ghadir Khomm”, The Quran: an Encyclopedia içinde, edisyon: Oliver Leaman, Routledge, London, 2006.

[84] Örnek olarak bkz: es-Sâduk, Kemâlu'd-Dîn ve Temâmu'n-Ni´me, s. 377 ve Nu´manî, Kitâbu'l-Ğaybe, s. 75 ve Meclisî, Bihâru'l-Envâr, 31, 411 ve Eminî, el-Ğadîr, 1, 165.

[85] Kohlberg, “From Imamiyya to Ithna-ashariyya”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies içinde, University of London, Vol. 39, No. 3 (1976), s. 521-534.

[86] Veccia Vaglieri L., “Ghadir Khumm”, Encyclopedia of Islam, ikinci edisyon., vol. 2, Brill, Leiden, 1991.

[87] Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1 / 118 ve 4 / 281 ve 4 / 370 ve 5 / 370; Hâkim Nisaburî, el-Müstedrek ale's-Sahiheyn, 3 / 109 (Hâkim bu hadis hakkında “Bu hadis Şeyheyn'in -Buhari ve Müslim- şartlarına göre sahihtir fakat onlar bunu uzunluğu yüzünden tahric etmemişlerdir” diyor.) ve 3 / 116 ve 3 / 371; Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 9 / 104; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 5 / 45; Taberânî, el-Mu´cemü'l-Kübrâ, 4 / 174.

[88] İbn Teymiyye, Minhâcu's-Sünneti'n-Nebeviyye, 4 / 23-24. Öte yandan, İbn Teymiyye ekolünden İbn Kesir gibi yazarlar bu rivayetin senedini sağlam saymaktadır. O, el-Bidâye ve'n-Nihâye'de “Hadisin bu bölümünün pek çok sağlam senedi vardır” der. Diğer kısmın tevatürünü de onaylar. (el-Bidâye ve'n-Nihâye, 5 / 233).

[89] Dakake Maria Massi, The Charismatic Community: Shi'ite Identity in Early Islam, II. Bölüm, s. 34.

[90] A.y., s. 38.

[91] A.y., s. 38-39.

Arzina R. Lalani'nin Early Shi´i Thought: the Teachings of Imam Muhammad al-Baqir kitabında, Sünnilerin Şiilerin aksine “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim…” ayetinin şa'n-nüzülunun Gadir-i Hum ve Emirü'l-Müminin'in hilafete tayini olmadığına inanmalarından bahsederken, Taberî hakkında “İmam Muhammed Bâkır'ın [a.s.] bu ayet hakkındaki tavrı Şiî kaynaklarına göre çok açıktır. O bu ayetin [Hz.] Peygamber'in Ali'yi Gadir-i Hum'da imâmete naspettiği sırada nazil olduğunu söyler… Taberî Şia'nın konumu lehindeki hadisleri zikretmemekle kalmaz onlar aleyhinde bazı muayyen hadisler aktarır… Taberî'nin Şia'nın duruşunu inkâr etmek için kendini bayağı zorladığı çok açıktır.” der. (Nuhestin Endişehâ-yi Şîe der Teâlim-i İmam Muhammed Bâkır (a.s.), çev. Dr. Feridun Bedrehî, s. 87-88).

[92] Dakake Maria Massi, The Charismatic Community: Shi'ite Identity in Early Islam, 2. Bölüm, s. 39-40.

[93] A.y., s. 47.

 

Diğer haberler